Oyunda başarının algoritması var, gerçek hayatta yok

Behzat, endüstri mühendisliği öğrencisi, 1994 doğumlu, bir yıllık evli, başarı bursları ile geçiniyor. Beş yaşında bilgisayarla tanışmış, lise döneminde gamer olmuş dindar bir genç. Oyunun, kendisinde tanımlı bir ihtiyaç olduğunu söylüyor. Akşamları televizyon seyreder gibi oyun videoları izlemeden uykuya geçemiyor. Dünyaya arkasını dönebilmesini mümkün kıldığını, gerçek dünyada olmayan başarı algoritmasını sunduğunu söylediği oyunlara zaman ayırmaktan vicdanen rahatsızlık duymuyor. Behzat ile “oyun dünyası”nı anlamak üzere söyleştik.

Size oyuncu mu deniyor? Doğru kelimeyi mi kullandım?
Türkçesi tam olarak karşılamıyor. Gamer en azından bizim yaş grubumuzda Türkçeleşti. Çünkü gamer’ın tipleri de var. Türkçeye çevirince zorlanırız ifade etmekte.

Nasıl gamer oldunuz? Hayatınıza bilgisayar oyunu ne zaman girdi, kaç yaşındaydınız?
94 doğumluyum. Bilgisayar oyunları, beş yaşındayken hayatıma girdi. Babam bilgisayar sektöründe çalıştığı için bilgisayarımız oldu hep. O zamanlar Mac yeni geliyordu Türkiye’ye. Bilgisayar geldiğinde default oyunları vardı, yani kurulduğunda bilgisayarın hafızasında kayıtlı olan oyunlar. Oyun oynamaya o oyunlarla başladım.

Sonra…
Asıl oyunculuğum, gamer’lığım, lise yıllarında başladı. Ondan öncesinde DVD satan kurumlar vardı, oraya gidip alıyordum. Level ya da Oyun Gezer diye bir dergi vardı, onları okuyup güzel oyunları öğreniyor, gidip alıyordum. Oyunlar sahte crack’li oluyor, orijinalleri çok pahalı. O zamanlar daha online kültürü yoktu. Biriyle oynamıyorsunuz, sürekli kendi kendinize oynuyorsunuz.

Bu Mario’ların olduğu sıra mı?
Hayır, Mario’lar çok eski, onlar ilk oyunlar. Benim bahsettiklerim tek başınıza oynadığınız oyunlar, 2000 dönemi oyunları… Sonra 2005 dönemi var. Türkiye’de internet geç yayıldığı için 2000-2005 arası online oyunlar başladı. Mesela evinizden internete giriyorsunuz, herhangi biriyle oynayabiliyorsunuz. Karşınızdaki kişiyi algoritma otomatik olarak kendisi seçiyor, siz seçmiyorsunuz. Oyun oynamak için tabii ki önce oyunu bilgisayarıma indirmem lazım. Mesela Age of Empire, Counter Strike, bunlar ilk gelen oyunlar. Alıyorsunuz oyunu CD’sini kuruyorsunuz, sonra size oyun listesini getiriyor. O listede de, şu an oyunda şu kadar insan var, diyor. Mesela o anda yedi oyuncu var, siz sekizinci oluyorsunuz ve oyun başlıyor. Oyuna doğrudan dâhil oluyorsunuz.

Yani okey’e dördüncü aramak gibi biri mi bekleniyor?
Bazen bekleniyor, bazen oynanıyor. Eskiden bekleniyordu, 10 dakikada bir oyun başlıyordu. Gruba geç dâhil olan, oyuna geç başlamış oluyordu. Şu an hiç beklemiyorsunuz, oyun o kadar yaygın ki, bastığınız an 38 saniye içinde sizin server’ınıza yakın ve sizin önceliklerinizi sağlayan bir oyuna dâhil ediliyorsunuz. Yakın server istiyorum çünkü gönderdiğim datanın geri dönüşü hızlı olmalı. Yoksa oyuna müdahalem yavaş olur çünkü, akışı net göremem. Ben müdahale edemediğimde, takım arkadaşımın ölmesine sebep olabilirim. Mesela benim evimdeki 30 Mbps (megabit per second) Amerika’daki biriyle oynamaya çalışsam, adamı sürekli göremem. Atlayarak aralıklı noktalarda görünür. Almanya’daki ile oynadığımda bu atlama süresi daha azdır. Ama bu bizim istediğimiz bir şey değil. Biz buna LAG diyoruz, yani gecikme.

Peki, sürenin dışında davranışları belirleyen etnik bir faktör de var mı bölge sınırlaması yaparken?
Tabii ki, mesela Rus oyuncuları kimse sevmez. Çünkü iletişim sorunu olur. Sürekli küfür ediyorlar. Ana dillerinde konuşuyorlar. Mesela DOTA oynarken ben diyorum ki, İngilizce konuşanlar gelsin, buna rağmen Ruslar oraya geliyor ama İngilizce konuşmuyorlar. Takım oyunu olduğu için o Rus yüzünden beş kişiye karşı dört kişi oynamış gibi oluyorsunuz. Hatta bazen altı kişiye karşı dört kişi oynamış oluyorsunuz. Adam bizim takımda olmasına rağmen sanki karşı takımda gibi oynuyor.

En sevilen ülke hangisi?
Genellikle İngilizleri çok seviyoruz. Konuşamamamıza rağmen anlaşabilince güzel oluyor. Sevilmeyenler listesinde Türkler ikinci sırada geliyor. Çünkü bizimkiler de bir noktadan sonra İngilizce konuşmayı bırakıyorlar. Aralarında Türkçe konuşmaya başlıyorlar. Mesela üç arkadaş oyuna giriyor, belli bir süre sonra kendi aralarında Türkçe konuşmaya başlıyorlar. Diğer iki oyuncu onlara diyor ki, ya İngilizce konuşun ya da sizi sessize alacağız ki oyun oynayabilelim. Çünkü oyun oynarken ses de çok önemli. Bu üç arkadaş Türkçe konuşmaya devam edince, takım ikili ve üçlü olarak iki gruba bölünmüş oluyor. Ve iki farklı grup gibi davranmaya başlıyor. Biri bir şey yaparken, diğeri başka bir şey yapıyor ve tur başladığı anda birbirlerini vuruyorlar. Sonunda ya engelleniyorlar ya da oyundan atılıyorlar. Özellikle de Türkler ve Rusların olduğu gruplarda böyle oluyor.

Sesli olarak mı oynuyorsunuz oyunu?
Tabii ki… MMO, Massively Multiplayer Online Game dediğimiz bütün oyunlar sesli, çünkü süre çok önemli. Siz yazmaya kalkarsanız kaybedersiniz, tek tuşla konuşmak çok daha kolay. Bir örnek vereyim. Oyunun adı Counter Strike Global Offensive. CSGO diye geçiyor, şu anda en yaygın oyunlar arasında. 15 saniyeniz var. Beşe beş takımlarla oynuyorsunuz. On beş saniyede bu turda ne yapacağınızı konuşuyorsunuz. Tur 1,5 dakika sürüyor. İki tane bombsite var, teröristler oraya bomba kurmaya çalışıyorlar, Counter’lar de bunu engellemeye çalışıyorlar. Teröristler bombayı kursalar da bombayı imha etmeye çalışıyoruz. Oyunun temeli bu şekilde… 30 raunt üzerinden oynanıyor. 16 raunt alan oyunu kazanıyor. 10 saniye boyunca oyundaki konuşmalar şu şekilde oluyor: “Sen şuraya git, sen de şuraya git, ben de buradayım. Tamam. Tamam.” deniyor ve iş bölümü yapılmış oluyor. 10 saniye sonunda kimin ne yapacağı belli artık. Genelde ortada bir sniper yani dürbünlü, tüfekli oyuncu oluyor. İki oyuncu A noktasında, iki oyuncu B noktasında duruyor. Ortadaki oyuncu info veriyor. Size pozisyon belirtiyor. “Birini gördüm, yukarıdaydı. İki kişi duydum, tüneldeydi.” Aynı zamanda ses dinlediğimiz için, bu şekilde uyarılar da yapılıyor. Buna göre karşı tarafın stratejisini anlamaya çalışıyoruz.

Peki, bu beş kişinin arasında komutan, lider, nasıl ifade ediyorsunuz, böyle bir kişi oluyor mu?
Hayır, öyle bir kişi yok. Genelde biri liderliği üstlenir. Diğerlerinden taktiksel olarak daha öndedir. Beş arkadaş oyuna girdiyseniz liderliği birine bırakırsınız genelde. Mesela, flash geldi, dönüyor muyuz dönmüyor muyuz? Çünkü ben tek başıma dönersem de, bir pozisyon değiştirdiğim için takımı sıkıntıya sokarım. Üç saniye içinde karar vermek gerekir hamlelere.

Oyun oynarken dünyaya arkamı dönüyorum

Bu strateji oyunları, sizin gerçek hayatınızda hangi duygunuza tekabül ediyor? Niye oynuyorsunuz bu oyunları? Çocukken başladınız bir şekilde, ama şimdi neden devam ediyorsunuz?
Şu an benim için güzel bir uyuşturucu. Kafam çok yoğun olduğunda oyun açıyorum, çünkü dünyayı unutabiliyorum oyun oynarken. Müthiş bir stres yönetimi var, müthiş bir strateji yönetimi var.

Ama uyuşturucu dediniz. Uyuşturucuda pasif oluyorsunuz, hâlbuki oyunda aktif değil misiniz?
Dünyayı uyuşturduğu için uyuşturucu dedim. Dünyaya arkamı dönüyorum diyelim, hatta onu hiç görmüyorum. Karımla bu yüzden çok kavga ediyorum. Kulaklık takıyorum ve onu duymuyorum çünkü. Dünya yok benim için o anda. Dünyam oyundan ibaret oluyor.

Peki, evlilik öncesi ile sonrası arasında fark var mı? Erkeklerin bir araya gelip oyun oynamaları eşleri için sıkıntı oluyor genelde.
Artık bir araya gelmeye gerek yok, internet ortamında evinizden oynayabiliyorsunuz, dünya değişti. Ama oyun oynadığım saat azaldı. Çünkü evde bir düzenimiz oluyor, ona uymam gerekiyor. Sabah sekizde kalkacaksınız, gece beşe kadar oynayamıyorsunuz.

Daha önceleri insanlar oyun oynamak için evlerinden uzaklaşıyorlardı. Oyun zamanında buluşmak için, bir mekâna gitmeleri gerekiyordu. Hâlbuki şimdi oyunda buluşmak için çok da hareket etmek gerekmiyor. 
Evet, aynı şekilde maç izlemek için de çok hareket etmemiz gerekmiyor. Eskiden oyun oynamak için bir yere gidiliyordu. Örneğin şimdi iskambil bile evden bilgisayarla oynanıyor. Eskiden maç izlemek için kafeye gidiliyordu, şu an ben ve benim altımdaki jenerasyon muhtemelen maç izlemiyor zaten. Online oyun izlemek çok daha yaygın. Çünkü fiziksel ve aktif bir standardı yok. Geçenlerde bilgisayar oyunlarında Türkiye, dünya şampiyonu oldu. Oynayan adamları görseniz normal hayatlarında hiç spor yapmamış olduklarını anlarsınız. Ama bu adamlar bilgisayar oyununda başarılı olabiliyorlar.

21. yüzyılda hâkim araç bilgisayar ve biz tabiri caizse bilgisayarla yarışıyoruz. Yukarıda bir ufuk çizgisi olarak düşünüyoruz yapay zekâyı. Ve dolayısıyla ona yaklaşmaya çalışıyoruz. Mesela şimdi kapalı ameliyatlar yapılıyor. Neyle? Bilgisayarla. İnsan vücudunun içinde bilgisayar rehberliğinde ilerliyor cerrah. Dolayısıyla rehberimiz daima bilgisayar. Şeyhimiz bilgisayar.
Değil. Şeyhimiz onu yazan adam. O yüzden yapay zekâ diye bir şey yok. Daha doğrusu şöyle, şeyhimiz oysa bile peygamberimiz o değil. Peygamber ne kodladıysa şeyh onu veriyor.

Tamam, buradan devam edelim. Oyunu kodlayan insanlar var. Mesela çocukların beş yaşından itibaren oynadıkları bazı oyunlarda hamileler ya da güçsüzler öldürülüyor ve daha çok puan kazanılıyor. Ahlaki olarak oyunda bunu içselleştirmiş olan çocuğun eğitilmesinde kim rehberlik etmiş oluyor? Peygamberimiz, şeyhimiz metaforundan gidelim. Yazılımcının dünya tasavvuru ne? Oyun benim çocuğuma ahlaki olarak nasıl rehberlik ediyor?
O biraz kişiye bağlı. Etik anlam da oyundan oyuna çok değişebiliyor. Genelde çoğu oyun, yapay bir evren yaratır ve oranın bir etiği olmaz. Orada insanın birbirini öldürmesi normal karşılanır. Daha doğrusu yaratıklar üzerinden yapıldığı için bunu, içselleştirmezsiniz. Ortada bir insan yoktur. Beş beş insanların oynadığı bir oyunda birbirinizi öldürmeyi sorgulayabilirsiniz, evet. Ya da anlattığınız şekilde hamileleri öldürmek… Bu düşüncede zaten ciddi bir problem var. Bu yazılımcının işi değil, oyunu piyasaya süren adamın işi. Orada kişinin etik kaygısı neyse, ortaya çıkan iş de odur.

Oyun dünyasında her şey çok hızlı olduğu için gerçek hayatta sıkılıyorum

Oyun zamanından bahsedelim. Dışarıda mesaideydiniz, eve geldiniz. Oyun oynamaya ne zaman başlıyorsunuz?
Bu her oyun için değişir. Bende sıkıntılar var, gece başlıyor. On ikide… Mesela dün gece On bir buçukta oturdum, bir oyun oynadım. On iki buçuk oldu.

Peki, oyundaki bir şeyin hayatta izini sürebilir miyiz? Oyunda ben şu kadar saniyede şunu yapıyorum, oradaki hızlı kararımın hayatta karşılığı şudur. Ya da hayatta böyle yaptığım için oyunda da şöyle şöyleyim diye bir eşleştirme yapabilir miyiz?
Oyun çok kısa sürede çok yoğun yaşandığı için genelde hayattan sıkılır vaziyette oluyoruz. Ben bunu bütün gamer’lar için söyleyebilirim. 1,5 saniyede çok fazla şey yapabiliyorken, derste 1,5 saniyede bir slayt görüyorum, tabii ki çok yavaş geliyor. Sıkılıyorum ve ikinci slaytta telefonumu çıkarıp oyun oynamaya başlıyorum.

Peki, nasıl bir insandır yazılımcı? Oyun oynayan kişi olarak, bunu yazan adam nasıl birisidir diye merak eder misiniz? Biz mesela romanını okuduğumuz bir yazarın biyografisini merak ederiz, oyuncular da yazılımcının biyografisini merak ederler mi?
Yok, hiç merak etmezler. Oyunun üretilme süreci kitap gibi değil, bir kişinin elinden çıkmıyor. Hikâyenin nasıl, karakterlerin kimler olacağına karar veren yazılımcı değildir. Yaratıklar olsun, şu bu olsun, diyen kişi oyunun kurucusudur. Fikir babası dediğimiz adamdır. Mesela Counter 1-2’nin kurucusunu biliyoruz, yayınlandı. Ama hayat hikâyeleriyle hiç ilgilenmiyoruz.

Günümüzde her şeyin magazini var. Başbakanlar, cumhurbaşkanları futbol oynuyor, ne yediklerini biliyoruz, çocuklara oyuncak dağıttıklarını biliyoruz, herkesin her şeyini biliyoruz… Ama küresel dünyada milyonlarca kişinin oynadığı oyunu yapan adamı neden bilmiyoruz?
Bir tane adam olmadığı için. Mesela Mark Zuckerberg’i biliyoruz. Çünkü Facebook’u tek başına yaptı. Ama bizim oynadığımız oyunları kimse tek başına yazmadı. Sistem kimsenin öne çıkmasına müsaade etmez. Hatta bilgi sızdırdığınızda kovulursunuz.

Ama oyuncu olarak ünlü olmak, neredeyse bir magazin figürü olmak mümkün, değil mi? Peki siz nasıl bir oyuncusunuz?
Benim skorlarım var, ama yayın akışı vermiyorum, o yüzden tanınmam. İnsanların beni tanıması için yayın akışı vermem lazım.

Yayın akışı veren ünlü bir oyuncu olsanız, nedir size getirisi?
İki başlıkta inceleyebiliriz. Bir videolarımın getirisi var. Bir de aktif yayınım var. Şimdi Twitch diye bir uygulama var, bir internet sitesi. Oradan genelde oyun yayını yapılır. Nedir oyun yayını? Adam sol köşede ve biz onun oynadığı ekranı bütünüyle görebiliyoruz. Adam konuşuyor oyun oynarken, stratejisini anlatıyor. Onu o an mesela 15 bin kişi izliyor. İzlerken de Chat’e yorum yapabiliyorlar. Yayın akışı verenlerse reklam alabiliyorlar, kanal aboneliği üzerinden. Twitch’de abonelik paralı ama YouTube’da ücretsiz. Twitch’deki aboneliğin size bir artısı var, kod girebiliyorsunuz, adamın hangi desteyi kullandığını öğrenebiliyorsunuz, iki üç ayrıcalığınız oluyor. Yayıncıya katkı sağlayabiliyorsunuz. Abonelik bedeli aylık 4 dolar. Ya da direk bağış yapabilirsiniz. Adam ne güzel oynuyor, destekliyorum, Türkiye’de oyunculuğun gelişmesini istiyorum diye para yatırabilirsiniz.

Bu oyunda durmadan birileri birilerini öldürüyor. Ölüyorsun, sonra da hayatına devam edebiliyorsun. Ölümün gerçekliğini öldüren bir şey değil mi bu?
Evet, öyle bir şey var ama onun üzerine hiç düşünmedim ben. Çünkü bende çok etkisi olmuyor oyunun. Sanal bir şey yapıyorum, gerçek değil, bunun farkındayım.

Siz şu an hangi oyunları oynuyorsunuz?
Ben şu an aktif olarak iki oyun oynuyorum: Hearthstone ve Counter Strike. Biri turn based card games dediğimiz sıra bazlı kart oyunu, diğeri MMOFPS dediğimiz Massively Multiplayer Online First Person Shooter Games… Yani tek bir adam oynuyorsunuz, adamın yani tetikçinin gözünden dünyaya bakıyorsunuz ve bunu milyonlar oynuyor. Counter Strike ‘da tur başlar, beş kişisiniz, karşı tarafı yenmeye, o beş kişiyi öldürmeye çalışırsınız. Ama oyunda ekonomi var, paramız biter, silah alamayız, kaybedince az para kazanırız, bir tur bekleriz o zaman. Buna oyunun ekonomisi diyoruz. Kazanınca 3000 lira, kaybedince 1400 lira kazanıyoruz.

Yani size savaşa devam edecek kadar para veriyor, kaybetseniz de… Aynen kumarhanelerin borç vermesi gibi… Peki, siz oyun videosu izliyor musunuz?
Evet, hatta oynadığımdan çok daha fazla izliyorumdur. Geceleri açıp izlemeden uyuyamam, uykum gelene kadar izler sonra kapatır uyurum. Benimki televizyon izlemek gibi aslında… Bizim evde televizyon yok, ben bunları izliyorum.

İzlediğiniz videolar size tecrübe olarak geçiyor mu?
Tabii ki. Bazı oyunlarda, mesela Hearthstone’da izlemiş olmanız çok etkili. Çünkü direk strateji öğreniyorsunuz, kartları ezberlemem lazım, diyorsunuz. Counter’da çok etkili değil. O refleksle alakalı, onu ben izleyerek geliştiremem.

Gerçek hayatta başarının algoritması yok

Oyunda harcadığınız vakit için vicdanen rahatsız hissetmiyor musunuz kendinizi?

Oyun oynarken rahatsız hissetmiyorum. Oyunda gerçekten bir şeyler yapıyorum. Bende bir ihtiyaç olarak tanımlı çünkü oyun. O yüzden nedenini hiç sorgulamıyorum. Neden yemek yiyorum? Yemek yediğimizde, ay çok yedim, deriz ya bazen. Sadece “ay çok yedim” boyutu olabilir benim için bu sorgulama. Ama yemek yemem lazım zaten. Oyunu da oynayacağım zaten, üç saat yerine beş saat oynarsam biraz kızarım kendime. Hepsi bu.

Sizin oyun oynamanız ihtiyaç mı bağımlılık mı?
Biri diğerini kapsıyor, o yüzden cevap veremem bu söylediğinize.

İhtiyaç mı arzu mu?
Artık bende istemekten çıktı, ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Kaç yıldan beri?
10-12 yıl olmuştur. Lise giriş sınavlarına hazırlanırken, yani 13 yaşındayken, günde 6 saat oyun oynardım. Zaman yönetimim iyi olduğu için sınavda başarısız da olmadım.

Gerçek hayatınızla, oyundaki hayatınız arasındaki farkı nasıl anlatırsınız?
Hayatımızda yapamadığımızı oyunda yapıyoruz. Oyunda yapamadığımızı izleyerek yapıyoruz. Gerçek hayatta hiçbir algoritmamız yok, ama oyunda başarmanın bir algoritması var. Ben bunu böyle yaparsam bu kadar deneyim kazanırım, diyebiliyoruz. Ama gerçek dünyada kafamızda soru işaretleri var. Hangi üniversiteye gideyim? Sonra ne yapayım, nasıl yapayım? Oyunda ise başarının tanımı belli, bütün oyunlar için geçerli bu, şunu yaparsan şöyle olur şeklinde bir algoritma var. Gerçek hayatta yok…