Ayşe Sula:İstanbul’un camilerini şenlendiriyoruz

Röportaj: Fatma Barbarosoğlu

Ayşe Sula Akbal, mesleğini uzun süredir icra etmeyen bir diş hekimi. Dernek ve vakıflarda yaptığı gönüllü çalışmaların dışında en yoğun meşguliyet alanı hat yazmak. Bu yüzden teravih kılmak için gittikleri camilerin hatları onu bazen heyecanlandırıyor bazen de hoyrat davranışlar sebebiyle üzüyor. Beş yıldır “Ramazan Teyzeleri” adını verdikleri arkadaş grubunun hangi camide teravih kılacağına karar veriyor. İstanbul’un cemaatsiz camilerini şenlendiren bu kadınların teravih yolculuklarının hikâyesini Ayşe Sula Akbal’dan dinledik.

Bu fikir kimden ve nasıl ortaya çıktı? Nasıl bir ihtiyaca cevap veriyor?
Ramazanların ilk teravihleri kalabalık olur, haberlere konu olur. Sultanahmet Camii dolar taşar, Süleymaniye canlanır. Genellikle ilk teravihlerde Süleymaniye’yi tercih ederdim. Beş yıl önce “cemaatsiz camilere cemaat olmak” fikri canlandı önce zihnimde. Sultanahmet Camii dolup taşarken, hemen yakınındaki Zeynep Hatun Camii’nde imam, arkasındaki üç kişiyle kılıyordu namazı çünkü. Aynı sene Ayşe Böhürler, “Bu yıl, başıma beyaz örtümü takıp cami cami gezen ramazan teyzesi olma niyetindeyim” deyince, adımız konulmuş oldu: Ramazan Teyzeleri.

Grup nasıl teşekkül etti?
Yakın çevremdeki arkadaşlarım benimle teravihe gelmek isteyince, biz doğal olarak bir grup olduk. Önceleri elimde belirlenmiş bir liste yoktu. Sinan dönemi, 19. yüzyıl, Cumhuriyet sonrasına ait, hatta çok yakın tarihli camilere gidiyorduk. Çünkü o dönem niyetimiz sadece “namaz kılmak”tı. Daha sonraları bu niyete “namaz kıldığımız camiyi tanımak” da ilave oldu. Bir gün önce, gitmeye niyetlendiğim caminin adını arkadaşlara haber veriyorum, ya orda buluşuyoruz ya da beraber gidiyoruz.

Katılım için belli şartlarınız var mı?
Camiye gitmenin şartı olabilir mi? Tabii ki isteyen gelir.

Ziyaret edilecek camiler, daha doğrusu teravih kılınacak camiler neye göre belirleniyor?
“Ramazan teyzesi” olduğumuz ilk yıl ve ertesi yıl gideceğimiz camiyi belirleme kriterimiz yoktu. Ulaşımının kolay ve arkadaşlara eşit uzaklıkta olmasına, yani mekânın uygun olmasına dikkat ederdik. Ancak üçüncü yıl, belirleyici unsurumuz daha anlamlı olmalı diye düşündüm ve o yıl “kadınların yaptırdığı ya da kadınlara ithafen yapılan camilere” gitme kararı aldık. Bu arada en başından beri var olan “cemaatsiz camilere cemaat olma” şuurunu diri tutarak tabii ki.
Daha sonraki yıl “kiliseden dönme camilere” gittik. Geçen yıl da “paşa camileri” idi ziyaretgâhlarımız. Bu kez kronolojik sıraya riayet ederek hazırladım listeyi. Genellikle on beş civarında cami seçip, mümkün olduğunca listedeki camilerde namaz kılma planımızı gerçekleştirmeye çalıştım.

Zor olmadı mı uygulamak?
Daha önceki yıllarda iftar davetine giderek ya da iftara davet ederek geçen, “açlıkla değil, yemekle sınandığımız” ramazanlar geride kaldı benim için. Aynı duyguyu paylaşan arkadaşlarla kimi gün üç, kimi gün on beş kişi olduk. Gideceğimiz caminin banisi, mimarisi, tezyinatı hakkında edindiğim bilgileri arkadaşlarımla paylaşıyorum. Namaz sonrası imam efendi ile tanışmayı ihmal etmiyor; ondan kitabi olmayan bilgileri de almaya çalışıyoruz. Bazen, “Siz benden daha çok şey biliyorsunuz” sözünü işitmek açıkçası beni üzüyor. Yıllardır içinde bulundukları mekâna ilgi duymamak, bilgilenmemek ve dolayısıyla sahiplenmemek nasıl bir şey, anlayamıyorum.

Teravihi seçtiğiniz cami ile ilgili bugüne dair karşılaştığınız en şaşırtıcı tecrübe neydi?
Şaşırtıcı demeyelim de iz bırakanlar diyelim. Bazı arkadaşlar çok hoşlanmasa da ben en çok kiliseden dönme camilerden etkilendim. Yıllarca önünden geçip bir kere dahi içine girmediğim Kalenderhane Camii mesela. Nurbanu Hatun Camii’ndeki kubbeden sarkan Davut yıldızına şaşırdım. Bezmiâlem’de namaz kılarken önümüzden vapur geçmesi, Şemsi Paşa’da başımızın üstünden geçen martılar, Küçük Ayasofya’da her tren geçişinde sarsılmalar, Zeynep Hatun’da ayaklarımıza dolanan kediler…
Mimari ve tezyinat olarak ise, Rüstem Paşa Camii’nin çinileri, Arap Camii’nin ahşap tavanı, Gülnuş Emetullah Camii’nin kuş evleri, Nusretiye Camii’nin nefis kuşak yazısı, Kılıç Ali Paşa’nın “küçük Ayasofya” gibi olan mimarisi, Piyale Paşa’nın “tek kubbe, altı minare” Sultanahmet’e nazire olarak “altı kubbe, tek minare” oluşu… Benim için her birinin ayrı anısı ve izi var sanırım.

İmamlarıyla da tanışıyoruz, demiştiniz…
Laleli’deki Bodrum Camii (Mesih Ali Paşa) imamı, bir rehber edasıyla gezdirir ziyarete gelenleri, hatta anı defteri vardır, duygu ve düşünceleri yazdırır. Kılıç Ali Paşa Camii’nin imamı, camisine vâkıf, bilgili ve ilgili. Gazi Kara Ahmet Camii imamı da çok sahiplenmiş camiyi, bahçesinde tarla yapacak kadar. Cihangir Camii imamı ile dost olduk, ikinci yıl yine gidip nefis Boğaz manzaralı evinin bahçesinde çayımızı yudumladık. Diğer taraftan, değil caminin mimarisi hakkında bilgi sahibi olmak, duvardaki tabloda yazan yazıyı dahi bilmeyen imamları görmek, üzücüydü. Oysa bildiğin kadar seversin, sevdiğin kadar sahiplenirsin.
Namazı görev bilinciyle kıldıran az imama rastladık çok şükür, çoğunda namaz bizi içine çekti, hiç bitmesin istedik. Bizi bütün ramazan bekleyen imamlarla da tanıştık…

Sizi bekleyen imamlar mı?
Anadolu yakasında fetihten sonra yapılan ilk cami Rumi Mehmet Paşa Camii. Bazıları mimari açıdan benziyor diye kiliseden dönme zannediyor, ama değil. 1471 tarihli ilk cami. Geçen sene paşa camileri ziyaretimizi bu cami ile başlattık. Gittiğimizde beş altı kişilik bir cemaat vardı. İmam da müezzin de çok güzel okuyordu. Esasında caminin içi köy camii gibi. İsm-i nebinin çerçevesi düşmüş.
Namaz sonrası imamla sohbet ettik. Bizim cemaatimiz az, ramazanda camimizi şenlendirin dedi. Biz, başka paşa camilerine gideceğiz, diyerek pek mümkün olmadığını söyledik. Ama Kadir gecesi nasip oldu, hem sakin hem de okuyuşu güzel diye yine Rumi Mehmet Paşa’ya gittik. “Bakın, yine geldik” dediğimizde, imamın “Ama ben sizi yirmi yedi gün bekledim” cevabı beni çok etkiledi. Demek ki imamlar ve camiler cemaat bekliyor.

Erkekler dururken kadınların, cemaati olmayan camileri şenlendirme iddiası biraz garip değil mi sizce de?
Erkekler zaten farz olmayan teravih namazı için bizim böyle yollara düşmemizi, tam da kadınlara yaraşır romantik bir tavır olarak görüyorlar. Gerçi haklarını yemeyeyim bizim grubun içinde geçen yıl hiç aksatmayan iki erkek cemaat, yani iki “ramazan amcası” da vardı.

Ya cami cemaati?
Cemaat hakkında şunu açıkça söyleyebilirim ki kadınlar teravih kılma konusunda erkekleri geçiyor. Mahalle camilerinde durum böyle; bizim gibi cami dolaşanlar da var. Bizim için en çarpıcı tecrübe, erkek cemaatin dört katı olduğumuz akşamdı. Rüstem Paşa Camii, Tahtakale’de… Gündüzleri yoğun, akşamları tenha bir semt. O yüzden cami cemaatinin az olması normal. Bir grup arkadaş, boş Tahtakale sokaklarında biraz ürpererek yürüdük ve camiye girdik. İmam bizi kadınlar bölümüne yönlendirdi. Hâlbuki kendisi dışında iki erkek vardı arkasında. Bizse sekiz kişiydik. Yani erkek cemaatin dört katıydık. Bomboş bir camide daracık kadınlar bölümünde kılmak hiç anlamlı değil. Ama durum böyle…
Bazı camilerde “kadınlar bölümü” o kubbenin altında olmamak, o mihrabı, o minberi görmemek demek. Kafesin arkasında, üzerinde tekrar ilave perdeler…
Zeynep Hatun’da da yine iki kişi ve bir çocuk olan cemaatin üç katı kadın cemaat olarak teravih kıldığımız oldu. Murat Paşa Camii ise, cemaati Arap dindaşlarımız sayesinde Kâbe havasındaydı, bebekler ve çocuklarla.

En yakınınızdaki camiye değil de büyük bir zahmete katlanarak şehrin uzak köşelerindeki camilere gidiyorsunuz teravih kılmak için. Bu zahmetin karşılığı ne oluyor? Size kalan ne oluyor? Mescide giderken atılan adımlara verilen sevapların dışında, tabii ki…
Yurt dışına çıktığımızda en ufak ayrıntıyı kaçırmamaya çalışarak tarihî eserler hakkında bilgi sahibi olurken, burada, yanı başımızda bulunan onca değerli eserin farkında olmamak beni çok üzüyor. Mesela Cerrah Mehmet Paşa Camii’ne bir kere bile girmemiş olduğumu fark ettim bu süreçte, ki benim hayatımın büyük bölümü o civarda geçmiştir. Mihrabının üzerinde “La ilahe illallah” yazıyor bu caminin. Hemen hiçbir mihrapta bu ibare yer almaz.
18. yüzyıla kadar bizim camilerimizin mihrapları üzerinde “ve Zekeriyya mihraba…” ayetinin bir bölümü yer alırdı. Sonradan “Yüzünü Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a çevir” mealindeki ifadenin yer aldığı ayet yazılmaya başlandı. Bu cami, bu özelliğiyle tek. Bu beni çok heyecanlandırıyor. Tabii, bazı tadilat ve restorasyon işlemlerinin verdiği zararları gördüğüm durumlar da çok üzüyor.

Bunları duyunca bir sanat tarihçisinin ya da bir turistin ilgisi gibi anlaşılabilir cami ziyaretlerinden maksat…
Haklısınız. Bu da hedeflerim arasında. Ama ben bu programlarla aynı anda çok şey yapmayı planlıyorum. Yıllardır kılmadığım kadar teravih namazı kılıyorum. Ramazanı iftar ayı değil, namaz ayı olarak algılıyorum. Arkadaşlarımla beraber oluyorum. Mimarideki değişimi gözlemliyorum. Hatla ilgilendiğim için çeşitli hat yazılarını değerlendirme fırsatım oluyor. Estetik duygum gelişiyor. İmam-cemaat ilişkisi kuruyorum. Bilgileniyorum. Dolayısıyla seviyorum. Her yıl ramazanı iple çekiyorum.

Bu yıl için nasıl bir konsept belirlediniz? Ramazan teyzeleri hangi camilerde kılacak teravih namazını?
Tarihe baktığımızda haklarında pek çok olumsuz şey anlatıldığını biliyoruz. Ama dedik ki madem “paşa” camilerini gezdik bu yıl da “ağa” camilerini gezelim. Nerelerdeymiş, nasıl camilermiş, diye merak ettik. Programımızı böyle belirledik bu sene. Seneye de ya nasip!