Tayyar Altıkulaç: “Kütüphaneye gelenler öğlen sıcak bir çorba içebilsin istedim.”

Tayyar Altıkulaç: “Kütüphaneye gelen araştırmacı öğlen sıcak bir çorba içebilsin istedim.”

(Röportaj: Elif Darıcı)

Üniversiteyi İstanbul’da okumuşsanız, kariyerinizi akademik alanda ilerletmek istiyorsanız ve özellikle de sosyal bilimler alanından bir bölümden mezunsanız, size ziyaret etmeniz için tavsiye edilen mekânlar arasında yer alır, İslam Araştırmaları Merkezi ve Kütüphanesi. İSAM Kütüphanesi, geniş koleksiyonu, farklı veri tabanlarına erişim kolaylığı, çalışma ortamı ve entelektüel bir çevre oluşturmaya imkân vermesi; aynı zamanda ulaşımın kolay olması, ucuz yemek imkânı, saat 23.00’e kadar açık olması ve özellikle ücretsiz çay servisi ile müdavimlerinin vazgeçemediği bir mekân. İSAM’ın kurucularından ve bugünkü halini almasında büyük emek harcayan Tayyar Altıkulaç ile bir kütüphanenin serencamını konuştuk.

İSAM akademik çalışmalar yürüten birinin araştırmalarını yapabileceği, birçok yere kıyasla daha fazla kaynağa erişebileceği ve aynı zamanda entelektüel bir çevre oluşturabileceği çok yönlü bir merkez ve bu anlamda nadir mekânlar arasında. Böyle bir merkezin kurulma fikrinin nasıl ortaya çıktığını, kuruluş aşamasını kısaca anlatabilir misiniz? Neden böyle bir merkeze ihtiyaç duyuldu?

Bu sorunuzun cevabını Zorlukları Aşarken adıyla yayımlanan kitabımda uzunca yazdım. Size de bir özet vereyim. 1966’nın ilkbahar ayları idi. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde asistan olarak tez çalışmalarım için her gün Süleymaniye Kütüp­hanesi’ne gidip geliyordum. İkamet yerim Üsküdar’ın Pazarbaşı denen yeri idi. 860 TL aylık alıyor, 325 TL ev kirası veriyordum. Zor geçiniyorduk. Çok uzak olmayan mesafeler için otobüse binmeyi unutmuştum. Kütüphaneye giderken evden Üsküdar’a yürüyordum. Burada zorunlu olarak vapura binip Emi­nönü’nden Süleymaniye’ye de yürüyerek çıkıyordum. Akşamüzeri saat 17.00 olunca aynı şeyleri yapıyordum. Yaklaşık dört ay süren Süleymaniye günlerimde genç bir Alman araştırmacı ile tanışmıştım. Bu kişi ile birkaç defa birlikte olduğumuz çay molalarından birinde çantasını açıp gösterdiği iki şey beni çok etkilemişti. Bunlardan biri, tek yaprağı kalmış kalınca bir uçak bileti koçanı, diğeri Banko Di Roma’nın çek koçanı idi. Bu araştırmacı, o kalın bilet koçanının koparılmış yaprakları ile Kuzey Afrika ülkelerindeki kütüphanelerde incelemeler yapmış, ardından Şam, Bağdat ve diğer bazı uzak doğu ülkelerini dolaşmış ve son durağı İstanbul olmuştu. Buradan da biletinin son yaprağı ile Münih’e uçacaktı. Çantasındaki banka çeki de, gittiği ülkelerde ihtiyacı kadar para çekmek üzere üniversitesi tarafından kendisine verilmişti. Akşam olunca o “Taksiii!” diye sesleniyor ve Taksim’deki Divan Oteli’ne gidiyor, ben de tabanvaylara binip (yürüyerek) Eminönü vapur iskelesinin yolunu tutuyordum. Bu gördüklerim beni çok etkilemiş, şuur altımda derin izler bırakmıştı. Araştırma, Alman araştırmacının yaptığı gibi yapılmalıydı. Bizden önceki büyüklerimizin Hollanda’dan bağış olarak gelen sarı peynirle Amerikan yardımı süt tozundan hazırladıkları sabah kahvaltısı, bizim öğrencilik yıllarımız için çok şeydi. Ama geleceğin öğrencileri ve araştırmacıları için bu yeterli olamazdı. Onlar daha iyi şartlarda öğrenim görmeli ve araştırma yapmalılardı. Bunu da bizim neslimiz hazırlamalıydı. İSAM düşüncesinin temelinde böyle şeyler vardır.

Ama efendim 1966 yılından söz ediyorsunuz. Buna göre İSAM’ın kuruluşu biraz gecikmiş sayılmaz mı?

Bu bir imkân meselesiydi. Böyle bir merkezi kurmak, kurduktan sonra onu işler hale getirmek ve ayakta tutmak o kadar kolay bir iş değildi. Yetişmiş insan sayımız son derece azdı. Hiç de gecikmiş olmadan 1975’te Türkiye Diyanet Vakfı’nı ancak kurabildik ve ardından ben bu konudaki özlemlerimi, Ankara’daki arkadaşlarımla yaptığımız sohbetlerimizde zaman zaman dile getirir, onlara Alman araştırmacıyla ilgili hikâyemi anlatırdım. Bu iş sadece maddî imkân meselesi de değildi. Anlayış birliği içinde olabileceğiniz nitelikli bir bilim kadrosuna da ihtiyaç gösteriyordu. 1978’de Diyanet’te Din İşleri Yüksek Kurulu’na seçecek bir tek akademisyen bulamamıştık. Şimdi öyle mi? Yüzlercesi var çok şükür.

Kuruluş aşamasını da sormuştum?  

Araştırma merkezi fikrimin yoğunlaştığı ve zihnimde güç kazandığı günlere gelmiştik. 1981’in yaz aylarında bu maksatla arazi/arsa araştırmaya başlamış, 1982 yılı ilkbaharına geldiğimizde bu araştırmaya hız vermiştik. Arkadaşlarımızdan Ahmet Uzunoğlu ile yürüttüğümüz çalışmalar sonunda maksadımıza uygun prestijli bir yer bulunmuştu. Çengelköy sırtlarında 50.723 m² büyüklükteki bu yeri (Sultan Vahdettin Köşkü arazisini) bu iş için satın aldık. Temel kalıntılarından başka bir şeyi bulunmayan köşkleri yeniden inşa edip taşınmaya da yaklaşmıştık ki, devlet bu yeri kamulaştırarak elimizden aldı. Bu konunun hikâyesi derginizin sayfalarına sığmayacak kadar uzundur.

Heyecanlandırdınız hocam, peki sonra nasıl bugünlere geldik?

Uzun maceralardan sonra şimdi İSAM’ın üzerinde bulunduğu araziyi satın aldık ve bu tesisler inşa edildi. Yani İSAM için iki defa temel atma merasimi yapmıştık. Bunlardan biraz önce sözünü ettiğim köşklerle ilgili olanın tarihi 20 Ocak 1986’dır. İkincisi ve daha mütevazı olanı ise şimdiki tesislerin temel atma işidir ki bunun tarihi de 30 Kasım 1994’tür ve her iki temele de ilk harcı koymak bana nasip olmuştu. Ancak bu binaların tamamlanmasını beklemeden 3 Aralık 1988’i takip eden günlerde İSAM’ı İslâm Ansiklopedisi binasında faaliyete geçirdik, ardından ansiklopediyi de şemsiyesi altına alarak şimdiki tesislerine taşıdık.

İSAM’ın kuruluşunda ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

İSAM’ın fizikî yapılanması için arsa konusunun nihaî çözüme kavuşturulmasında ve inşaat sürecinde sıkıntılı günler geçirdiğimize biraz önce özetin özetiyle işaret ettim. Meşhur banker Kastelli’nin (Cevher Özden’in) şimdiki arsamız üzerindeki hissesini satın alabilmek için yaşadıklarımız başlı başına bir roman olur. Resmen kuruluş sürecinde de bazı zorluklar ve duraksamalar yaşandık. Vakıf Mütevelli Heyeti’nin başlangıçta gösterdiği tereddüdü aşmak bunlardan biriydi ve aylarımızı almıştı. Bazı dedikodular da yapılmadı değil. Bazı samimi uyarıların sebep olduğu duraksamaları da eklersek, bu zuhûrun ve bu mutlu doğumun öyle kolay olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Ne gibi tereddütler, ne dedikoduları? Bir de samimi uyarılar tarafı var işin? Birer cümle ile açıklamaz mısınız?

Vakıf Mütevelli Heyeti her dönemde her türlü hayırlı hizmete açık olduğunu göstermekle birlikte bu konu gündeme geldiğinde pek örneği olmayan böyle bir projenin mahiyetini anlamakta biraz zorlandı, tereddüt yaşadı. Onları ikna etmek için biraz zaman harcamak zorunda kaldık. Diğer taraftan benim kendime bir iş icad etme hevesine kapıldığıma ve bu projeyi kendi geleceğim için gündeme getirdiğime dair dedikodu yapanlar da eksik olmadı. Buraya kadar işin Ankara tarafı idi. Yani bu tereddütler ve bu dedikodular Ankara muhitinde yaşandı. İstanbul’daki arkadaşlarımızdan bazıları da bu yeni proje ile acaba ansiklopedi çalışmaları olumsuz yönde etkilenir mi diye samimi endişelerini dile getiriyorlardı.

Sonuç?

Çeşitli toplantı, müzakere ve git geller sonunda tereddütler giderildi. Dedikodular beni şahsen üzmüştü. Ama her hayırlı teşebbüste karşılaştığım bu tür şeylere itibar etmemeye alışıktım. Bu konuda da öyle oldu. Proje ansiklopedi çalışmalarına zarar da vermedi. Ansiklopedi tamamlandı, İSAM da kendinden bekleneni başından beri vermeyi sürdürüyor.

İSAM kurulduğunda sizin buradan beklentileriniz nelerdi? Nasıl bir mekân hayal etmiştiniz ve buna ulaşabildiniz mi? Yapmayı çok istediğiniz ama yapamadığınız bir şey oldu mu?

ISAM33İSAM’ın kuruluşunda esas itibariyle üç ana program tasarlamıştık. Bunlardan biri, yurt içinde ve dışında araştırmacı yetiştirmek. İkincisi ilmî araştırmalar yapmak ve bunları yayınlamak. Üçüncüsü ise zengin bir kütüphane oluşturmak ve her seviyedeki araştırmacılara kütüphane ve dokümantasyon hizmeti vermek. Bu hedeflerden bincisinde -benim istediğim kadar olmasa da- İSAM’ın başarı kaydettiği söylenebilir. Demek istiyorum ki yurt içinde ve dışında epeyce akademisyen yetiştirildi. Ama daha çok yetiştirilebilirdi. Bu kadar oldu. İkinci hedef İSAM’ın en başarısız olduğu alandır. Ansiklopedi dışında ciddi, kalıcı bir eser ve araştırma ürünü henüz ortaya konulamadı. Ansiklopedinin Arapçaya, İngilizceye ve 5-6 ciltlik özet de olsa Rusçaya tercümesiyle ilgili olarak atılan adımlarda henüz bir başarı kaydedilemedi. Bazı doktora tezlerinin ve benzeri her yayıncının yapabileceği türden kitapların neşredilmiş olması gibi faaliyetlerden söz ederek bir şeyler yapıldığı ileri sürülebilirse de, kanaatimce İSAM’dan beklenenler bunlar değildi. İSAM’ın en başarılı olduğu hedef, üçüncü hedefi oldu. Kütüphane ve dokümantasyon konusunda kaydedilen başarı ve okuyucuya verilen hizmet, şahsen benim beklentimin de üstünde bir seviye kazandı.

Evet, İSAM deyince gerçekten akla ilk olarak onun kütüphanesi geliyor. İSAM ve kütüphanesi yapılandırılırken hangi merkezler ve kütüphaneler örnek alındı?

İSAM’ın yapılandırılmasıyla bizzat meşgul olduğumu söylemeliyim. Bu maksatla Paris’te Bibliothèque Nationale’i, Berlin’de Staatsbibliothek’i gezerek -fizikî yapılardan çok- verilen hizmetleri öğrenmeye çalıştım. Edinburgh’a kadar gidip buradaki üniversitenin övgü ile kendisinden söz edilen kütüphanesinde bir şeyler görmeye çalıştım. Evet, bu kütüphaneler milyonlarla ifade edilecek kadar çok kitaba sahipti, ama benim zihnimdeki soruların cevaplarını bunların hiçbirinde bulduğumu söyleyemem. Ben şahsen ne istiyordum? Kütüphaneye gelen araştırmacı istediği kitaba kolayca ulaşabilsin. Öğle saatinde açlığını giderebilmek için sokaklarda dolaşmasın ve burada sıcak bir çorba içebilsin. Biraz yorulunca dinlenebileceği, çay-kahve içebileceği bir yeri aynı mekân içinde bulabilsin. Şehir veya ülke dışından gelmişse geceleyebileceği bir misafirhane hizmeti alabilsin. O tarihlerde bunların hemen hiçbiri benim gezdiğim bu meşhur kütüphanelerde yoktu. Buna göre yapılanma konusunda örnek aldığımız bir yer elbette olmamış, biz İSAM’ı kendi ihtiyaçlarımıza göre mimarlarımızla kendimiz tasarlayabilmiştik. İSAM’ın kütüphanesine gelince; ben kütüphanecilik uzmanı değilim. İşin bu tarafı ile ilgilenen uzman arkadaşlarımızın da herhangi bir kütüphaneyi birebir örnek aldıklarını sanmıyorum. Bu konunun hocası İsmail Erünsal’ın rehberlik ve yönetiminde kendi bilgi, görgü ve tecrübelerini burada bir araya getirerek bu kütüphaneyi kurup geliştirdiklerini düşünüyorum.

İlk telif İslâm Ansiklopedisi yazma fikri nasıl doğdu ve gelişti, biraz da bu konuda bilgi verir misiniz?

Türkiye Diyanet Vakfı’nın genel anlamda her türlü hizmet projelerine açık olduğunu daha önce de söyledim. Hatta atılacak yeni adımlar konusunda daima arayış içinde olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Böyle bir dönemde Tercüman gazetesi yazarlarından merhum Ergun Göze’nin vakıfla birlikte bir İslâm ansiklopedisi hazırlama önerisi bize ulaşmıştı. Proje tamamen vakfa ait olmak şartıyla öneri tarafımızdan kabul gördü. Heyetimizin 22 Kasım 1980 tarihinde aldığı karar uyarınca Ergun Göze ile sözleşme imzalanarak İstanbul’da Cağaloğlu’nda kiralanan bir büroda bu çalışma başlamış oldu. Ancak işin başlangıcında bu projeyi gerçekleştirmenin kolay bir iş olmadığını, geniş bir organizasyona gidilmeden başarılamayacak kadar büyük bir proje olduğunu pek görememiştik. Bu konuda içimizde tecrübesi olan kimse bulunmadığı gibi tecrübesi olanlarla yeteri kadar istişarelerde de bulunmamış, Ergun Göze’nin basın-yayın hayatının içinde bulunan biri olduğunu dikkate alarak kendisine güvenmiştik. Kısa bir müddet sonra böyle büyük bir projeyi Ergun Göze ile yürütmenin mümkün olmadığının anlaşılması üzerine Ergun Bey’le sözleşmemizi feshederek İslâm Ansiklopedisi Genel Müdürlüğü’nü kurduk ve Bağlarbaşı semtinde satın aldığımız bir binada gerekli organizasyon ve teşkilatlanmayı gerçekleştirdik. Bildiğiniz gibi hazırlık ve teşkilatlanma süresi dâhil 30 yılı aşkın bir süre sonunda 44 ciltlik bu eser ancak tamamlanmış oldu.

Bu süreçte de bazı sıkıntılar yaşadığınızı söylemek herhalde yanlış olmayacaktır?

Bazı sıkıntılardan değil, birçok sıkıntıdan söz etmek daha doğru olacaktır. Her şeyden önce İstanbul uleması -en yakın arkadaşlarımız dâhil- topyekûn bu işe karşı çıktı. “Yapamazsınız, Türkiye’de böyle telif bir ansiklopedi çıkarılamaz. 15 ciltlik tercüme bir ansiklopedi için devletin imkânlarıyla 50 yıla yakın zaman harcandı. Vazgeçin bu sevdadan…” dediler. Yani bu işin başlangıcında İstanbul’da projeye destek veren veya bu teşebbüsü onaylayan ferd-i vâhit (bir tek kişi) çıkmadı. Biz Ankara’da aldığımız kararımızda ısrarcı olduk. Destek isteme toplantılarını ben şahsen aralıksız sürdürdüm ve ilim adamlarıyla yaptığımız toplantılarda “Biz bu eseri çıkarmaya kararlıyız. Destek verirseniz iyi bir ansiklopedi çıkarabiliriz. Vermezseniz kötü bir eser ortaya çıkacaktır ki, bunun vebâli size ait olacaktır” türünden konuşmalar yaptım. Bu toplantılara davet ettiğim ilim adamlarının hemen hepsi hizmet ehli insanlardı. Hiç şüphesiz direnişleri samimiyetlerinden ve bazı tecrübelerinden ileri geliyordu. Benim ısrarım karşısında çözüldüler, Allah hepsinden razı olsun, dört elle projeye sarıldılar. Kötü mü oldu?

Kötü olur mu, elbette iyi olmuş. Peki başka İslâm ülkelerinde İslâm Ansiklopedisi hazırlama teşebbüsü oldu mu? 

Mısır ve Ürdün gibi bazı ülkelerde İslâm ansiklopedisi hazırlamak maksadıyla girişimlerde bulunulmuş, ancak başarılı olunamamıştır. İran’da yaklaşık bizimle birlikte başlatılan bir çalışmanın sürdürüldüğünü görüyoruz. Dâiretü’l-Maârif-i Büzürg-i İslâmî adıyla Tahran’da yayımlanan bu ansiklopedinin 18 cilde ulaştığını bir müddet önce öğrenmiştim. Suudi Arabistan’ın eski petrol bakanı Zeki Yemânî’nin de böyle bir teşebbüsü olmuştu. Tecrübelerimizden istifade etmek üzere bu zat İSAM’ı ziyaret edip bizden bilgi de almıştı. Bugün itibariyle bu çalışmaların ne safhada olduğu hususunda bir bilgiye sahip değilim.

Hocam, diyorum ki, İslam Ansiklopedisi hiç hazırlanmasaydı, yine de akademik camia için böyle bir mekâna ihtiyaç olduğu ve İSAM gibi bir merkezin kurulması gerektiği fikri ortaya çıkar mıydı?

İlk sorunuza verdiğim cevaptan anlaşılmış olmalı ki, “Ortaya çıkar mıydı değil”, çıkmıştı. Ben şahsen çoktan bu ihtiyacı hissedenlerden biri idim. Her halde İSAM gibi bir merkez bir an önce kurulmalıydı. Ansiklopedi projesi gündeme gelmeseydi bile ben ve belki de başkaları bunun takipçisi olurduk diye düşünüyorum.

İSAM kurulduğu günden bu yana bir örnek olarak gösteriliyor. Neden alternatifi ya da eş değeri bir mekân ilk etapta insanların aklına gelmiyor? Sizce neden ikinci bir İSAM kurulamadı?

Akla geliyor da, şu kadarını söyleyeyim ki kolay bir iş değil. Biliyorsunuz, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi de aynı vakfın imkânlarıyla kurulmuştur. Kampüsünde İSAM Kütüphanesi’nden daha büyük bir kütüphane ve okuma salonları projelendirilmiştir. İnşaallah bilimsel çalışma yapacakların hizmetine sunulmak üzere İstanbul’da İSAM’a benzer ikinci bir eser orada vücut bulacaktır. Vakfın Ankara’da da benzer bir proje üzerinde çalıştığını biliyoruz. İSAM’a özenerek bu konuda başka bazı sivil kıpırdanmaların bulunduğuna dair duyumlarım var. Ama kolay bir iş değil.

Kitaplarla hemhal olan, ömrünü mushaf araştırmalarına vermiş sizin gibi ilim aşığı bir zatın kütüphanesini merak ediyoruz doğal olarak. Kişisel kütüphanenizin niteliklerini paylaşabilir misiniz?

Ben kütüphanemi -hem İSAM okuyucularının ve hem 29 Mayıs Üniversitesi hoca ve talebelerinin istifadesine açık olmak kaydıyla- bu üniversitenin kütüphanesine bağışladığım için kütüphanem yok sayılır. Yer darlığı sebebiyle bu kütüphanemin büyük bölümü odamda bulunuyorsa da, her iki kurumun okuyucuları bilgisayarla onlara ulaşabiliyor, görevliler gelip odamdan almak suretiyle onları okuyucuya ulaştırabiliyorlar. Bu kütüphanemin merak edilecek bir tarafı olmadığından ben eminim. Sizin de emin olmanızı isterim. Öğrencilik yıllarımdan itibaren biriktirdiğim kitaplardan oluşan mütevazı bir kütüphane. İSAM sayesinde artık kitaba pek para verenimiz yok. Benim olduğunu düşündüğünüz bu kütüphanede daha çok Arapça kaynaklar yer alıyor. Tarih, tabakat, temel İslâm bilimleri ve genel kültür kitapları ağırlıklı olarak yer alıyor. Herhalde 5 bin cilt civarında olduğu söylenebilir.