Hülya Yazıcı

Hülya Yazıcı

Ressam

1960 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde resim eğitimi aldı. Öğretmenlik yaptı. 1995-2006 yılları arasında çeşitli galerilerde on iki kişisel sergi açtı. Karma sergilere katıldı. 2008 yılında Bağımsız Sanat Derneği’ni kurdu. Beş yıldır başkanlığını sürdürdüğü dernek üyeleri ile 2010 ve 2013 yıllarında Sanat limanı Karaköy’de 1. ve 2. Uluslararası İstanbul Trienalli’ni gerçekleştirdi ve küratörlüğünü üstlendi. Çalışmaları daha çok simgeci bir anlatımla güncele ve kutsala atıfta bulunan kimlik çalışmalarının yoğun yaşandığı kendi coğrafyasında, kendine özgür ve özgün bir dil kurma çabasıyla oluşmuştur. İstanbul’daki stüdyosunda resim çalışmalarını sürdürmektedir.

Sabahı nasıl selamlarsınız?

Pencereleri açıp, kuşların cıvıltılarıyla secde ederek.

Gece en son kendinize ne söylersiniz?

Evvelini ve ahirini bilemediğim yeryüzü yolculuğundan bir günün daha eksildiğini düşünür, sonra zorunlu bir teslimiyet hali olan uyku için kendimi Yüce Allah’a ısmarlarım.

Hangi sıklıkla, ne vesilelerle hediye alırsınız ve hediye alırken neye dikkat edersiniz?

İmkânlarım ölçüsünde almayı severim. Sebepler bunu çoğu zaman zorunlu kılsa da, sevdiğim insanlarla sevdiğim değer verdiğim şeyleri paylaşmaktan zevk alırım. Kendi ürettiğim bir şeyi yaptığım bir resmi, okuduğum ve beğendiğim bir kitabı, yine kendi ürettiğim bir ayracı hediye etmekten hoşlanırım.

En son ne zaman hasta ve taziye ziyareti yaptınız?

Yaklaşık bir ay önce… Uzun bir süre olmuş, oysa büyük bir şehirde çok sayıda insanla yaşıyoruz.

Elinizle neleri üretmeyi seversiniz? Yemek yapar mısınız mesela ya da tadilat?

Kozasını ören ipek böceği kadar teslimiyetçi, onun kadar mükemmel bir sanatçı değilsem de ellerimle resim yapıyor, fırsat buldukça dikiş dikmeyi seviyorum. Tadilatlarımı kendim yaparım. Küçük bir dikiş makinem bile var. Bazen onu bulunduğu yerden çıkarıp sevdiğim bir müzik eşliğinde dikiş dikiyorum. Bu beni aynı zamanda eskiden yaşanmış bir şeye, Anadoluhisarı’nda yaşayan teyzemle birlikte geçen çocukluk yıllarımın bir anına götürüyor. O dikiş dikerken söylediği eski İstanbul şarkılarına.

Bir yanım yeniye açık olmakla birlikte, beni inşa eden şeyden, göbek bağımdan tamamen de kopamıyorum. Bu benim için giderek yalnızlaştığımız yeryüzünde, kendini korumaya almak gibi bir şey sanırım. Belki bu yüzden evde eski eşyalarda var ve onlar birazda eski dostlar gibi. Bozulan eşyaları da boyayıp tamir ettiğim oluyor. Yemek yaparak özel şeyler üretmeyi seviyorum. Çünkü zaten ‘deneysel sanat’ ile uğraşıyorum. Mutfak da benim için bu anlamda keşif sürecimin devam ettiği bir yer.

En uzun kullandığınız eşyanın yaşı?

Evdeki en eski şey, anneannemin kendi el tezgâhında dokuduğu, üç aylık evli iken Sarıkamış da şehit olan eşine verdiği ve onun da savaşa giderken geride bıraktığı mendil. Nice acılar ve yaşanmamışlıkları anlatan tek somut tanık…

Kalemleriniz (Yazarken nasıl bir kalem kullanırsınız mesela?) ve kelamlarınız (En sevdiğiniz kelime ya da sözler)…

Eski bir dolmakalemim var ama onu mürekkebi bir yere bulaşabilir düşüncesiyle yanımda taşımıyorum. Ressamım ve daha çok derdimi anlatmak için fırça kullanıyor olsam da çizme eylemimde halen devam ediyor. Bu sebeple yanımda dereceli kurşun kalemler ve füzen taşırım aniden bir düşünceyi kâğıda dökmem gerekebilir diye. Diğer bir taraftan, Kur’an vahyinin ilk ayeti olan Rabb’inin adı ile oku ayetinden sonra gelen “O İnsana kalemle yazmayı öğretti.” cümlesi kalemin ve yazma ediminin önemine işaret etmektedir zaten. En çok kullandığım cümle; “Hasbinallahu ve ni’mel vekil.” Vazgeçemediğiniz her şey sizin putunuzdur.

En sevdiğiniz vakit?

En sevdiğim vakit, güneşin bizi yavaşça terk ettiği, havanın önce pembe sonrada grileştiği hüzünlü vakit.

En huzurlu anınız?

Birinin bir müşkülüne yardım edebildiğim zamanlar, bir de güç bir işi tamamladığım vakit.

En çok neye öfkelenirsiniz?

Bir haksızlığı gördüğüm halde gücüm yetmediği için bir şey yapamamak, bir de kendimi iyi ifade edemeyip yanlış anlaşıldığım an.