“Mülteci politikaları Ortadoğu stratejisinden bağımsız değil”-Akif Emre

Röportaj: Nazife Şişman

İnsanlar tarihin her döneminde bir yerden bir yere göç etmişlerdir. Ama mültecilik sanki bugüne has bazı özellikler gösteriyor. Bugünün mülteci sorununun uluslararası siyaset ve ekonomi ile alakasını, bu sorunu yakıcı bir tecrübe olarak yaşayan İslam dünyasının bu bağlamdaki konumunu, İslam dünyası ve uluslararası siyaset alanında yoğun gözlemleri ve derin analizleri olan Akif Emre ile konuştuk.

 

21. yüzyıl mülteciliğinin zeminini hazırlayan şartlar nelerdir? Ulus devletler mi, küresel kapitalizm mi? Nedir bu yüzyılın göç hareketlerini daha önceki dönemlerden farklı kılan?

Modern zamanların mültecileri, elbette dönemin sorunlarından bağımsız ele alınamaz. Ulus devletlerin tektipleştirici siyasetleri ve modern diktatörlükler, bir taraftan göçleri sürekli kılarken diğer taraftan kitleselleştiriyor. Son dönemde yaşanan ve AB’yi fazlaca rahatsız eden göçlerin benzerleri Asya’da, Afrika’da sürekli yaşanıyordu. Ekonomik ve stratejik çıkarları gereği eski sömürgelerin ve zayıf ulus devletlerin desteklenen yönetimlerinin sebep olduğu siyasal ve toplumsal durumlar, yeni göç olgusunu doğuran etkenler arasında.

Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya’dan birkaç sanayileşmiş ülke ile dünyanın kalan diğer yarısı arasındaki sosyal ve iktisadi fark gittikçe derinleşiyor. Küresel kapitalizmin yeryüzünün kaynaklarını belli bir azınlığın kullanımına sunduğu tüketim toplumu, adaletsiz paylaşımı kalıcı ve yaygın hale getiriyor. Zengin-fakir ayrımı kadim zamanlardan beri hep olmuştur; fakat yeni olan, yoksunluk duygusunun küreselleşmesidir. Evinde musluğundan akan suyu bile olmayan insanlar, popüler kültürün ayartması ile yeni hayatların hayalini kuruyor. Bu durumu zihinsel hegemonyası için kullanan Batı, kitleler kapısına dayandığında ikiyüzlü tavır alıyor.

İslam dünyasının tarihî arka planı ve içinde bulunduğu güncel şartlar ile mülteci meselesi arasında bir sebep-sonuç ilişkisi ya da bir korelasyon var mıdır? Hem mültecilerin kökenine hem de mültecilerin sığındığı ülkelere bakıldığında büyük bir yekûnu barındırması hasebiyle İslam dünyası üzerinden böyle bir soru sorma gereği hissediyorum.

Mülteciler Ortadoğu’nun dışına fazlaca taşmadığı için gündem oluşturmuyordu. Yeni Roma olmaya soyunan Avrupa Birliği’nin kapılarına birkaç yüz bin Suriyeli dayanmasa idi burada yaşanmakta olanlar hâlâ sorgulanmıyor olacaktı. Ne var ki, Batı’nın eleştirdiğimiz mülteci politikaları, İslam dünyası dediğimiz parçalı, çelişkili siyasal yapıların sorumluluğunu yok saymamızı gerektirmez. İslam dünyasındaki küresel sistemle bağlantılı siyasal yapıların, askerî diktatörlüklerin, otoriteryen hanedanlıkların, tek parti ideolojisine bağlı tiranlıkların faturasını hep birlikte ödüyoruz. Bu siyasal yapıları dünya sisteminden bağımsız ya da yeni sömürgecilik dediğimiz küresel kapitalizmden ayrı ele almamız mümkün değil.

Avrupa ülkelerinin mülteci politikaları da bu yeni sömürgecilik çerçevesinde mi düşünülmeli?

Elbette zengin ülkeler dış politikalarına uygun bir mülteci/göç stratejisine sahipler. Özellikle siyasi mülteciler konusunda hangi ülkeden ne kadar ve hangi siyasal yelpazeden mülteci kabul edileceği o ülkenin dış politikasından bağımsız değildir. Bu politikalar genellikle mültecilerin geldiği ülkeye yönelik müdahale aracı olarak da kullanılır. Yani yeni göç dalgası karşısında takınılan tavırlar ve göç politikaları, Ortadoğu stratejisinden bağımsız değildir. Ve bu asla insani yardım çerçevesine sıkıştırılamayacak acımasız bir denge politikasıdır.

akifemreAB ülkelerinin göçmen ve mülteci politikalarını hep eleştiriyoruz, konforlarını bozmak istemediklerinden yakınıyoruz. Ama Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Suudi Arabistan’ın mültecilere, özellikle Suriyeli mültecilere kapılarını açmamalarını nereden okumalıyız? Gerekçelendirmeleri hangi minvalde değerlendirilebilir?

Körfez emirlikleri, Suud gibi yapıların bağımsız ekonomik yapıları yok. O halde bağımsız mülteci politikalarının olmasını da bekleyemeyiz. Bu gerçekle yüzleşmek durumundayız. Bu petrol zengini ülkelerin kimi bölgesel sorunların oluşmasında bizzat katkısı var. Kraliyet fonlarından gösterişli cami yaptırmak yahut mülteci kamplarında ekmek dağıtmak… Böyle hayırseverlik gösterileriyle geçiştirilemeyecek bir sorunla karşı karşıyayız ve bu derin küresel bağlantılarla alakalı bir durum.

Yeryüzünün en zengin yeraltı kaynaklarına sahip topraklarda açlık, sefalet ve adaletsiz gelir dağılımı mevcut, ama bunun sürdürülebilir olması imkânsızdır. Sonuçta bu topraklardaki göz kamaştıran maddi servetin sahibi küresel kapitalist dünya mıdır, yoksa Ortadoğu’nun yerlileri mi? Sorunuzun cevabı bu sorunun cevabıyla yakından alakalıdır.

Türkiye’nin bir mülteci politikası var mı?

Türkiye hazırlıksız yakalanmış olsa da sonuçta çok büyük bir mülteci kitlesine ev sahipliği yapıyor. Ama hem Suriyelilerin sosyal konumları, eğitimleri hem de bizim bunlarla ilişkimizi düzenleyecek altyapının hazırlanması ve yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor.

Suriye’de savaş bittikten sonra mültecilerin bir kısmı ülkesine dönecek. Ama bir kısmı burada yerleşik hayata geçmiş olacak. Uzun vadede mülteciler ile ilgili olarak nasıl bir yol haritamızın olması gerekiyor? Şu an sadece barınak ve yiyecek ihtiyacını gidermeye odaklanmış bir yardım anlayışımız var. Güvenlik ve sosyal kimlik sorunlarını en aza indirmek için nasıl politikalar geliştirilmeli?

Mültecilik bağlamında dikkatimizden kaçan bir husus var. Göç olgusu her zaman, hatta çoğu zaman bir tercih konusu değildir. Zira her gün binlerce çocuk mülteci olarak doğuyor. Bu göçmenliğin dünyaya bıraktığı bir miras olarak Suriyeli göçmenler için de bugünden itibaren geçerli. Binlerce Suriyeli çocuk göçmen kamplarında doğdu bile.

Suriye’deki durum nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın gelenlerin önemli kısmının Türkiye’de kalacağını varsayarak hareket etmek gerekiyor. Şimdiden sosyoekonomik sorunlar yerel dengeleri etkilemeye başladı. Bir bedel olarak, bir tür yarı köleliğe dönüşen göçmen işçilik sorunu haline geldi. Hem bizim toplumumuz bu kültürel, sosyal hareketliliğe hazırlanmalı hem de Suriyeli mülteci kampları ve mevcut demografi bu kabule göre yeniden yapılandırılmalı. Eğitim, iş imkânları, toplumsal uyum gibi temel sorun alanlarında acilen adım atılması gerekli. Toplumda zaten var olan gönüllülük ve dayanışma, bireysel yardımdan örgütlü seferberliğe dönüşmek zorunda. STK’ların, medyanın, cemaatlerin üzerine çok iş düşüyor.

Biz hepsine Suriyeli diyoruz, ama onlar kendi aralarında Türkmen, Kürt, Arap, Kafkas kökenli olarak ayrılıyorlar. Ve herkes aidiyet grubunun yardımı ile ayakta durmaya çalışıyor. Türkiyeli olmak, Türkiye’de olmak nasıl inşa edilecek? Şimdi savaştan kaçarken kucak açan ülke kabulü varken geri gönderim anlaşması sonrasında “Türkiye, Avrupalıların verdiği parayı bize vermiyor.” şeklinde şikâyetler dile gelebilecektir.

Burada kalacak olan Suriyelilerin nasıl Türkiyelileşeceği meselesinden önce Türkiyelilerin onları ötekileştirmemeyi başarması gerekecek. Her toplumsal altüst oluş, zihinlerde, vicdanlarda bir anafor oluşturur. Yüz binleri bir anda yanı başımızda bulduğumuz andan itibaren vicdanımızı sızlattıkları, manevi konforumuzu bozdukları için acımadan önce kızdık.  Bugün özellikle Suriyelilerle daha fazla iç içe olan illerde mahallî milliyetçiliklerin arttığına tanık oluyoruz. Organize linç hareketlerinin yaşandığı olaylar karşısında toplum vicdanının da sanıldığı kadar hasarsız olmadığı ortaya çıktı. Suriyelilerden önce bizim kendimize bakışımızı, bastırılmış milliyetçilikleri, ötekileştirme dürtüsünü gözden geçirmemiz gerekir.

Geri dönüş anlaşması, Avrupa’nın Türkiye ile ilişkisinin şifrelerini açık eden bir anlaşma… Avrupa, kendi göçmen stratejisi doğrultusunda standartlarına uymayanları, talep fazlalığını depoladığı bir geçiş üssü konumuna zorluyor Türkiye’yi. Göçe sebep olan adaletsizlikleri sorgulamayanların, vicdani konforunu bozmayanların insan depoladığı ülke konumuna düşürülüyoruz. Yüz binlerce Suriyeli Almanya kapılarına dayandı; muhtemelen bunların çok azını kabul edecek… Geri dönüşün bedelini kim ödeyecek?