Babaların kederini anlama denemesi…

Sizlerin heyecanı ve desteği bizim en büyük yardımcımız. Her sayı mutfaktan haber beklediğinizi duymaktan, “Hayatımızın Hikâyesi” bölümünü şevkle ve zevkle okuduğunuzu bildiren mesajlarınızı almaktan bahtiyarız. Biz de sizin heyecanınıza  cemile olarak derginin hazırlanma safhasında aramızda yaptığımız istişareyi metin olarak yayımlamaya karar verdik. Aşağıda okuyacağınız satırlar dergiyi matbaaya göndermeden önce yapmış olduğumuz değerlendirmenin kısaltılmış hali.

Nazife Şişman: Haziran ayına babaların kaderi ve kederi üzerinden giriyoruz. Kader tamam da keder nedir diye soracak haklı olarak okuyucularımız.  Sorularının cevabını sayfalarımızda ziyadesiyle bulacaklar. En zor kısım kapak. Babaların kaderi ve kederini temsili olarak ortaya koyacak bir kapak nasıl olmalı?

fatma hanimFatma Barbarosoğlu: Şöyle bir kapak düşünsek… Gökdelenlerin arasına asılmış “Baba yaslandığın dağdır” ibaresi yazılı bir mahya. Malum bu ay Ramazan-ı Şerif’i idrak edeceğiz inşallah. Minarelerin arasına değil de gökdelenlerin arasına yerleştirelim mahyayı. Artık şehirlerimizdeki en yüksek yapıların minareler olmayışına da bir atıf yapmış oluruz. Diğer taraftan, evlerin yuva olmaktan çıkarılıp reklam nesnesi haline getirilmesiyle birlikte babalar, en yeni evi alma baskısına maruz kalıyor. TOKİ binaları için dağlar duman edilirken,  baba imgesinin de her geçen gün zayıfladığını  göz önünde bulundurduğumuzda, sadeliğinin içinde katmanlı bir görsel dil yakalayabiliriz.

Şişman: Böylece 1980 sonrasında mahyalarda yer alan “Turisti sev” ya da bir kitap kapağında mahya örneği olarak yer alan “Para biriktir” gibi sözlerle aşikâr olan mahya ve gündelik hayat okumasına biz de bir halka ilave etmiş olacağız. “Baba yaslandığın dağdır” sözü  elbette yukardaki sözlerle aynı düzlemde değil. Ama günümüzde babaların popüler kültür kodları içinde nasıl nesneleştirildiğini, güçsüzleştirildiğini düşünürsek, önemli bir hatırlatma. Mahyalara yazılan ibareler de şehir halkı için bir hatırlatma anlamı taşıyor.

Barbarosoğlu: Dinin özü  hatırlamaya dayanıyor. Bezm-i Elest’te verdiğimiz sözü hatırlamak… Çünkü insan nisyan ile malul. Nihayet dergi olarak gayemiz unuttuklarımızı hatırlamak ve hatırlatmak. Haziran sayımızda  babaların varlık dünyamızdaki yerini hatırlatmak istiyoruz, bu anlamda Fatma Çolak’ın merhum babasına yazdığı satırlar  pek çoğumuzun hislerine tercüman olma özelliği taşıyor.

Şişman: Böyle bir hatırlatmaya ziyadesiyle ihtiyacımız var. Günümüzde babalar/erkekler, birbiriyle uyuşması zor yargı ve beklentilerin muhatabı. Bir tarafta ailenin geçimini sağladığı halde evde kimseye yaranamayan, istekleri temin ettikten sonra âdeta yok olması beklenen, evde hiç otoritesi olmasın istenen gönüllü köle/baba imgesi; diğer tarafta bütün otoriter tavırların, şiddetin, yönetimin, devletin ve tüm manasıyla iktidarın eleştirisinin üzerinden yapıldığı erk sahibi, ‘hegemonik’ baba/erkek…  Yeni erkeği/babayı kader ile keder arasında düşünmemize yol açan vasat bu.

Barbarosoğlu: Kaderimiz doğumumuzla getirdiğimiz. Kederimiz yaşadığımız zamana ait olan bir şey. Başka bir zamanda yaşıyor olsaydık başka şeyler için kederleniyor olacaktık büyük ihtimal. Ama bir de hangi zamanda yaşarsak yaşayalım yeryüzüne inmiş olmamızda saklı duran kodlara sahibiz. Günümüzde erkek olmanın, baba olmanın en zor tarafı anlatılacak hikâyenin yitirilmiş olmasında saklı diye düşünüyorum. Sennet’in Karakter Aşınması’nda anlattığı bir hikâye vardır, hatırlayacaksın aynı günlerde okumuştuk. Öğrencisi olduğu okulun siyahi müstahdemi Enrico’nun oğlu Rico ile bir uçak yolculuğunda karşılaşır Sennet. Rico bir müstahdemin oğlu olduğunu hatırlatacak bütün izlerden zihnini ve bedenini arındırmış başarılı bir iş adamıdır. Kolunda soylu bir ailenin kimliğini gözler önüne seren kol düğmeleri vardır. Halbuki o öyle bir aileye sahip değildir. Bir şeyler başarmıştır Rico, babasının hayalini bile kuramadığı şeyler; ama oğluna anlatacak hikâyesi yoktur. Çünkü oğlu  başarılmış bir dünyanın içinde büyümüştür. Oysa Rico’nun babası Enriko hayat hikâyesini oğlunun gözü önünde başarmıştır.

Şişman: Bir hikâyenin aktarılması, hem baba imgesi için hem de bir erkeğin kendi kimlik kurgusu için çok önemli. Derginin sayfalarında görülecek ki, İbrahim Tenekeci, helal lokmayı sermaye edinen babasını, emeğin ve ekmeğin en sahici hikâyesi olarak yerleştirmiş zihnine. Otuz dokuz yaşında ölmüş bir adamın kırk beş yaşındaki oğlu olarak babasını yazan Ali Ayçil, bir fotoğrafına bakarak kendisini güneşli günleri ajandasına yazan babasının gülüşüyle buluşturan bir baba-oğul hikâyesi yazıyor. “İlkokulu bile okuyamaz” diyen albay babasına rağmen hem cerrah hem de hafız olan Salih Selman’ın arka planında, dindar bir görüntü sunmasa da askeriyenin imkânlarını kullanmaktan imtina eden, işçinin emeğini ödemek konusunda titizlik gösteren bir baba var. Ama diğer taraftan bebek arabası süren, bir önceki kuşak için “dişil” diyebileceğimiz özellikler gösteren bir baba/erkek tipi ile de karşı karşıyayız. Yeni babalar, kendi babalarından aldıkları mirası oğullarına aktarmakta ya da taşımakta zorlanıyor mu? Zorlanacak mı?

Barbarosoğlu: Bu sorulara cevap ararken ufkumuzu kesen iki yargı var. İlki hayatın giderek daha fazla dişil özellikler taşıdığı yargısı. İkincisi ise çalışma hayatına giren kadınların erkeksileşerek fıtri özelliklerini yitirdiği şeklindeki yargı. Batı’da mesele iki boyutuyla da tartışılıyor. Türkiye’de muhafazakâr erkekler meselenin sadece kadın boyutunu konuşmaktan hoşlanıyor; kadınlarsa “erkek egemen söylem” tekrarına sığınıyor. Bu sığlığı aşmak zorundayız. Nasıl aşacağız? Kadının hikâyesini erkeğe, erkeğin hikâyesini kadına yaklaştırarak…

Şişman: Değişimin dönüşümün ne kadar olumsuzluğu varsa kadınlara mal ediyor, muhafazakarlar. Neredeyse iki yüzyıldır “yeni kadın”ı tartışıyoruz. Bunun makul bir gerekçesi var. Çünkü kadınlar, hızlı değişimin hem nesnesi hem de motoru idi. Yeni bir toplumsal kategori olarak kadınlar hem aile içinde hem de toplumda yeni bir konum kazanırken, esasında erkeklerin konumu da değişti ve farklılaştı. Ama bu olgu pek dikkate alınmıyor. “Yeni erkek/yeni baba”yı yeni yeni tartışmaya başlıyoruz.

Fatma Barbarosoğlu:

Erkeklerin konumunu tartışırken şu korku hâkim daima: Özgürleşen kadın, bütün yaşamı ele geçirerek dişileştirecek midir? E. de Goncourt Bir Sanatçının Evi adlı eserinde yaşamın kamusallaşma tehlikelerinden bahsederek evin son sığınak olduğunu söyler. Yazar yaşamın dişileşmekte olduğunu görmekte ve kaygılanmaktadır.

Bu kaygıya biz de kapılmalı mıyız? Özellikle reklamlarda ve dizi filmlerde babaların son sığınağı da kaybetmiş olduğunu göz önünde bulundurursak…

_SDT1874Şişman: Goncourt yaşamın kamusallaşması tehlikesinden bahsederken, Richard Sennett kamusallığın çöktüğüne dikkat çekiyor. Özel hayatın her yeri kapladığı bir ortamda babaların sığınak bulamaması da anlaşılabilir bir durum. İster kamusal yaşamın dişilleşmesi ister kamusal yaşamın çöküp özel alanın her yeri kaplaması şekline kavramsallaştırılsın, cinsiyetlerin konumu değişiyor. Bu değişime karşı tutumumuzu kaygı gibi duygusal bir kavramla ifade etmek yerine, titizlikle üzerinde durmak, dikkate almak desek… Ya da tasvir, tahlil, teklif gibi derinlikli kavramları devreye soksak… Ama biz böyle yapmıyoruz. Mesela hep kadına karşı şiddeti konuşuyoruz, hem de “erkek şiddeti” tanımlaması altında. Bu konulara yaklaşımda esas sorun, bir tarafı merceğe alırken diğer tarafı gözden kaçırmak. Yani bütüncül bakış açısını kaybetmek.

Barbarosoğlu: Bütüncül bakış açısı için   Prof. Dr. Hayrettin Kara söyleşisinin bize iyi bir izlek kazandırdığını düşünüyorum. Prof. Dr. Kara, kadınların mağduriyeti vurgulanırken erkeğin yaptığı fedakârlığın yeterince görülmediğini söylüyor. Ve bu parçalı bakış açısının erkekleri, bir kadın ve bir çocuğun yanında durmaktan uzaklaştıracağını… Kara, kendini yangın tüpü ya da bankamatik gibi hisseden babaların böyle bir nesneleştirmeyi içselleştirmiş olduğunu da söylüyor. Babaların bu duygusun ciddiye almamız, önemsememiz gerekiyor. Bu anlamda boşanma hikâyesi, mağduriyet hikâyesine dönüşen akademisyen Mehmet Yılmaz ile yaptığımız söyleşi boşanma hikâyesinde erkek mağduriyeti kısmını gözler önüne serdiği için çok çarpıcı.

Şişman: Erkek mağduriyetini yaşanmış bir hikâye üzerinden okumak önemli, çünkü zihinler çok karışık. Bir taraftan “erkek şiddeti” diye adlandırılan sorun küresel düzeyde yükselişte. Diğer taraftan, ilişkiden ve sorumluluktan kaçan, aşırı kırılgan ve aile içindeki konumu belirsizlik arz eden bir erkek profili de yaygınlaşıyor. Önümüzdeki dönemde kadın kimliğinden ziyade erkek kimliğindeki bu hegemoniklik/kırılganlık sarkacı etkileyecek, aileyi ve dolayısıyla baba kimliği üzerinden çocukları. Bizim bu meseleleri kutupsallaştırmadan ele almayı başarmamız gerek. Dergimizin satırları, bu minvalde bir girizgâh olsun.

Barbarosoğlu: Okuyucularımız bu ay Mustafa Özel’in  roman üzerinden hayat okumasında başka bir  boyut ile karşılaşacaklar. Mustafa Özel “Hayatının romanı”na girecek bir şahsiyeti yazdı bu ay: “Mümin, mütefekkir ve müteşebbis Ahmet Davutoğlu” Ramazan-ı Şerif’e hoş geldin diyen yazılarımızla da girizgâh yaptık. Okuyucularımızın Ramazan-ı Şerifi’ni tebrik ederken Temmuz sayımızda postmodern şehirlerde Ramazan ruhunu konuşacağımızı vaat ederek ayrılalım huzurdan…