Kim, Neye, Kiminle Birlikte Güler?

Tebessümün sadaka sayıldığı ama kahkaha ile gülmenin, hele hele kadınların erkeklerin arasında pervasızca gülmesinin ayıp sayıldığı bir muhitte büyüdüm.

Kahkahanın sadece benim muhitimde değil, 20. yüzyıla kadar neredeyse bütün kültürlerde ayıp sayıldığını öğrendiğimde cevabını aradığım soru şuydu: Ne zaman ‘iki kahkaha bir  pirzolaya denk’ hale geldi?

Üstelik en ciddi fotoğraflar için bile poz verirken fotoğrafçının bizi ille de gülümsetmeye çalışmasına ne anlam vereceğiz?

Elimdeki tarla senedinde, adını aldığım ninemin (babamın ninesi) objektiflere  dövecekmiş gibi bakan hali ile benim mutlu mesut gülümseyerek verdiğim pozların arasından sadece yüz yıl geçti.

Onun yaşadığı yüzyılda objektife bakarken (dolayısıyla fotoğrafı çeken tanımadığı adama) gülümsemesi, kabul edilebilecek bir davranış değildi. Bu durum sadece ninemin köylü ve Müslüman olması ile alakalandırılarak da açıklanamaz. Hristiyan, şehirli, şair Baudelaire de mizahı “şeytanın soyundan gelen lanetli bir şey” olarak tarif edip, “gülmenin insan yüzüne asla güzellik ya da iyilik katmadığını, tersine gülmenin yüzdeki uyumu bozduğunu, güzelliği yok ettiğini, kötülüğün imgelerinden biri” olduğunu söylüyordu.

21. yüzyılda ise tam tersi, ciddiyet makbul bir şey değil. Yazarlar, sanatçılar, politikacılar ve sporculardan, kamuoyuna yansıyacak fotoğraflarında, neşeli, hayattan zevk alan bir ifadeyi yansıtmaları bekleniyor.

Sadece kamusal kimliklerle ilgili değil bu beklenti. Bütün sosyal medya ahalisi, ne kadar eğlendiğini, ne kadar mutlu olduğunu gösteren fotoğraflarını, çok güldüğü videoları, fıkraları, film sahnelerini paylaşıyor, biteviye.

Bol kahkahalı fotoğraf ve videoların, boşalmış kiliseleri doldurmak maksadıyla da kullanılıyor olmasını popüler kültür içinde nereye yerleştireceğiz?

Orta Çağ anlayışının tamamen tersine olarak bazı kiliseler ilgi çekmek üzere ‘kahkaha kulüpleri’ kuruyor. Evet, yanlış duymadınız kahkaha kulüpleri… Kahkaha yogaları salgını bütün dünyada hızla yayılıyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Hannah Arendt’e “Otoritenin en büyük düşmanı ve onu zayıflatmanın kesin yolu kahkahadır.” dedirten ve kahkahaya önemli bir siyasal muhalefet rolü yükleyen vasatta ne değişti de iktidar gülmekten korkmaz oldu?

Ne oldu da dünün iktidar karşıtı, din karşıtı, ahlak karşıtı sayılan ‘kahkaha’sı bugün makbul bir şey haline geldi?

İzahı sadece  eğlenme ve gülmenin hücrelere iyi geldiğine dair yapılmış bilimsel araştırmalar ışığında aramak yeterli olmayacaktır. Küresel iktidarın gülmeyi kendi saflarına katmasını, Z. Bauman’ın moderliğin sınırları ihlal eden yapısı üzerinden değerlendiren analizini de dikkate almak zorundayız: Modern zamanlarda korku ile gülme arasındaki keskin sınır ortadan kalkmış;  “Karanlık ve korkuyla dolu gündelik hayat ile gülmenin istila ettiği aydınlık karnavallar bir havanda birlikte iyice dövülmüş ve bunun sonucunda ortaya çıkan karışımın hiçbir parçası birbirinden kesin olarak ayırt edilemeyecek hale gelmiş”tir.

Modernlik sınırları ihlal ederken; kim, kiminle, ne zaman ve nerede, nasıl güler sorusuna verilebilecek cevap giderek zorlaşmıştır.

Küresel iktidar, gülme ve korku arasındaki geçişkenliği artırırken, gülme ve şiddet arasındaki sınırı da yok ediyor. Başkasına gülme bir silah haline gelebiliyor. Bunun en bariz örneği, İslam Peygamberi’nin incitici ve hakaretamiz bir mizahın (buna mizah denip denmeyeceğinin ayrıca ele alınması gerekiyor) konusu olması.

İslam algısının ‘karikatür krizleri’ üzerinden yönetildiği küresel vasatta mizah meselesini felsefi, sosyolojik ve antropolojik açıdan değerlendiren metinlere ihtiyacımız aciliyet arz ediyor. Bu ihtiyacın altını çizmek maksadıyla, karikatür krizlerinde yol haritamız nasıl olmalı sorusunu, değerli bilim insanlarına sorduk; birbirinden ilginç cevaplar aldık.

Kimin kime, kimlerle birlikte nasıl ve niçin güldüğü her zaman önemliydi. Ne kadar önemli  olduğunu görmek için 1877 yılında, Ruslar Balkanları işgal etmek üzere ilerlerken Meclis-i Mebusan’da mizah dergileri üzerine yapılan uzun oturumlara dikkatinizi çekmek isterim. Bu oturumun tam metnini sayfalarımız arasında bulacaksınız. Muhafazakâr görüşün mizah bahsinde idrak seviyesini göstermesi açısından bu oturum son derece önemli.

Meddah hikayeleri ile  Osmanlı’nın Müslim ve gayrimüslim tebaası, kendilerinin sahnede  temsil edilmekte olan komik  hallerine birlikte gülüyordu. Osmanlı kimliği, yerini etnik milliyetçiliğe bıraktığında birlikte gülmenin yerini de inciterek ötekine gülme aldı.

Birlikte gülmek mühim bir mesele. O kadar ki gözyaşının yoldaşı yalnızlık iken kahkahanın yoldaşı başka bir kahkahadır. Tek başına ağlayan bir insandan korkmayız da tek başına kahkahalarla gülen insan için geleneğin tutumu bellidir: “Kendi kendine gülene deli derler.”

Sosyal medya  yoluyla  paylaşılan mesajlar, capslar ve videolar yüzünden bazıları ‘gülmekten ölecek hale’ gelebiliyor ve çoğu defa ekranın başında kendi kendine gülüyor. Otobüsün içinde, durakta, odada tek başına kahkahalarla gülen insanlara artık şaşırmıyoruz.

21. yüzyıl birlikte gülmenin değil, komikliği servis etmenin, kendine güldürmenin çağı olarak ilerliyor. Ebeveynlerin çocuklarının, çocukların ebeveynlerinin komik hallerini dünya aleme servis etmelerini, içinde yaşadığımız çağın ruhunu ele vermesi açısından itina ile değerlendirmek gerekiyor. (Elinizdeki sayıyı hazırlarken sosyal medyada paylaştığı komik videolar ile fenomen haline gelen polis memurunun cinnet geçirerek oğlunu, kızını, eşini öldürüp intihar ettiği haberi ile karşılaşınca şu an okumakta olduğunuz metne ara verip kaldığım yerden devam etmekte epey zorlandığımı bilmenizi isterim.)

“Birlikte gülebilecek miyiz?” dosyasını hazırlarken şimdi sırası mı diyenler çok oldu. Şimdi tam sırası.

Kim kime güler, kim kiminle birlikte güler?

Bu soruyu cevaplayabilmek için gülenin, güldürenin, gülünenin değişen yapısını kavramak gerekiyor. Birlikte gülmeye devam edebilmek için bütün bu değişimlerin izini sürmek, yeni durumları teşhis ve tasvir etmek zaruri. Bu yüzden tam da sırası.

Ama birlikte gülmek bahsinde elinizdeki sayının bir ilk adım olduğunu da dikkate almanızı isterim.

Fatma Barbarosoğlu