Hayat tecrübesi edinemeyenler, “yaşam koç”larına mı emanet?

I-

Nihayet Dergi ile ilgili olarak en çok duyduğum cümle şu: “Dergi konuları hiç kimsenin seslendirmediği, fakat esasında hepimizin sorunu olup medya tarafından hiç dikkate alınmayan konulardan seçiliyor, biz bu duruma hem şaşırıyoruz hem de takdirle karşılıyoruz.”

Kasım sayımızın temasının seçilme hikâyesini de yazınca, “Bundan sonra hep yazar mısınız?” diye siparişte bulunan okuyucu istekleri ile karşılaşmaya başladım.

Nihayet Dergi henüz proje aşamasında iken “Nasıl bir dergi olacak?” diyenlere “Hayat gibi olacak” dedim. Nasıl hayat gibi? Hayatta karşımıza ne çıkıyorsa, neye şaşırıyor, neye üzülüyorsak hepsi Nihayet’in sayfalarında yer alacak.

“Hayat gibi” bir dergi yayımlayabilmek için, hayatın tabii atmosferinin içinde kalmayı başarmak gerekiyor.

Hayatın içinde kalabilmek için, her hafta bir masanın etrafında toplanarak gündelik hayat içindeki ‘karşılaşma’larımızı paylaşıyoruz. Gördüklerimizi, duyduklarımızı, okuduklarımızı…

Derginin temaları bu toplantılardan çıkıyor.

Aralık sayısını yapmaya nasıl karar verdiğimizi anlatayım…  Düğün sayısını çalışıyorduk. Eski bir arkadaşımla ayaküstü yaptığımız sohbeti anlattım Nihayet ekibine.

Sohbet şöyle gerçekleşti: On yıl önce eşinden boşanmış olan, resim bölümü mezunu arkadaşım ile karşılaşmıştım. Bana kızımın sınıfında veli olan bir hanımın selamını söyledi. Hanımın adı Nurten olsun. Sen Nurten Hanım’ı nereden tanıyorsun, dedim. O benim danışanım, dedi. Herhalde bir yerlerde resim kursu veriyor olmalı, diye düşündüm. (Niye kursiyer demiyor da danışanım diyor?) Ne konuda danışıyor, diyemedim. Konuşmanın ilerleyen bölümlerinde on yıl önce eşinden boşanmış olan arkadaşımın, evinde, ‘aile danışmanlığı’ yaptığını öğrendim.

Bunu anlatırken genç arkadaşlarıma hayat ne kadar garip, bu danışma işleri giderek sarpa sarıyor, diyecektim. Psikoloji eğitimi almamış olan arkadaşımın, en önemli kazanımını, “Damdan düşenin halini damdan düşen anlar” atasözünün mihmandarlığında elde ettiğini söyleyecektim. Söyleyemedim. Çünkü Beyza, arkadaşlarının birkaç günlük bir sertifika programı ile danışman payesi alabildiğini;  ‘sertifika kursu’na katılarak iş kurma hevesinde olanların sayısının hiç de azımsanmayacak boyutta olduğunu; bir kaç saatlik kurs ile her konuda ‘koç’luk yapabilenleri örnekleriyle anlatmaya başladı:

‒Nasıl yani?

‒Mesela arkadaşım otuz bin dolar vererek –ki o zaman nişanlıydı ve bu parayı nişanlısı vermişti- bir kursa gitti iş kurmak için.

‒Niye o kursa gitti?

‒Nişanlısı durumu yatırım olarak gördü ve bu kurstan sertifika alınca biz de kendi kursumuzu açarız, diye düşündü.

‒Ne kursuydu?

‒…?

(Kursun adı hatırlanmıyor. Kurstan geriye bir tek ödenen ücret ve katılımcıların borç harç bu “sertifika kursu”na katıldığı kalmış zihinlerde.)

Bizim kuşak için durumun ne kadar çarpıcı olduğunu Nazife Şişman ile benim yüz ifadem ele veriyordu. Ancak ekibin genç yüzleri şaşırmak yerine tanık oldukları hikâyeleri birbiri ardına kanıksamış bir şekilde paylaşmaya devam etti. Devir biriktirmek devri, en iyi okuldan mezun olunsa da ‘fark yaratmak’ için pek çok sertifika biriktirmek gerekiyor-MUŞ.

II-

Eskiden ilim tahsil edilir, bu ilmi kimden tahsil ettiğini belgeleyen icazet alınırdı. Modern zamanlarda kişi değil kurum öne çıktı. Kurumun verdiği diploma ile kendimizi ispat etmenin derdine düştük. Sorun şu ki bizim diplomasını taşıdığımız kurumlar her yıl yüzlerce kişiyi ‘mezun’ ettiği için, sadece diploma ile kendimizi anlatamaz hale geldik. Yardımcı enstrümanlara ihtiyacımız var. Kendimizi anlattığımız, işaret ettiğimiz CV’lerin, fark yaratır bir şekilde ‘öne çıkması’, bizimle aynı okuldan mezun olanları geride bırakabilmek için, diplomanın yanında sertifikalarımızı da sıralamamız gerekiyor.

Ve fakat, onca sertifika da ekmek teknesine bir adım daha yaklaşmayı kolaylaştırmıyor, çünkü pek çok kurum beş yıllık iş tecrübesi istiyor. Yakında “beş yıllık iç tecrübesi sertifikası verilir” diye bir kurs açılırsa hiç şaşırmamak gerekiyor.

E. From’dan ödünç alarak söyleyecek olursak, mesele olmak mı, sahip olmak mı ikileminde kördüğüm.

Diplomaya, sertifikalara sahip olunuyor, fakat kişinin mesleğinde tecrübe edinmesi ise ancak o işi yapmasıyla mümkün.

Sadece iş tecrübesi için değil, hayat tecrübesi için de bir üretim içinde olmak şart. İnsanın kendini gerçekleştirdiği en önemli alan üretim alanıdır.

Kişi kendisini çoğu defa bir iş yaparken idrak eder.

Gençler seçtikleri meslek tarafından seçilmeyince, yani işsiz kalınca ‘yaşam koç’larından medet umar hale geliyor. Sadece gençler mi? Ayağı tökezler gibi olan herkes için hazırda bekleyen ‘koç’lar var. Eğitim koçu, yaşam koçu, koç öğretmen, aile koçu. Nerede bir sorun varsa oraya bir ‘koç’ ikame oluyor.

Yaşam koçları “koyunları” buluyor ama dört ayaklı koçların başına bir çoban bulanamıyor.

Ayda beş bin TL verildiği halde, çoban bulamayan köy muhtarlarının derdine derman olması için bir sertifika programı düzenleneceği kimin aklına gelirdi? ‘Çoban’ kelimesi olumsuz bir imaj içinde kullanılınca belediye yetkilileri de duruma el koymuş  ‘Sürü Yetiştirme Elemanı’ adı altında özellikle kadınlar için sertifika programı düzenlemiş.

Nihayet’in bilinmeyen hayatlardan çıkardığı ibret hikâyeleri çok seviliyor. Bu ayki söyleşi konuğumuzu bütün gençlere bilhassa okutmanızı tavsiye edeceğim. Konuğumuz, dokuz yaşında iken, “Beni çırak al” diye ustasına yalvaran, on dokuz yaşında Türkiye’nin ilk kadın sedefkârı olan Fatma Ayran. Fatma Ayran usta çırak ilişkisinin olduran hallerini, bir zanaata gönül verme duygusunu paylaştı bizimle. Prof. Dr. Hüsamettin Arslan söyleşisi ile Fatma Ayran söyleşisini birlikte okuduğunuzda, olmak ile dinlemek bahsi arasındaki kopmaz bağı daha iyi anlayacaksınız.

Fatma Barbarosoğlu