İzlek

Fatma Barbarosoğlu: Bu ay başlığımız “Güzeli herkes sever”. Sen kendini “herkes” içinde kabul ediyor musun? Kim bu herkes?

Nazife Şişman: Bir anlamıyla hepimiz herkesin içindeyiz, bu dairenin dışına çıkma şansımız yok. Çünkü kimseyiz ve herhangi bir kişiyiz. Bu açıdan elbette ben de herkes içindeyim. Bütün insanlar gibi güzeli sevmek tabiatımda mevcut bir özellik. Çünkü Allah’ın cemal sıfatı hepimizde belli oranda tezahür ediyor ve biz bunu görmek üzere terbiye edildiğimiz oranda güzeli görüyoruz ve seviyoruz.

Ama diğer taraftan kendi düşünce ve idrakinin peşinden giden bir “kimse” olabilmek için herkesin dışında kalmak şarttır. Bugün herkes için tanımlanan bir “güzel” var, bu tanımlamada piyasa, popüler kültür pek çok etken belirleyici. Bu manasıyla da ben kendimi piyasa güzelliğinin peşine düşen “herkes”ten ayrı tutmam gerektiğini düşünüyorum. Ne kadar başarabildiğim ayrı bir mesele tabii ki.

fatma hanimFatma Barbarosoğlu: Güzeli herkes sever önermesini çok geriden başlatarak ele alalım istersen. Modern çağ boşanmalar çağı malum. Ahlak ile siyaset, din ile ilim/bilim, evlilik ile cinsellik birbirinden boşandırıldı. Boşanma kavramını anlamak için önce koşulmayı anlamamız gerekiyor. İkimiz de köy kökenli olduğumuz için hayvanlar için kullanılan boşanma kelimesi üzerinden terimi kavrama imkanına sahibiz. İki hayvan bir işi yapma üzere “koşulur”, iş bittikten sonra onları bir arada tutan bağ açılarak boşandırılırlar.

Bizi ilgilendiren boşanma, iyilik ile güzelliğin, güzellik ile estetiğin boşanması kısmı.
Güzellik ve iyilik modern zamanlara kadar birbirinden ayrılan iki kavram değil. Aristoteles güzel olan iyidir, iyi olan güzeldir der. Meşşaiyyun filozofları da bu önermeye sıkı sıkıya bağlıdır.

Nazife Şişman: Sözü nereye getireceksin merak ediyorum…

Fatma Barbarosoğlu: Şunu söylemek istiyorum: Her ne kadar modern çağda iyilik ile güzellik birbirinden boşandırılsa da aslında hepimizde kayıtlı olan iyilik ve güzelliğin bir arada olduğu bilgisi varlığını korumaya devam ediyor. Güzeli herkes sever önermesini, güzelin içindeki iyilik, iyiliğin içindeki güzelliği idrak etme noktasından dile getirmiş oluyoruz.

Nazife Şişman: Bahsettiğin bu boşanmaya rağmen hala güzelliğin içindeki iyilik idrakini muhafaza nazifehocaettiğimizi ortaya koyan bir araştırma var, bu sayıda Şerife Slocum’un yorumuyla yer verdiğimiz. Hukuk fakültesi öğrencilerine iki suç ve suçlu profili veriliyor, yazılı olarak. İki profil arasındaki tek fark birinde suçluya ilişkin güzel/yakışıklı sıfatlarının kullanılmış olması. Sonuç, öğrenciler güzel diye tanımlanan suçluya yüzde yirmi oranında daha az ceza veriyor. Güzel bir insanın iyi olacağına dair kadim inançla alakalı belki bu tavır.

Ama ikinci araştırma, yeni bir “ayrımcılık” bahsi olarak yorumlanıyor günümüzde. Hocaları psikoloji öğrencilerinden verilen iki makaleyi puanlamalarını istiyor. Tahmin edileceği gibi makaleler aynı, ama yazanı tanımlayan fotoğraflardan biri güzel, diğeri çirkin. Güzel olan ortalama olarak B notu alırken, diğeri ortalama olarak C notu alıyor.

Fatma Barbarosoğlu: Benim açımdan güzel insanlara gösterilen pozitif tutum sadece ‘ayrımcılık’ bahsinde ele alınarak çözümlenebilecek bir mesele değil. Güzel insan fotoğrafların bakarak onlara daha yüksek puan vermenin temelinde “Allah güzeldir, güzeli sever” hadisinden bizim payımıza düşmüş olan ışık var diye düşünüyorum.
Bu noktada kafamızı karıştıran durum hayatımıza gittikçe daha fazla müdahale eden “endüstriyel güzellik”.

Nazife Şişman: Her şeyin endüstrisi var, güzelliğin de… Güzel olmak artık Allah vergisi değil, kişinin estetik ve tıbbi enstrümanları kullanarak edinebileceği bir özellik haline geldi. Yeter ki gerekli zamanı, emeği ve parayı ayırsın. Küresel iktisadın temelinde hastalığı, fakirliği bireysel sorumluluk hanesine kaydeden bir anlayış var. Güzellik de bu kervana katıldı. Böyle olunca güzel olmayan hiç bir yüzü kamusal alanda görmek istemiyoruz. Bu yüzden endüstriyel güzellik günümüzde bir baskı aracı, hemen herkesin kendini dismorfik, çirkin hissettiği bir baskı bu.

Fatma Barbarosoğlu: Kadınların her türlü riske rağmen “dışarıdan güzelleşme” tutkuları günümüze mahsus değil. Hamlet (Yorick’in kafatasına): Hanımın odasına git; buraya gelme teveccühünü göstersin ama bırak, bir karış makyajını yapsın” diyordu. Batı toplumlarında bir karış makyaj meselesi en az beş yüz yıllık mesele. I. Elizabeth’in yanaklarını renklendirmek için aşı boyası ve civa sülfit kullandığı biliniyor. Bazı kadınların yüzlerini beyazlatacağı inancı ile bebek kakasını süt ile karıştırıp yüzlerine sürdüklerine dair “güzellik reçeteleri” bilgisine de sahibiz.

Rahmetli büyük annemin güzellik peşinde ömür tüketenler için sıklıkla tekrarladığı bir söz vardı: Yüz kasap yüz, ölürsem de güzel öleyim. Demek ki bazı kadınların yüzlerinin derisini yüzercesine bir güzelleşme tutkuları var.

Nazife Şişman: Beyazlama aşkı doğu toplumlarında hala devam ediyor. Batı güneş altında bronzlaşmaya çalışırken doğu toplumları süt tene kavuşmak için olmadık karışımlar sürüyor. Herkes kendinden olmayanın peşinden koşarak “güzel” olmaya uğraşıyor. Batı’da makyaj meselesinin en az 500 yıllık bir mesele olduğundan bahsettin. Bizde nasıldı?

Fatma Barbarosoğlu: 19. yüzyılda Osmanlı kadınları arasında da kaşa rastık, göze sürme modası yaygın. Tenin beyaz olması tutkusuyla terkibinde civa ve kurşun olan düzgün sürülüyor. Yani I. Elizabeth’in makyajı Osmanlıya kadar geliyor. Geçici bir süre beyazlık veren bu makyaj dişlerin vakitsiz çürümesine neden oluyor. Meşrutiyet döneminde düzgünün yerini pudra alıyor. Cumhuriyet döneminde ise süt beyaz ten modası, yerini yanık buğday tene bırakıyor. Batılılaşmanın ten rengi üzerinden devam eden macerası da diyebiliriz buna.

Nazife Şişman: Kadınların güzelleşme tutkuları tabii ki yeni değil. Ama bugün görüntüsü ekrana düşen herkes sanki aynı. İletişimin hızından mı güç alıyor bu yerel farkları tamamen ortadan kaldıran modalar?

Fatma Barbarosoğlu: Makyaj, özellikle de makyaj modasının her türlü yüzü o sıra modalaşan makyaj malzemesinde eşitleyen tahakkümü, bütün yüzleri bir örnek hale getiriyor. Yüz, makyajın altında kalarak kendisi olmaktan çıkıyor. Deri makyajın baskısı altında nefes alamadığı için ölüyor. Bu noktada Levinas’ın yüze dair söyledikleri bana çok çarpıcı geliyor. “Ölüm”, diyor Levinas “yüzün maske haline gelmesidir.”

Nazife Şişman: Kapağı yorumlamayı çok tercih etmiyorsun, ama okuyucuların böyle bir beklentisi var. Editörya bile kapağın yorumunu arıyor. Ne dersin?

Fatma Barbarosoğlu: Her seferinde kapağın yorumlanması tatsız bir durum diye düşünüyorum ama… Gelen istek üzerine deyip… Kapağımızdaki çizgileri yorumlayalım. Kadını güzelliğe mahkum eden bir kafes var başında. Kadın bu kafes ile “hayat sahnesi”nde yerini alıyor. Düşünme faaliyetini gerçekleştiren, vücudun eyleme fonksiyonlarını yerine getiren beyin kısmı yok resmimizde. Yani güzel olma mecburiyeti altında, kadın nesneleştirilmiş oluyor.
Sen nasıl yorumluyorsun?

Nazife Şişman: Sadece nesneleştirilmiş değil kuklalaştırılmış da oluyor. Beyin kısmı yok, buna ilaveten bu hayat sahnesinde bedenini nasıl hareket ettireceğini de yukarıdan asılı olduğu ip belirliyor. İpin ucu yukarıdan bağlı, büyük ihtimal güzellik endüstrisine. Ama uzandığı uç sanki sahnenin dışına ulaşıyor. Yani seyirciye…

Fatma Barbarosoğlu: Müsaaden olursa bu sayıyı özel kılan “güzel”liğimizi paylaşmak istiyorum okuyucularımızla.

Nazife Şişman: Hakikaten hoş bir tevafuk oldu…

Fatma Barbarosoğlu: Güzellik sayımızı hazırladık, tam matbaaya gönderirken Nazife Şişman’a Cennet’ten bir haber geldi. O artık bir anneanne. (Benim için mahlası artık ninecan. Kıskanıyor muyum ne?) Hüsna ve Zeyd’e oğulları ile birlikte iki cihan saadeti diliyoruz. Allah cümlesinin evladını analı babalı, dedeli nineli büyütmeyi nasip etsin. Amin.