Asalet ve Sefalet Arasında At

Büyükada’daki faytonlara koşulan atlardan her sene bir kısmının bitkinlikten düştüğü ekran görüntülerine sanırım hepimiz aşinayız. Zavallı hayvanları, ağızlarından köpükler saçarak yerlerde kıvranırken izlediğimizde, o faytonlara binmişsek suçluluk, binmemişsek kızgınlık duyuyor da olabiliriz. Ama bu görüntüler, memleketimizdeki atlar hakkındaki sorunlardan bir kısmını, hatta küçük bir kısmını oluşturuyor.
At ile ilgili mevzunun bir kısmı, atların kötü koşullarda yaşamaya mahkûm edilmesiyle ilgili. Atlar bugün artık yük taşımakla yarışmaktan başka bir seçeneği olmayan hayvanlar. Bir zamanlar seyahatte yoldaş, cenklerde hâldaş iken ve böylece samimi bir sevginin ve ilginin muhataplarıyken, artık çaptan düşmüş şampiyonlara benziyorlar. Atlarla ilişkimiz kopuk, şehirlerde onlarla karşılaşma şansımız düşük. Hâl böyleyken, onlara olan bu uzaklığımız, onlarla ilgili sorunlara olan uzaklığımıza da yol açıyor. Bir zamanlar biz Türklerin “at-avrat-pusat” diye bir parolası varmış… Atın bu topraklardaki yalnızlığını görünce buna kim inanır?
Yarış atlarının o bakımlı hâlleri bizi aldatmasın. Onların da çektikleri türlü çileler, gördükleri eziyetler var. Yarışamayacak hâle gelince -ki bunun için çok yaşlanmalarını beklemeye gerek yok- bir köşeye atılıveren, bir arabaya koşulan, ucuza satılan ve ölüme hazırlanan hayvanlara dönüşüyorlar. Yani at haklarıyla ilgili olarak, faytonlardaki atlar kadar, yarışan atların haklarını niçin korumak için çaba göstermediğimizi de sorabiliriz.
Bir de, büyük şehirlilerin tam vâkıf olmadığı bir başka at gündemi daha var. Türkiye’nin bazı bölgelerinde hâlâ yılkılar yaşıyor. Hâlâ bazı cambazlar bu atları yakalayıp ehlileştiriyor. Rahvancılık var mesela, bazı yörelerin favori sporlarından. At sevgisiyle dolu, atlarla yaşayan insanlar var. Nihayet’in bu sayısı sayesinde, bunlara dair çok özgün bazı hikâyelerle tanışacağınızı söyleyebiliriz.
Bu sayımızı, yalnız bıraktığımız ata bir selam olarak kabul edebilirsiniz.

Ahmet Murat