Başka bir hayatın öğrencisi olmak

Adab-ı muaşeret kitapları hayatımıza girdiğinde hayat, alafranga ve alaturka olarak ikiye ayrılmıştı.
Her iki kelime de söyleyenin kimliğine göre bir değere ya da negatif anlama sahipti. Batılı hayat tarzını acilen benimsemiş bir kişi, muhatabını alaturka diye tanımlıyorsa, bu tanımın içinde bir aşağılama vardı: yeniliğe ayak uyduramamış köhne ve bilgisiz, “yeni hayat”ın içinde eski kalmaya mahkûm kişi.

Geleneğe bağlılığı ile öne çıkmış bir şahsiyetin dilinde alafranga tabiri, en ağır ifadesi ile “Frenk uşağı”, en hafif tabiri ile züppe idi.
19. yüzyıl Osmanlı aydınları Tanzimat modernleşmesinden başlayarak kendilerini “başka bir hayatın öğrencisi” olarak bulmuşlardı. Bu başka hayat kimlerden öğrenildi? Başka hayat doğrudan Beyoğlu’nda pastane, restoran ve tiyatro kültürü içinde öğrenildi. Dolaylı olarak ise Fransızcadan çevrilmiş romanlardan.
Alaturka ve alafranga hayatı birbirine yaklaştırmak içinse Osmanlı aydını adab-ı muaşeret kitapları kaleme aldı. Nitekim Ekrem Işın, adab-ı muaşeret kitaplarının alaturka ile alafranga arasında bir uzlaşmaya yönelik olduğunu söyler.

Adab-ı muaşeret duyguların denetlenmesine hizmet eder. Duyguların denetlenmesi konusunda biyolojik denetleme çağdan çağa pek farklılık göstermese de “psikolojik ifade” farklılık gösterebilir.
“Psikolojik ifade”nin farklılaşması genellikle hayatımıza giren yeni aletlere/araçlara duyulan tepki üzerindendir. Günümüzde dünyanın her yerinde yemekleri daha rahat yemek için kullanılan çatala modern öncesi zamanlarda gösterilen tepkiyi bugün pek çoğumuz anlamakta zorlanabiliriz. Tepki deyince aklınıza eleştiri ve karşı çıkışlar gelmesin. 11. yüzyılda Venedik kontuyla evlenen Bizans prensesinin çatal kullanması, kendisinin lanetlenmesine sebep olmuş; prensesin bir süre sonra hastalanması çatal kullanımını engelleyici bir olay olarak zihinlere yerleşmişti.
Çatala duyulan tepki, sadece İtalya ile sınırlı değildir, Almanya’da da vaizler çatal kullanımını lüks buldukları için karşı çıkmışlardır.
Bugünden geriye baktığımızda çatalı, zihniyet dünyasını, duygu denetimini doğrudan etkileyen bir alet, hele hele lüks bir alet olarak düşünmemiz mümkün değil. Çatal kullanımının zihniyet dünyasında bir yarılma oluşturacak güce sahip olmadığı konusunda da aşağı yukarı hemfikiriz.

O hâlde sorumuz şudur: Modern öncesi dönemde din adamlarını yenilik konusunda bu kadar tutucu, günümüzün din adamlarını her türlü yeniliği kayıtsız şartsız benimsemek konusunda bu kadar iştahlı yapan nedir?
Bu soruya verilecek cevapların çeşitliliği, aynı zamanda modernleşmenin görgü kurallarıyla kesişen yüzüne de aydınlatıcı bir ışık sunacak.
Zaman, yeni teknolojilerle gittikçe hızlanıyor; hızlanan hayat karşısında ne din adamları ne de sosyal bilimciler yeni teknolojilerin yaşanmakta olan hayatın değerlerini altüst edişini engelleyici bir yol haritası oluşturabiliyor.
Yeni teknolojiler, denetlenmesi gereken yeni duygu alanları inşa ediyor, lakin bunları konuşacak vakti bulamadan alet hükümranlığını ilan etmiş, sahip olduğumuz bütün değerler aletler tarafından ele geçirilmiş oluyor.
Duyguların denetlenmesi söz konusu olduğunda “Biz adam olmayız”la başlayan, kendimizden sık sık şikâyet ettiğimiz konular vardır. Okuyucularımızdan Türk tipi nezaket ve Türk tipi kabalığı tanımlamalarını istedik. Verilen cevapların tamamına yakınının sizin tanıklıklarınız ile birebir uyum içinde olduğunu göreceksiniz. (Bu sorunun cevabını sizler de iletisim@nihayet.com adresine göndermeye devam edebilirsiniz.)

Türk tipi nezaket ve Türk tipi kabalık konusunda verilen cevaplar birbiriyle uyumlu iken kadınlara erkeklerin, erkeklere de kadınların en rahatsız edici davranışlarını sorduğumuzda ortaya çıkan tablo hakikaten şaşırtıcı oldu. Çünkü kadınların cevabı gündelik hayatta karşılaşılan davranışlara dair iken; erkekler kadınların giyimini kuşamını eleştirdi. Yüz yıl önce de Osmanlı erkeklerinin aynı şikâyeti yapıyor oluşunu nasıl değerlendireceğiz? Sizi yönlendirmiş olmamak için soruşturmanın neticesini özellikle yorumlamamayı tercih ettik. (Bu konudaki yorumlarınızı ekim sayımızın mektup köşesinde yayınlayacağız inşallah.)
Modern teknolojilerin inşa etmiş olduğu zaman ve mekân algısı İslam ahlakını yaşamamızı nasıl engelliyor? Neden engelliyor? Niçin engelliyor? Bu soruları bugünden yarına kolaylıkla cevaplamamız söz konusu değil elbet, ama elinizdeki sayı ile bu soruyu sormaktan asla vazgeçmememiz gerektiğini ortaya koymaya çalıştık.

“Sana ‘siz’ diyebilir miyim?” sorusunu sorarak, özel hayat ile kamusal hayatın birbirinin içine geçtiği, eşiğin ortadan kalktığı postmodern dönemde, saygı ve özgürlük için mesafe kavramının önemine dikkat çekmek istiyoruz.
Adapsızlığın en dayanılmaz kısmı elbette Kâbe-i Şerif’i gölgeleyen vahşi binalar. Arka sayfamızda “Bu bir reklam mı?” başlığı altında Vehhabi hoyratlığının İslam’ın kalbine diktiği “Babil Kuleleri”ni göreceksiniz.

Fatma Barbarosoğlu