Vakit bir nimet idi, kıymetini bildik mi?

Vakit bir nimet idi, kıymetini bildik mi?

Bilmem siz nasıl okuyacaksınız, lakin Mart sayısı hazırlanma aşamasında gelen yazılar ve söyleşiler bendenizi çok ağlattı. E-postama gelen yazıların ilk okuyuşunu cep telefonumdan yaptıysam eğer, nerede olduğuma aldırmadan öyle ağladım. İnsan ağlarken dağılıyor. Dağıldım. Toparlanamadan yoluma, günüme devam ettim. Hayatın içinde yürümem gerekiyordu, durmadan yürümem… Ama dağınık, ama kederli, yürüdüm.

Mesela Hatice Ateş’in yazısı.

Hatice Ateş (yazdıklarında özgür olsun diye müstear isimle yayınlamayı uygun gördük) cezaevi vaizesi. Yaşadıkları, tanıklıkları ağır. Onun satırlarını okurken yapmamız gerekirken yapamadığımız bütün sorumlulukların yükü geldi kalbime oturdu. Bir taşın altında kalan kalp ile ne yaparsınız?

Kalbimin ağırlığına merhem Budapeşte’den geldi. Macar Halime Hanım ile yapılmış söyleşi öyle bir ayna ki bütün aksayan yanlarımızı en berrak şekilde gösteriyor. Hem aksayan yanlarımızı gösteriyor, hem o aksaklık ile nasıl başa çıkacağımızı…

Halime Hanım Müslüman olalı sadece on küsur yıl olmuş. Müslüman olur olmaz Arapça ve Türkçe öğrenmiş Halime Hanım. Sabah namazı ile başladığı gününün her dakikası kayıtlı ve programlı. Çünkü o vaktin bir nimet olduğunu idrak etmiş ve israf etmemek için azami çaba sarf ediyor.

Bir kaçımız istisna çoğumuz vaktimizi malayani işlerin peşinde tüketiyoruz.

Her gün modernizm, modernleşme falan filan seminerleri, toplantıları yaparak “sosyalleşiyoruz”. Asıl soruyu atlamak hepimize iyi geliyor.

Esas soru şu: Biz vakti nasıl idrak ediyoruz? Bu soruya layıkıyla cevap verebildiğimiz zaman içimizin, dışımızın yavaş yavaş berraklaştığını göreceğiz.

Bir mümini başkalarından ayıran şey, giyimi kuşamından önce vakit idrakidir. Malayani işlerden uzak durmasıdır.

Günlük konuşmalarımızda, ahlarımızda, vahvahlanmalarımızda, her zaman nerede o eski insanlar hayıflanması var. Güzel insanların güzel atlara binip gittiğine inanmak bize iyi geliyor.

Neden iyi geliyor?

Nerede o eski, güzel iyi insanlar diyerek bir taraftan duygulanıp kederleniyor, diğer taraftan güzellikten payımıza düşene itina göstermek konusunda hiç titizlenmiyoruz. Ahlak, titizlik bahsidir. Şikayetlerimizin ve kederimizin günahlarımıza kefaret olacağını zannediyoruz. Kapısı erdeme dayanmayan hiçbir kederlenme bizi kurtaramaz.

Bizi ayıran şey duygularımız değil, duygularımız ve duyarlılıklarımızla ne yaptığımız.

19. yüzyıl insanı, yüzyıl öncesinin insanlarını iyi görürken; 18 yüzyılın insanı da 17. yüzyılın insanını iyi görüyordu.

Dünya bozulacak amenna. Bozulacak ve kıyamet kopacak. Lakin bize düşen bozuluşa eşlik etmek değil. Biz bozulanın içinde kendi sorumluluk alanımızı canlı, diri, berrak tutmak ile mükellefiz.

Fıkıhta kuraldır: Akan su kir tutmaz. Akmaya devam edelim. Hz Mevlana’nın dilinden akalım.

Her gün bir yerden göçmek ne iyi

Her gün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş

Ne kadar söz varsa düne ait

Dünle beraber gitti cancağızım

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Fatma Barbarosoğlu