Tahsin Görgün: Gayba iman, insanın özgürlüğünün teminatıdır

Röportaj: Nazife Şişman

Alemin yaratılışı itibariyle kutsal olduğu, Allah’ın nurunun her şeye sirayet ettiği, meleklerle dolu bir âlem tasavvuruna sahipti Müslümanlar. Modern bilimsel tasavvur bu anlayışı nasıl etkiledi? Kuantum fiziğin tabiat anlayışımızı şekillendirdiği bir dünyada; zamanın bükülebildiği bir bilimsel/kozmolojik tasavvurda meleklere yer var mı? Yeni tabiat tasavvuru ve yeni kozmoloji ile akidevi dil arasında bir irtibatın kurulması ve kozmolojik tasavvurun güncellenmesi gerektiğine dair bir bahis açmak üzere sorularımızı Prof. Dr. Tahsin Görgün’e yönelttik.

Felekler ile melekler, doğa güçleri ile melekler arasında bağ kuran; bu bağın hem bilim anlayışında hem gündelik hayatta geçerli olduğu, bütünlüklü bir tasavvur vardı modern öncesi dönemde. Modern bilimsel tasavvur bu anlayışı nasıl etkiledi?
Modern bilimin ne olduğuna, onun tarihî gelişimine kısaca değinmeden, ne gibi sorunlar ortaya çıkardığını ve bu sorunların bizim hayatımızdaki yerini belirlemek mümkün olmaz. En azından ana hatları ile bir hülasa yapmakta fayda var. Yaygın söylemlerde iddia edildiğinin aksine, modern bilimin esasını, “İnsanın kendisini bilerek Rabbini bilebileceği” ilkesine yöneliş teşkil eder.

“Kendini bilen, Rabbini bilir” Müslümanların şiarı olan bir söz değil miydi?
Evet. Ama Batı Avrupa’da yaşayan insanlar, Katolik Kilisesi’nin ve onu temellendiren teolojinin insan fıtratına uymayan taleplerine karşı çıkarken bu ilkeye yönelmişlerdir. Ve bu yönelişte, Kilise benzeri bir yapılanması olmamasına rağmen, dünyayı yönetmeyi en güzel şekilde başardığına şahit olunan Osmanlı toplumuna duyulan hayranlık belirleyici olmuştur.
Katolik dünyası, kendi inançları cihetinden çok da “dindar” gözükmeyen Osmanlı toplumunda, dinî olmamakla birlikte, hayran olunacak kadar güzel bir hayat tarzı modelinin var olduğunu fark etmişti. Kilise olmadan da dindar olunabileceğinin fark edilmesi, Protestanlığa imkân sağladı. Bugün daha açık görebiliyoruz ki, Kilise’nin öğretileri olmadan da bir teolojinin mümkün olabileceğinin farkına varılmasında, Osmanlı toplumu belirleyici bir konuma sahipti.

Modern bilim, sanıldığının aksine Tanrı’yı dünyadan kovmak üzere değil, tabiri caizse Kilise öğretilerinin dışında bir Tanrı bulmak üzere yola çıkmıştır ve bu yola çıkışın muharrik noktası da Osmanlı toplumudur mu diyorsunuz?
Evet, kısaca böyle denilebilir. İnsan ve tabiatı inceleyerek, Tanrı hakkında güvenilir bilgi edinilebileceği düşüncesidir, modern bilimin arkasındaki ana düşünce. Bu da kısaca “tabii teoloji” ve “tabii din” olarak isimlendirilen bir yönelişi ortaya çıkardı. 17. ve 18. yüzyıldaki metafizik arayışların gayesi, “ilm-i ilahi”yi, insan ve tabiatı araştırarak keşfetmek idi. Bu, tabiat felsefesi ile tabii hukukun da esasını teşkil ediyordu. Bu sebeple, insanın kendisini ve tabiatı araştırarak, din, ahlak ve tanrı hakkında yakinî bilgiye ulaşabileceği düşüncesi, hem modern dünyanın hem de modern bilimin esasını teşkil etti. Bunun yolu ise sadece insanın aklını kullanmasından geçiyordu.

Peki bu “akl”ı kullanmak modern insanı nereye götürdü?
Bu anlayışta akıl; empirist, rasyonalist ya da idealist bir muhtevaya sahipti. Bu sebeple de nihai olarak kendi kendisine yeterli ve kendi kendisini temellendiren ve kendi dışına müracaatı gereksiz gören bir tavrı temsil etti. Yani akıl; doğru, iyi ve güzelin hem varlık hem de geçerlilik ilkesi olarak kabul edildi. Böylece insanın kendi kendine yeterli olduğu, âlemi kuranın da yönetenin de insan olduğu fikri, hâkim fikir hâline geldi. Modern ve post modern denilen dönemler, insanın bu kendi kendine yeterlilik iddiası ile yaşadığı maceranın muhtelif merhalelerini oluşturmaktadır.

O zaman akıl, ilm-i ilahi için çıktığı bu yolculukta, varmak istediği noktaya ulaşamamıştır, diyebilir miyiz?
Kesinlikle… Bugün aklın bu iddialarının hakkını vermekten aciz olduğunu daha yakından görebiliyoruz. Modern birikim bize bir adım sonrasında ne olacağı konusunda bir güven ve güvence vermiyor. Atom bombası aklın bir başarısıdır; 20. yüzyılda gördüğümüz bütün savaşlar ve totaliter rejimler de aklın başarısıdır. Güvenlik için her şeyi kontrol etmek ve bunun için her şeyi araç hâline getirmekten geri durmayan da akıldır. En “özgürlükçü” ülkeler kontrolün en rafine ve en güçlü bir şekilde yürütüldüğü ülkeler… Sanki başa dönüldü… Katolik Kilisesi hayatın tamamını kontrol etme iddiasındaydı; bugün de her şeyin belirli bir sistemin çıkarlarına uygun olarak yürümesi için yönlendirilmesi, yeni dünya düzeni olarak takdim ediliyor.

Müslümanların bu süreçteki yerine bakacak olursak…
Sürecin başında da sonunda da Müslümanlar yer alıyor. Zamanında Katolik Kilise tahakkümünden kurtuluşta Müslümanlar, belki farkında olmadan, yol gösterici oldular. Şimdi de, oluşumuna doğrudan iştirak etmedikleri bir sürecin parçası olarak, sürüklendikleri yeni tahakküm düzeninin aşılmasının imkânını ellerinde bulunduruyorlar.
Müslümanlar yeniden hem kendilerine hem de bütün insanlığa hatırlatmak zorundalar: İnsan kendi kesbettiği bir âlemde yaşasa da her şeyin yaratıcısı Allah’tır; mevcudat sadece bizim duyularımız ve aklımızla kavradığımız varlıklardan ibaret değildir; gayb denilen bir boyut bütün bu şuhuda hep refakat etmektedir; devletlerin ve istihbarat örgütlerinin hiçbir zaman nüfuz ve kontrol edemeyeceği bir boyut vardır, ki bu hem bireylerin hem de toplumların hayatında etkindir… Ve şunu da hatırlatmak gerekiyor: Bu hakikatleri kabul etmek, insanın duyularını ve aklını ihmal etmesi anlamına gelmez.

Davamı Nihayet Haziran/Temmuz sayısında…