Bu ay Tek Çocuklu Haneler’i ele aldık. Yetişkin Yetersizliği’ydi karşımıza çıkan.

“ ‘Nasıl çocuk yetiştirebilirim?’ kitapları okuyarak iyi anne-baba olunmaz” diyen Gülhanım Bayrak 1964 doğumlu, çocuklarının dördü evli, dördü bekâr. En küçüğü 12 yaşında, en büyüğü 30 yaşında… Buyrun her meşrebe uygun kıvamında hayat söyleşisi…

Ayşegül Tozal: Vaktinizi nasıl değerlendirirsiniz? Zaman ve mekânı nasıl idrak ediyorsunuz? Sabahtan itibaren…tek-cocuklu-haneler

Gülhanım Bayrak: Şimdilerde hayatımın en rahat dönemini yaşıyorum, ‘kocamak’ çok güzelmiş. Asistanlık dönemi çok zordu. Çocuklarım küçüktü. Şimdi ise beni gündelik hayatta zorlayan ev ya da çocuk bakma işi kalmadı. Çocukluğumdan itibaren 4-5 saat uyuyan biriyim. İş yerine gelmeden ev işlerini hallediyorum. Akşamları genelde misafirlerimiz oluyor. Mesela, bu akşam iki aile misafir alacağım.  Misafirliğe gitmeyi de seviyoruz fakat pek gidemiyoruz. Kalabalığız diye bizi çağırmaya cesaret edemiyorlar. Bizim evde her en güzel bir söz, espri, sohbet… Evimizin içi insanlara açık, eşyalara değil. Biz de ferah insanlarız, alıngan kırılgan değil. O yüzden insanlar bizden mutlu ayrılıyor. Arkadaşlarla toplandığımızda çok aşırı bir ikram hazırlanmışsa protesto ediyorum. Elli çeşit yemeğin herkesin önüne serilmesi bir teşhircilik, bir ikram fetişizmi. İnsan neyle doyar? Bir şeyle ya da iki şeyle. Bu sofralara oturanların karnı fazlasıyla tok zaten. Gözleri mi doymuyor, gönülleri mi, bilmiyorum. Öyle sofra donatacak olsam bir hafta öncesinden ne yapacağım diye düşünmem gerekir, misafir ağırlamaya cesaret edemezdim. İnsanlar birbirine ikram için gidiyorsa, demek ki bize gelenler sadece sohbetimiz ve muhabbetimiz için geliyor. Yemeğimiz varsa beraber yeriz, yoksa da ‘tok’ gelin derim genellikle. Velhasıl sevdiklerimle bir arada olmayı seviyorum ama yeme içme kısmını abartmadan.

Ayşegül Tozal: Herkesin bulunmayı istediği yerler vardır. Sizinkiler nereler?

Gülhanım Bayrak: Çocukken hayaller kurar, düşünürdüm: Büyüsem derdim, kimse bana karışamayacak yaşa gelsem, hayallerimi gerçekleştirmeye yetecek kadar da param olsa, dünyanın en uzak yerlerindeki insanlar ne yapıyor görsem. Dünyanın en uzak yerlerindeki çocuklar ne yapıyordur acaba? Kim bilir anneler dünyada ne kadar değişik yemekler pişiriyordur, çocuklar ne oynuyordur, evleri nasıldır, babaanneleri çocukları nasıl çağırıyordur? Bugün sosyal antropoloji alanına girdiği tespitini yaptığım meraklarım vardı. Binlerce yıl önce insanlar ne yapıyordu acaba? Örneğin mağara resimlerine nasıl da hayranlıkla baktığımı hatırlarım. 8.5 yaşındayken Ankara Etnografya müzesini gördüğüm gün, hayatımın en heyecan verici günlerinden biriydi. Düşünsel, edebi, sanatsal, geçmiş dönem insanlarının bugüne kalan izlerini görmek çok hoşuma gidiyor. Bugüne ait kültürel farklılıkları görmek de güzel.

Ayşegül Tozal: Peki o merakları tatmin edecek imkanlara kavuşabildiniz mi?

Gülhanım Bayrak’ın bu soruya cevabı ve daha fazlası…

Romancının İntihar İlacı, Mustafa Özel

Roman bireyle, birey romanla yaşıt. Birbirinden beslenen, mütekabil iki kurgu. Ve bu kurgulara dair en can alıcı tema, intihar. Bireyliğini, yani herhangi bir ilahî ve/veya içtimaî bütünün parçası olmadan da var olabileceğini, daha doğrusu, olabileceğini kanıtlamanın trajik eylemi. Filozoflar, bilim adamları, romancılar varlık/yokluk, ruhun ölümsüzlüğü, hür irade, insan-Tanrı ilişkisi gibi “derin mevzuları” çoğu zaman intihar bağlamında ele aldılar. Sokrat, Hz. İsa, Werther ve Kirillov, 2400 yıllık bir geleneğin köşe taşları. İntihar, bireyin önce kafasında gerçekleşiyor, sonra bedeninde. 19. asrın Avrupa ve Rusya’sındaysa “toplumsal” bedene siniyor. O kadar ki, modern toplumbilim bir intihar kitabıyla başlıyor: Durkheim, Le Suicide, 1897.romancinin-intihar-ilaci

Ahmet Cemil (AC) mahcup bir Werther, arlı bir Faust, müstağrib bir Don Kişot. Werther, kalbinin sırrını Lotte’ye açabilmişti; AC, Lamia’ya açılamadı. Faust, Şeytanla imzaladığı akitten sonra her türlü ahlakî endişeden azade hareket etti; AC şöhret isterken bile ikbal emellerinden utandı. Don Kişot, şövalye romanları okuyarak sınırı aşmıştı; AC modern şairleri sayıklayarak ummana daldı. Yaşadığı toplum henüz intiharı temessüle hazır değildi; o da bütün edebiyle hatt-ı memnuda kaldı.

Werther’in Modeli Hz. İsa

İntihar, “gönüllü olarak” kendi hayatına son verme. Bu bağlamda, Sokrat ve Hz. İsa’nın da birer müntehir oldukları söylenir. İkisi de hak bildikleri yolda, ruhlarını beden kafesinden kurtarmada “acele ettiler.” Goethe’nin Werther’i çok ince bir şekilde İsa modeli üzerine kurgulanmış: Die Leiden des jungen Werther (Genç Werther’in Istırapları), Hz. İsa’nın çilesini dile getiren Das Leiden unseres Herrn Jesu Christi (Efendimiz İsa Mesih’in Istırapları) ilahisini yansıtıyor.

Goethe, Werther’i 24 yaşında yazdı (1774) ve Avrupa’yı bir anda Werther ateşi sardı. Werther’in hem giyim tarzı moda oldu, hem de intiharı. Şiir ve Hakikat başlıklı hatıratında Goethe bu olguyu şöyle izah ediyor: “Bu ince kitabın etkisi çok büyük, hatta muazzam oldu, doğru zamana denk geldiği için önemliydi. Sarsıntı çok büyüktü, çünkü herkesin abartılı istekleri, tatmin olmamış tutkuları, ıstırapları patlama noktasına gelmişti.”

Ruslar geri kalır mı? Mikhail Suşov 16 yaşındayken Rus Werther’i yazdı (1792) ve ardından intihar etti. O’nun Werther’inin ilhamı ise hür düşünceli Voltaire idi. Dosto, Ecinniler’de bu “yabancılaşmayı” destanlaştırır. Kirillov’un ilham kaynağı hem Voltaire’dir, hem de İsa…


NESNELERİN MAHREM TARİHİ

nesnelerin-mahrem-tarihiSüpürgenin Gavur Yanı ya da Hacı Süpürge, Fatma Barbarosoğlu

Şikago için yol hazırlığı yaparken, bir arkadaşım, Keşke Nora’ya süpürge gönderebilseydim, dedi.

Nora kim?

Amerikalı bir Türkolog’muş. 1990’lı yıllarda Kanlıca’da oturmuş. Kanlıca günlerinde “İstanbul süpürgeleri” kullanmayı öğrenmiş. Sonra da bu süpürge onda alışkanlık haline gelmiş.

Türkiye’den gelenlerden süpürge bekler olmuş.

Nora’nın İstanbul süpürgeleri dediği şey esasında uzun yıllar sadece Edirne’de üretilmiş olan “el ulağı”mız,  bildiğiniz süpürge.

Arkadaşım ile konuşurken bir yeri sevmek, bir mekanı sevmek, mekandaki bir zamanı bir anı mı sevmektir aslında dedim.

Amerikalı Nora Kanlıca’yı sevdiği için, taşlıkları yıkayan komşularının süpürge kullanma alışkanlıklarını da sevmişti muhtemelen.

(Kanlıca’da taşlık, taşlıkları yıkayan kadınlar kaldı mı? 20 yılda biz çookkkkkk değiştik  be Nora!)

Öyle deme dedi arkadaşım, Eşyalara bağlanmak için eşyanın faydasına da inanmak lazım.

Peki o halde Nora’dan hareketle çocukluğumuzun süpürge tarihini yazalım dedim.


Şeytan Avm’nin Neresinde?

Nazife Şişman

seytan-avmnin-neresindeAlış veriş her zaman için bir sorun, bir yük oldu benim için. Bu yüzden çocuklarım büyüyüp kendi alışverişlerini yapsalar diye bekledim yıllarca. Bu kısmen gerçekleşti. Ama sadece bu işleri yapacak bir asistan tutmak gibi bizim sınıfımızdakiler için hem madden hem de görgü gereği pek mümkün olmayacak hayallere kapılacak kadar daraldığım da oldu. Becerikli dostlarım olmasa, onlar zamanlarını ve tecrübelerini benimle paylaşmasalar, hayatımı sürdürecek, ihtiyaçlarımı karşılayacak eşyayı temin noktasında her halde çok zorlanırdım.

En kötüsü de, gözlerim yanmaya, başım ağrımaya başladığından, içinde bir saatten fazla kalamadığım AVM’lerin standartlarına mahkum olmanın dayanılmaz ağırlığıyla yaşamak zorunda kalırdım. Çok şükür, bana Mısır Çarşı’sında, İstanbul’un çeşitli semt pazarlarında, bir semtin kuytusundaki bir dükkanda, bazen yerli bir üretim, bazen uluslararası bir marka da olsa, ‘vitrini deposundan büyük’ olmayan bir sunumla satılan mallara ulaşmamda mihmandarlık eden dostlarım var.

Yakınlarda, yeni ev kuracak gençler için mutfak eşyası almak üzere Mercan yokuşundaki “toptan fiyatına parakende”ci züccaciye mağazalarına gittim, yine böyle bir dostun mihmandarlığında. Halbuki pek çok vesileyle pazarlama tekniği olarak kullanıldığı herkesin malumu olan “yüzde elli indirim” vardı, markalaşmış büyük mağazaların hemen hepsinde. Bu indirimi öne süren ve moda markaları ardı ardına sayan tanıdıklarım değil de, tahminen zaman kaybını göze alamayacağımı düşündüğü için “ben sizi bir AVM’den alırsınız ihtiyaçlarınızı sanmıştım” diyen, yazılarımı okuyan bir muhatabım düşündürdü daha ziyade. Böyle yapıyor olsam, yazdıklarımla yaşadıklarım arasında bir irtibat kurabilir miydim? Böyle bir irtibat arayışının tamamen tedavülden kalktığı anlamına mı geliyordu bu beklenti? Bilemedim….


· ANNEMDEN BANA KALAN

Dayman Şükür, Fatma Çolak

Dünyadan bir Müşerref Çolak geldi, geçti. Büyük bir edip, haşmetli bir politikacı, saygın bir bürokrat, şaşaalı bir gazeteci, önünde ceket iliklenen bir kanaat önderi, okuduğundan çok yazan, bildiğinden çok söyleyen bir entelektüel değildi. Bir anneydi, dokuz yavrusunun dokuzunun üzerine gönül tezgahında dokuduğu yeryüzü ölçeğindeki merhamet yorganını her gece şükürle örten, her sabah ceplerine tebessümün sıcağını, duanın asaletini koyup, kimini işine kimini okuluna gönderen, okşayışıyla bir konutu ‘yuva’ya, bir evi üzerine ay doğmuş haneye çeviren bir anneydi.

Dünyadan bir Müşerref Çolak geldi, geçti. Ben onun son çocuğuyum, tekne kazıntısı yani. Babam, yıllar yılı gavur memlekette yerin bilmem kaç metre altında, Alamanlar daha iyi ısınsın, suları şakır şakır aksın, lambaları ışıl ışıl yansın diye canhıraş çalışırken, annem o mübarek alınteriyle kazanılan ekmek parasının hakkını vermek için, ablamın eski entarisini bozup küçüğüne etek, abimin gömleğini yamalayıp berikine mintan dikerdi. Yavrucakları uyuduktan sonra, eline kalemi alıp mektuplar yazardı, tek satırında ne Yaradana sitem ne kula ahu efgan olmayan mektuplar. Sanırdınız ki Kafdağının ardındaki sarayın hanımefendisi, etrafında nedimeleri fırdönüyor ve yegane meşguliyeti sarayın bahçesindeki güllerin arasında gezinmek. Öyle tebessüm eder, öylesine rızayla açardı ki pencerelerini güne, sanırdınız dünyada hiçbir çocuk ölmemiş, ölmeyecek; hiçbir savaş geride karalar bağlamış dullar bırakmamış, bırakmayacak; yakılmış şehirler, zalim kalpler, riyakar kitaplar hiç yokmuş sanırdınız yeryüzünde, annem bir kez gözlerinize baksa…


· KONTROL KALEMİ

“Gınaa Gecesi!..”Mine Sota

Düğünden bir gece önce gelin kızın evinde tertip edilen ve bir sürü kadının önce hüngür hüngür ağladıkları, beş dakika sonra delirircesine göbek attıkları şizofrenik bir atraksiyondur. Boş bir arsada, civardaki apartman inşaatı altında ya da kahvehanede yapılanları da vardır. Ama daha ziyade, kapasitesi gelen kalabalığı karşılayamayan mintiricik bir evde yapılır. Bir sürü kadın üst üste doluşup, kendilerinden arta kalan santimetrik aralarda, bir göbek atımlık alanlarda var güçleriyle oynarlar.kontrol-kalemi

Göbek atmaktan hazzetmeyenlerin muhitine bile uğramaması gereken bu etkinliğe her şeye rağmen gitmeye kalkanların, bu gece için özenle hazırlanmış tombul teyzeler tarafından oynamaya kaldırılmak için yaka paça çekiştirmesini, hatta çekelenirken omuzlarının çıkarılmasını göze almaları gerekir. Oldu ki oynamaya kalktınız, bu sefer de etrafta hıncahınç oynayan kadınların yüzük dolu parmaklarının “Çaaat çuut!” diye suratınıza çarpmasını ve size “Ay pardon şekerim” deyip sonra gene oynamaya devam etmesini hazmetmek zorundasınız…


· HAYATIMIZIN HİKAYESİ

Her ay sizlerle, bir öykünün izleğinde edebiyatın hayata, hayatın edebiyata düşen yansımasına dair sohbet edeceğiz. İlk metnimizi modern Türk öyküsünün kurucusu Ömer Seyfettin’den seçtik: “Kurumuş Ağaçlar.” Editörlerimiz bir gün e-posta adreslerinde bahsi geçen öyküyü ve şu notu gördü: “Pazartesi günü ilişikte dikkatinize sunulmuş olan öyküyü tartışmak üzere hepinizi toplantı odasına bekliyorum.” Editörlerimiz şaşırdı mı? Şaşırdı elbette. İsterseniz bu ana sizler de dâhil olabilirsiniz. O halde önce öyküyü okuyun, sonra editörlerimizle yaptığımız tartışmaya kulak verin ve kendinizi bu tartışmanın içinde hayal edin.

Tek Hikaye Bir Çok Okuma

Fatma Barbarosoğlu: Mail kutunuzu açtınız, bu öyküyle karşılaştınız. İlk okuduğunuzda aklınıza gelen ne oldu?

Şeyma Kaya: Bu öyküyü okudum, sonra hangi açıdan bakmam gerekli diye düşündüm. Dergimizle, yapacağımız işle ya da kadınla ilgili bir şey olmalıydı. Daha sonra kendime bazı noktalar belirledim ve tekrar okudum öyküyü. İki noktada karar kıldım. Kadın/aile ve ilahi kudret kavramları üzerinde durdum.

Emel Özkan: İlk olarak hikayenin türüne dikkat kesildim. Bir sözlü kültür unsuruydu. Bize dair ne bulabilirim diye okudum. İlk gözüme çarpan ümitsizlikten alı koyması ve bu yolda kaleme alınmasıydı. Şeyh gelenin geçenin gönüllerini hoş etmesini istiyor tevbe dileyen kahramandan. Gönülleri hoş etmek, yedirip içirmek bizim sosyal yaşantımızda, düğünde dernekte, niyaz dağıtımında karşılığını görebileceğimiz bir durum. Bir de akıbet anlayışı ve Hacc’a gidebilmek için yüzüm olsun endişesi, ilk etapta gözüme çarpan kısımlardı.

Ayşegül Tozal: Buna benzer çok masal okudum. Ömer Seyfettin’den olması ve günümüze hitap eden bir hikaye olmaması ilginçti. Esasında “Bin kere tövbeni bozsan da gel” düsturuyla sürekli gündemimizde olan bir konu. Günah işliyor, tekrar tekrar ümid ediyoruz. Hikayenin tarzı açısından böyle düşündüm. Daha modern bir hikaye beklerken masalsı, tasavvufi bir hikayeye karşılaştım.

Ayşegül Nalçacı: Ben de çok şaşırdım hikayeyi okurken. Benim en son okuduğum Ömer Seyfettin hikayesi ‘Primo Türk Çocuğu’ydu. Primo’nun annesini Ömer Seyfettin çok kötü resmediyordu. Ömer Seyfettin’in kadınlardan çok hoşlanmadığını düşündüm. Peyami Safa’ya yakın bir duruşu olduğunu düşünürdüm. Meğer bazı kadınları seviyor bazılarını sevmiyormuş. Son cümlede onu gördüm. Çünkü bu hikayede kadın namuslu ve ona atılan iftira bir adamın ölümünü dahi meşrulaştırıyor. Şeriattan bile daha keskin bir ceza veriyor belki de. Dikkatimi çeken bir diğer nokta ise Deli Murat’ın günahlarının affedilmesi için nefsine ağır gelen adam öldürmek eyleminden kaçınması. Esasen sofralar kurmak, hayır yapmak Deli Murat için kolay bir iş. Günahlarından arınmasının tek yolu ise bir adamı öldürmekten geçtiğini anlıyoruz hikayenin sonunda. Bu son bana bir psikiyatristin, ‘canınızı acıtacak kadar hayır yapın’ sözünü hatırlattı. Hikayenin bugüne yansıyan yönleri var.

Fatma Barbarosoğlu: Ayşegül Tozal, günümüze hitap eden bir masal değil derken. Ayşegül Nalçacı bugüne yansıyan yönleri var, diyor. Bu iki damardan ilerleyeceğiz.

Ayşegül Tozal: Bana daha çok tasavvufi bir hikaye gibi geldi. Hatta Peygamberimiz (SAV)’den bir rivayet var. Bir adam 99 kişiyi öldürüyor. Rahibe gittiğinde cennete gidemeyeceğini öğreniyor. Adam, rahibi de öldürüyor. Sonra bir Veli Zat’a gidiyor. İyi insanların yaşadığı bir memlekete gidip Yaşamasını istiyor veli zat. Adam yola koyuluyor. Ama yolda vefat ediyor. Bunun üzerine melekler gelip adamın cennetlik mi cehennemlik mi olduğunu anlamak için güzel diyara kaç adım uzaklıkta olduğuna bakıyor. İyi insanların yaşadığı, güzel diyara yakın olduğu için cennetlik olduğuna karar veriyorlar sonunda. Bu hikayeyi geldi aklıma Kurumuş Ağaçlar’ı okuyunca. İçinde günlük yaşamdan parçaların yer aldığı bir hikaye bekledim. Ama daha tasavvufi, efsanevi öğeler barındırdığı için şaşırdım.

Nazife Şişman: Ben de son cümleye kadar hikayeyi kıssa, menkıbe gibi yorumladım. Ömer Seyfettin bu hikayeyi neden tekrar kaleme almış sorusunun cevabı yoktu son cümleye gelene kadar. O cümleyi okuduğum halde yorumladığım yer hiç de kadınlar ve onlara atılan iftira ya da bugünkü kadın cinayetlerini çağrıştıran bir perspektif değildi. Bu öyküyü okuduğumda zeytin ağaçları, biçilmiş gök ekin gibi yerde yatıyordu. O bilinçle, o idrakle okudum. Kurumuş ağaca can verilmesi ve kabul edilen tövbenin sembolünün yeşeren bir ağaç olması imajı kaldı bende daha ziyade. Bugüne dair bir şey söyleyip söylemediği kısmına gelirsek; öyküyle klasik manada masal farklı türler elbette. Masal zamansızdır. Ömer Seyfettin’in bu hikayesini masaldan çıkaransa son cümlesi. Bu cümle hikayeyi zamanlı hale getirip, bugüne taşıyor…

hayatimizin-hikayesi


Doğumun Şükrü Akika, Güzide Ertürk

İlkokuldaki en yakın arkadaşım bir hristiyanmış. Bunu kendisinden değil ama ailemden öğrenmiştim. Benim bildiğim sadece ismiydi: Ninva. Güzel ve değişik bir isimdi. Dini konusunda hiçbir fikrim yoktu. Ninva ve benim haricimde herkesin bildiği bir konuymuş onun hristiyan, benimse müslüman oluşum. Bizse aramızdaki farklılıkları buna bağlamamamıştık. Okulumuza yeni yıl ağacı geldiğinde, benim bu süslü ve ışıltılı ağaca yaklaşmam pek hoş karşılanmazken, Ninva’nın evinde bile yılbaşı ağacı vardı. Ailesi ağacın altına onun için hediyeler yerleştiriyordu. Ninva’nınsa Kurban Bayramı hakkında hiçbir bilgisi yoktu. “Ne yani siz bayramı kutlamadınız mı?” demiştim, “Hayır, nasıl kutlanıyor ki?” diye sormuştu gizleyemediği bir merakla. Ninva’nın da dışında kaldığı bir şeylerin olması hoşuma gitmişti. Çünkü her çocuk oyunun dışında kalınca kendini mahzun hisseder.

2013 yılının karanlık bir gecesinde Houston’nın Christmas için hazırlanan ışıltılı ve renkli sokaklarını yürürken Ninva’yı düşünüyordum. Çocukken, yılın belli zamanlarında yumurtaları rengârenk boyamaları veya noel baba gibi hediye çuvalları taşıyan esrarangiz bir dedeye sahip olmaları ilgimi çekiyordu. Ve peşinde bir sürü soru işaretini getiriyordu: “Neden biz kutlamıyoruz ki?” Yıllar içinde soruların cevaplarını keşfetmiştim. Fakat bu sefer dert ettiğim kendim değil, doğacak kızlarımdı. Onlara bu şatafatın altındaki derin boşluğu nasıl anlatabilirdim? Şüphelerimi kimseyle paylaşmadım ama cevabı eşimin hayalkırıklığında buldum; “Noel babadan nefret ediyorum!” Şaşırmıştım. Hediyeler dağıtan bir dededen kim nefret ederdi ki? “Çocukluğum boyunca bana onun gerçekten var olduğunu söylediler. Fakat o koca bir yalanmış. Ağacın altına hediyeleri o değil, annem ve babam koyuyormuş. Bunu öğrendikten sonra bir daha Christmas’ı kutlamadım.” …

Nihayet dergi Ocak sayısında…