Seda Özen: Hatıralar yapılara sahip çıkar

Söyleşi: Nihayet Dergi

Seda Özen, 1978 İstanbul doğumlu. 2001 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. Yüksek lisansını aynı üniversitede yapıyor. Topkapı Sarayı dâhil çeşitli arkeolojik kazılarda çizimleri var. Tarihî yarımadanın (Eminönü-Fatih) koruma amaçlı imar planında çalıştı. Eminönü Yeni Camii, Sultanahmet Camii, Sinan Paşa Sebili, Ayasofya Türbeleri gibi tarihî eserlerin rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerini hazırladı. Ahşap oyması üzerine eğitim almış inşaat mühendisi babası, arkeolog tarihçi ablası ve yüksek mimar restoratör kız kardeşiyle eski eserlerin hikâyelerini araştırmaya, restorasyonlarını yapmaya devam ediyor.

Türk evi mimarisinin yeniden hayata geçirilebilmesi, şehirleşme ile ilgili problemlerimizin çözümü olabilir mi? Bu sorudan yola çıkarak mesken ve mekân kültürü üzerinde durduk. Maziye bakıp hâlihazırda yaşıyor olduğumuz evimizi, mahallemizi ve komşuluk ilişkilerimizi düşündüğümüzde birçok şeyden mahrum olduğumuzu gördük. Doğru olan bu değil dediğimiz noktada, aklımıza takılan soru şuydu: “Peki nasıl olmalı?” Şehrin içindeki bitişik nizam yapılar gibi sorularımızı birbirine ekledik ve Restoratör-Mimar Seda Özen’in kapısını çaldık. Kendisiyle geçmişte bir evin nereye ve nasıl yapıldığını, mimaride gelenekselin ve çağdaşın durumunu Türk evini merkeze alarak konuştuk.

İstanbul, Üsküp, Mostar, Selanik, Kastamonu, Tokat, Antalya, Tire… Birbirlerine binlerce kilometre uzak olmasına rağmen, benzer formda evler yapılmış. Türk evi olarak adlandırılan bu evlerin ayırt edici nitelikleri sizce neler? Nasıl tanımlarsınız?
Oswald Spengler, Batının Çöküşü adlı kitabında “Bir ırk ifadesi en saf şekliyle evde somutlaşır. Çünkü ev, varoluşun anlaşılması güç sürecinde şekillenir” der. Bunu Doğan Kuban Hoca alıntılamıştı, ben de tekrarlamak istedim. Anadolu-Türk evi için “hayat” adını verdiğimiz yarı açık galerili mekân ayırt edicidir. Makedonya’da, Filibe’de de benimsenmiştir. Safranbolu evleri ile Ohri benzerdir ancak plan tipleri farklıdır. İstanbul’da bugün ayakta kalmış örnekler “hayat”lı ev tipolojisinin geride kaldığı, şehre göre biçimlendiği geç dönem örnekleridir. Zemin kat kârgir-taş ve dışarı kapalı; hayat olan kat ise asıl bildiğimiz “hayat”ın yaşandığı, günlük işlerin yapıldığı yerdi, yukarıda idi. Sonra sokağa çıkmalar vardır. Türk evinin gelişimi Orta Asya’daki çadırlarda kurulan yaşam düzenine de bağlanıyor. Çadırda merkezde olan ocak, evde duvara doğru yaklaşıyor. Hayatlı evin çadırlardaki yaşamın bir devamı olduğunu ileri sürenler var. Cihannümalar, çatıların üstündeki manzaranın seyredildiği ayrı köşklerimiz Çin köşk mimarisinin etkilerini gösteriyor. Çin’deki bir köprü ile Ordu’daki Bolaman Kalesi üzerine inşa edilen Abdullah Bey Konağı’nın eliböğründeleri çok benzerdir. Mesela Milas’taki Firuz Bey Camii’nde yin-yang motifi var. 14 kere tekrarlamış. İnkâr edilemez bir ilişki var tabii… Orta Asya’dan gelen geleneği bilinçsiz olarak devam ettirenler olduğu gibi buradaki Rum-Ermeni halktan, Anadolu’daki kadim kerpiç geleneğinden aldığımız, yapım sistemine ilişkin bilgiler de olmuş. Fakat yapıyı dönüştürmeyi ve kendimize has kılmayı bilmişiz. Geçmişteki eserlere bakıldığında topoğrafyayı ve kotları çok iyi kullandığımızı görüyoruz. Güncel mimaride üstünde en çok durulması gereken konulardan biri eğimden yararlanılması gerektiğini öğretmek. Uzun yıllar Balkanlar’da konferanslar oldu, literatüre Türk evi olarak geçti bu form. Son zamanlarda buna itirazlar var. “Geleneksel Osmanlı Evi” denmesi öneriliyor. Çünkü bu formu Balkanlar’da, Yunanistan’da, Arnavutluk’ta Osmanlı’dan kalan bölgelerde de görüyoruz.

İlk bakışta hayat, avlu, çıkma ve araziyle uygun olması…
Bazı özellikler coğrafya ve iklime göre değişiyor. Antalya’da meltem rüzgârını alacak şekilde biçimleniyor, evin yazlık ve kışlık kısımları olabiliyor. Göçerlik evin içinde de devam ediyor. Üstü kışlık, altı yazlık olabiliyor. Ormanlık alan yaylalarında çantı adını verdiğimiz, ağaç kütükleri ile yapılan evler vardır. Kızılcahamam, Kütahya Dursunbey, Bolu, Adapazarı, Kastamonu, Rize ve Artvin köylerinde bu çantı evlere rastlıyoruz. Sven Hedin; Taklamakan Çölü’nde böyle kütüklerden yapılmış 6-7 yüzyıllık bina kalıntılarına rastladığını söylüyor. Zemin kısmın sokağa göre uyarlanması, mutfak ve hamamın evin taş olan kısımda olması, üst katta ise yapının çıkmalarla düzenlenmesi genel olarak dikkat çekiyor. Bu evler, demokratik sokaklar oluşturuyor.

 Sokağın demokratikliğine örnek verebilir misiniz?
Boğaza dik inen sokakları düşünün. Kimse birbirinin denizini, manzarasını kapatmıyor. Herkes çıkmalarla denize doğru bakıyor. O yıllarda idari yönetimden farklı olarak çeşitli kentlerin mimarları, bu mimarların da alt birimleri var. Evlerin saçak kotlarını denetliyorlar. Komşunun rızası olmayan bir yapı inşa edemiyorsunuz. O yıllarda uygulayıp şimdi dikkate almadığımız durum şu anda Avrupa’da uygulanmakta. Yeni yapılacak bir projeyi komşuların onayına sunuyorlar.

Mahremiyet esası mekân kurgumuzu farklı kılar

 Bu evleri Türk’e özgü yapan nedir? Bize has ayırt edici özellikleri nelerdir?
Geleneksel mimarimizi anlatan bir eser, yazılı bir belge yok. Mimar Sinan’ın anılarının toplandığı Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l-Ebniye var sadece. Onda da nasıl yaptığını anlatmıyor. Neyi yaparken neyi hedeflediklerini de söylemiyor. Bu nedenle bazı şeyler için kesin şöyledir diyemiyoruz. Ama çıkmaları taşıyan eliböğründeler ve evlerin ağırlıklı ahşap olması bize özgüdür, diyebiliriz. 19. yüzyılda yangın yönetmelikleri çıkana kadar özellikle ahşaptan inşa edilir. Ahşabın dolgu malzemesi çoğunlukla kerpiç tuğladır.
Türk-Anadolu sentezidir. İslam düşüncesinde Allah’a dönüş esastır, o nedenle de ahşap gibi organik, dönüşebilen bir malzeme tercih ediliyor. Gayrimüslim evleri de kâgir oluyor. Bizans Dönemi yapıları da kâgir, Fatih’in ilk inşa ettiği yapılardan Çinili Köşk kâgir, ancak plan tipi özellikleri Orta Asya geleneklerinden geliyor. Yangınlardan sonra geriye o evler kaldığından zannediliyor ki her şeyi onlar yapıyor. Twitter’da çok soruyorlar. Bu evlerin hepsinin ustaları Rum, Ermeni mi diye. Yörükler de var ev yapan. Ahiler konaklama sistemi kurmuşlar. Fuat Köprülü ve başka araştırmacıların da paylaştığı gibi tekke ve zaviyeler etrafında şeyhlerin müritleri ile birlikte yaptığı evler var. Bir hocamız, “Türkler askere gidiyordu, ev yapacak kimse kalmıyordu. Bu sebeple Ermeni ve Rumlar çoğunluktaydı” demişti. Tabii ki birlikte çalışıyorlar. Bir Anadolu sentezi var. Çünkü bizim bugün ayrıştığımız gibi ayrışmıyor toplum.
Camilerin inşalarında, Ömer Lütfü Barkan’ın yayınladığı Süleymaniye Camii İnşaat Defterleri’ndeki kayıtlardan anlaşıldığına göre, pazar günü tatil yapan Hristiyan Türkler de vardı, cuma günü tatil yapan Müslümanlar da vardı. İnşaat defterlerinde belli oluyor bunlar. Herkes ustalığına göre alınıyordu bu işlere. Şimdi hayal edemeyeceğimiz bir şey. Osmanlı yerel malzeme, yerel para, yerel dil konusunda bizden daha ileri düşünüyordu. Belki de gücünün etkisi ile yapıyordu bunu. Bugün Çin’den mihrap getiriliyor ama bir Müslüman mabedinde bir Hristiyan’ın, bir Hristiyan mabedinde Müslüman’ın çalışması mümkün değil gibi…

Geleneksel Türk evinin Müslümanlara özgü haremlik selamlık gibi bölümleri var. Abdest önemli olduğu için odalarda ahşap kapaklı dolap görünümlü banyolar var. Bir oda açıldığında aslında bir ev açılıyor. Çocuklar evlendiği zaman bağımsız bir odası oluyor, başka da bir yere gitmiyor, aynı köşkün içerisinde birlikte yaşanıyor.
Geleneksel özelliklerinden biri de sofa… Hayat mekânının şehirleşmesiyle dönüşmüş bir mekân sofa. Işık alan, yaşayan mekânlar bunlar. Çıkma ve cumbaları da tekrar edelim burada. Bizim ev tipimiz, dünya örneklerini incelediğimizde eşsiz ancak malzemeleri çürüktür. Mesela İngiltere’de 12-13. yüzyıldan kalma ahşap evler var. Fransa’da da… Almanya’da insanlar torunları için ahşap malzeme bırakıyor, yıllandırıyor. Ahşap malzeme ne kadar kuru olursa o kadar iyi sonuç alırsınız; çatlamaz ve form değiştirmez. Bizde koruma kavramı çok geç gelişti. Mülkler çok el değiştirmiş. Meslek hayatım boyunca aynı evin sahibi olmuş bir aile, dedesinden kalma evini yaptıran insanlar görmedim, diyebilirim. Eşyasıyla birebir korunan ev hiç görmedim. Evlerimiz boşalıyor, boşaldığı için yıpranıyor ve iyi mimari örnek göremiyoruz. O zaman da yeni örnekler ortaya koyamıyorsunuz.

Melling, İstanbul’u resmetmiş önemli bir sanatçı. Bebek’teki güzel bir yalı hakkında şöyle demiş: “Garip ve karmaşık mimarisi ile güzel. Egemen karakteri hafiflik. Geçicilik ifadesi Türk yapıları için karakteristik bir şeydir.” Bu Batılı sanatkâr, Türk evini niçin karmaşık bulmuştur sizce? Hafiflik ve geçicilik nitelikleri hakkında neler söylersiniz?
Planlaması girift olduğu için karmaşık buluyor. Üniversitedeyken bir hocamız, “Japon ahşap yapılarıyla bizim yapılarımız benzer ama bizimkiler daha girifttir” demişti. Avrupa’daki İngiliz, Fransız, Alman evlerine baktığımızda planların basit olduğunu görürüz. Sağda, solda odalar… Her şey simetriktir. Bizim giriftliğimiz topoğrafyamızdan kaynaklanıyor. Roma’ya baktığınızda geniş dikdörtgen yapı adaları vardır. Bizde ise yollar kıvrıla kıvrıla gider. Hep Barselona’yı örnek gösterirler bize ama onu uygulayacak alanımız yok. Selanik’ten bir hava fotoğrafı var, -@tevarihiselanik- bir sokağı “Burası geleneksel Türk mahallesi” diye paylaşmıştı. Türk mahallesi hava fotoğrafından ayırt edilebiliyor. Organik bir yapısı var. Yapılarımız mahremiyet esaslı olduğundan çıkmaz sokaklarla karmaşıklaştırılmıştır. Aile büyüdükçe onlara açılan odalarla, harem ve selam bölümleriyle mekân kurgusu çok farklıdır. Bu da yapıya giriftlik getirir.

Bu giriftlik içinde sokakla, caddeyle, komşuyla ilişkisine nasıl bakabiliriz Türk evinin?
Kendi mahremiyetini koruyan aynı zamanda komşusu ile belli kurallar çerçevesinde gelişen bir ilişkisi vardır. Bu kurallar içerisinde hareket edilir. Eldeki malzeme de sınırlı ve çıkılacak kat sayısı belli olduğundan ahşap yığma yapıların ölçüsü de bellidir. Dolayısıyla kendisinin ve komşunun alanı mahremiyet esaslarıyla belirlidir.

Devamı Nihayet Dergi 34. sayısında…