Doktor Hüseyin Bey ile eşinin ibret dolu hikâyesi

Röportaj: Zeynep Kılıç

Canan Hanım ve Doktor Hüseyin Bey yaşadıkları imtihanlara sabredip mücadele etmeyi hayatlarının gayesi edinmiş bir çift. Hüseyin Bey, bütün hayatını alt üst eden bir hastalığa düçar olur. Birden bire her şeyi unutur, çocuklarının ismini ve konuşmayı bile. Canan Hanım, kendi ifadesiyle “eşinin annesi olur, onu yeniden büyütür.”

Vitrinlerde sergilenen ama sezon sonu gelince vitrinden kaldırılan evlilikler artarken, türlü sınavlardan geçen bu çiftle ‘imtihan’, ‘ibret’ ve ‘hikmet’ dolu bir söyleşi yaptık.

Hüseyin H., 1957 yılında, annesinin tabiriyle koyunların kuzuladığı zaman, Aksaray’ın bir köyünde dokuz çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Çiftçilikle uğraşan ailesi, onun okuma azmini engellemedi. Böylece 1983 yılında, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olarak köyünden çıkan ilk hekim oldu.

Canan Hanım, 1966 yılında Aksaray’da dünyaya geldi. Babası emekli öğretmen, annesi ev hanımı olan Canan Hanım’ın bir erkek kardeşi var. Babası, Canan Hanım’ın tüm başarı ve azmine rağmen dönemin siyasi şartları sebebiyle eğitimine devam etmesini istememişti. Henüz on yedi yaşındayken, 1984 yılında, görücü usulüyle tanıştığı Hüseyin Bey’le evlendi. Evlendikten sonra Hüseyin Bey’in hali hazırda mecburi hizmet yaptığı Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Karamağara köyüne gittiler.

Canan Hanım, ailesinden ilk kez ayrılıyor ve tanımadığı bilmediği insanlarla yaşayacak olmanın ürkekliğini iliklerine kadar hissediyordu. Köye ulaşabilmek için bindikleri dört vasıtada bangır bangır Küçük Emrah şarkıları çalıyor, başını yasladığı camdan baktığında, tarlalarda hayatında ilk kez gördüğü ‘tütün’ gibi, her şeyin ona ne kadar yabancı olduğunu hissediyor, eşinin varlığıyla rahatlatıyordu kendisini. Nihayetinde köye geldiklerinde tepelerden otobüsün durduğu meydana akın akın inen insanların varlığı ikisinin de dikkatini çekmişti. Sıra dışı bir şey olmalıydı. Köy halkı kadın, erkek, yaşlı, çocuk herkes otobüsün etrafını çevirmiş, köylerinin ilk doktorunun eşini görmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Kapı kilitlemenin ayıp sayıldığı köyde, hanımlar grup halinde kapı çalmadan on beş gün boyunca ‘gelin görmeye’ gelmişlerdi. Türkçe bilmedikleri için birbirlerine konuşmadan baktıklarından Canan Hanım, toyluğunun ve yabancılığın verdiği ürkeklikle misafirlerin yanında durmadan ağladığını, sağlık memurunun hanımının hemen gelerek kendisini teselli ettiğini, bir yandan da hanımlarla arasındaki iletişimi sağladığını anlatıyor.

Birlikte ilk gurbet deneyimini burada yaşayan çift, daha sonra tayin sebebiyle Pazarcık ilçesine yerleşirler. Burada ilk oğulları doğar. Daha sonra küçük ölçekli Türkiye turu yapmaya başlarlar. Önce 1985 yılında Hüseyin Bey’in Dâhiliye ihtisasını kazanması üzerine İstanbul’a giderler. 1989 yılında kızları dünyaya gelir. Dört yıl sonra ihtisasın bitmesiyle askerlik görevini yerine getirmek için Ankara’ya, daha sonra Nevşehir’e ve nihayetinde 1992 yılında memleketleri olan Aksaray’a gelirler. Burada da 1995 yılında en küçük oğulları dünyaya gelir. On üç yıl Aksaray’da kaldıktan sonra, 2005 yılında Konya’ya taşınırlar ve altı yıl sonra Hüseyin Bey’in herpes ensefalit hastalığı geçirmesi ve sonrasında çalışmayı bırakması üzerine 2011 yılında çocuklarının üniversite eğitimlerini gördükleri İstanbul’a yerleşirler.

Hüseyin Bey, hastalanmadan önce neden bu kadar çok şehir değiştirdiğini soranlara, “Allah bazı kullarının rızıklarını bir yere değil de birçok yere dağıtır, sonra o kullar da rızıklarını toplamak için bu yerlere giderler, biz de bu düstur üzerine yaşıyoruz.” dermiş. Hayatları boyunca türlü hastalık ve imtihanlar geçirseler de her zaman çevrelerinde örnek gösterilen, mutlu bir aile olmuşlar. Hüseyin Bey, her zaman etrafındakilerin saygı ve sevgi duyduğu, fikirlerini danıştığı biriymiş ve rahatsızlığı sonrasında yine sabrı sebebiyle takdir ediliyor. Canan Hanım ise her daim eşinin yanında, iki kişilik efor sarf edip iki kişilik sabrediyor.

drhuseyn2Eşiniz büyük bir rahatsızlık geçirdi, doktorların tabiriyle ‘ölümden döndü’. Bu süreci anlatır mısınız?

Canan H.: Her gün sabah yediye kuruyordu saati işe gitmek için. Önceki akşam ateşlenmişti. O sabah uyandığında gözünü tavana dikmiş öylece bakıyordu. Sonra epilepsi krizi geçirmeye başladı. Hastaneye kaldırdık. Yoğun bakıma aldılar. Hastalığını teşhis edemediler önce. Yanına gittiğimde ‘afazili’ bir adamla karşılaştım. Konuşmasının çok azı anlaşılıyordu, kelimeleri farklı söylüyordu. Ama beni tanıyordu, kendindeydi. O gün akşamüstü tekrar ateşlendi. Ateşi yükseldikçe şuur kaybı da oluşmaya başladı. En sonunda tamamen dış dünyaya kapattı kendisini. O günden itibaren on üç gün yoğun bakım kapısında bekledik. Kendinde değildi, hep beyin uykuda diyorlardı. Endişe etme, sen anlat, konuş, seni duyuyor diyorlardı.

Bu on üç gün boyunca ona neler anlattınız?

Canan H.: İyi olduğunu, iyi olacağını, çocuklarının da benim de onu beklediğimizi söylüyordum. Dışarıda onu kimlerin görmek için geldiğini, herkesin nasıl dualar ettiğini söylüyordum. Gerçekten de hem ailemiz hem dostlarımız bizi hiç yalnız bırakmadı.

Sonra neler oldu?

Canan H.: Bu süre içinde hastalığı teşhis edildi. On üç günün sonunda uyandı. Gülüyordu, konuşuyordu ama farklı bir adam olmuştu. Tamamen iyileştiğini düşündük başta. Ama bizi zorlu bir süreç bekliyordu. Kırk beş gün yattı hastanede. Yürürken birden kalıyordu, hareket ettiremiyorduk. Çiğneme problemi vardı, yemek yiyemiyordu. Konuşamıyordu, konuşsa da farklı şeyler söylüyordu, afazisi devam ediyordu. Fizik tedavi süreci başladı. Yeniden yürüme hareketlerini, el kol hareketlerini öğrendi. Sonra evde bakım dönemine geçtik. Çok zor bir iyileşme süreci yaşadı. Hâlâ da bu iyileşme süreci devam ediyor. Beyinde büyük bir yıkım olmuştu. Doktorlar tekrar iyi olması mucize dediler. Ama Allah büyük… İlk sene farklı bir dilde konuşuyordu. Tüm aile bir araya gelip ne dediğini anlamaya çalışıyorduk. Sonra kelimeleri, eşya isimlerini öğretme-öğrenme süreci başladı. Çünkü isim hafızası etkilenmişti. İlk zamanlar yazı da yazamıyordu. Sonra birden yazmaya başladı. Rabbimin lütfu… Beş sene geçti, ama ne kadar çabuk geçti yıllar diyemem. Çok zor geçti benim için, sancılı…

Hastalıktan sonrasını nasıl tasvir edersiniz?

Canan H.: Eşinizin annesi oluyor, onu tekrar büyütüyorsunuz. Bir çocuğu sil baştan büyütüyorsunuz sanki. Geriye dönüş yok Allah’a şükür… Yavaş da olsa bir iyileşme belirtisi var, ama farklı bir insan olarak iyileşiyor. Sanki format atılmış da yeni baştan sistem dosyaları yükleniyor gibi. Ama eskisi gibi olmuyor. Allah beyni öyle karmaşık, öyle mucizevi yaratmış ki, sırrına onlarca sene okuyup ihtisas yapan uzmanlar dahi erişemiyor.

Eşinizin hastalığı sürecinde en çok etkilendiğiniz olay nedir?

Canan H.: Ömrü boyunca hiçbir zaman namazını aksatmadığı gibi hastalığı sırasında da, şimdi de çok dikkat ediyor namazına, bir yere gitsek hep ezan vaktini kolluyor. Hiç unutmam, hastanede gözünü açar açmaz “Ezan okundu mu?” diye sordu, abdest almak için kalkmaya çalıştı. İnsan neyle meşgul olursa hayatı o oluyor.

Her şeyi unutan biriyle yaşamak nasıl bir durum?

Canan H.: Tabii ki çok zor, beş yaşındaki bir çocukla yaşamak gibi. Hiçbir şey bilmiyor. Her şeyi birkaç kere tekrar ediyorsun. Anında unutuyor; bunu kabullenmek kolay değil. Zaman zaman unutuyorum hastalık geçirdiğini ve kabullenemiyorum. Rabbim o gücü veriyor ki kaldırıyorum, yoksa kaldırmak çok zor. Bir de evlendiğim adamdan tamamen farklı bir insan oldu. Karakteri değişti. Tevekkül edip, “Rabbimden geldi, bu herkesin başına gelebilirdi” diyorum. Mesleğini yapamaması ile alakalı değil üzüntüm, insanın mesleği bir yerde bitiyor zaten. Emekli de olabilirdi.

Eşinizin hastane sürecinde çok sağlam bir duruş sergilediniz. Hastalığa dair ya da hasta bakıcılığa dair her şeye hâkimdiniz. Bunu neye bağlarsınız?

Canan H.: Eşim her zaman benimle sanki meslektaşıymışım gibi tıbbi bilgilerini paylaşır,;hastalıklardan, ilaçlardan söz ederdi. Ben Rabbimin bu konuda beni hazırladığını düşünüyorum. Eşimin hastane dönemlerinde de evde bakarken de sıfırdan başlamadım. İdare edecek kadar bilgim de tecrübem de vardı; o yüzden zorlanmadım.

Düşündüğünüzde en çok geçmiş için mi gelecek için mi üzülüyorsunuz?

Canan H.: Gelecek için… Çünkü eşimin tam tecrübelerini anlatacağı, çocuklarına, torunlarına yol göstereceği zamanda birden her şey tersine döndü. Tecrübelerini ona biz hatırlatıyoruz. Ağır bir şey bu. Allah’tan anlatan, paylaşan bir adamdı. Şimdi biz ona, bize anlattığı anılarını yeniden anlatıyoruz. Elli senelik bir ömür. Çocukluğunu bile sen hatırlatıyorsun. İsim hafızası etkilendiği için annesinin ve babasının isimlerini yeni hatırladı. Annesi ve babasıyla ilgili hatırası da çok az.

Bunca unutmanın arasında eşinizin sosyal ilişkileri nasıl etkilendi?

Canan H.: Arkadaşları her zaman yanında oldular ama en çok sevdiği arkadaşları bile onunla iletişim kurmakta zorluk çekiyor. Paylaştıkları bir şey yok. Tüm birikimini, hatıralarını, her şeyini bir gecede unuttu. Üstelik sadece geçmişe değil, geleceğe de sirayet eden bir unutma bu. Hiçbir hatırayı biriktiremiyor. Çok fazla anlatılan şeyleri hatırlıyor. Bir de mekânla birleşik bir hafızası var. Mekândan ayrılınca hafızasında da kırılmalar oluyor.

Siz de sağlık sorunları olan birisiniz. Siz bu süreçten nasıl etkilendiniz?

Canan H.: Hep iki kişilik hatırladığım, iki kişilik yaşadığım için bir zaman sonra ben de bir şeyleri unutacağımdan korkuyorum -ki zaman zaman unutuyorum. Önceden hafızam daha kuvvetliydi, şimdi yorulduğumu hissediyorum. Benim de tüm hayatım değişti. Çünkü tüm zamanımı ona harcıyorum; tamamen evde geçiyor zamanım. Zaten eşimin hiçbir zaman dışarı alışkanlıkları olmadı. Çalıştığı dönemde de işten eve, evden işe giderdi; bir yere gidilecekse birlikte giderdik.

Fiziksel olarak Allah’ın izniyle gittiği yere kadar götürebilirim ama zihinsel bütünlüğüm için endişeliyim. Hastane sürecinde başarmaya çalıştığım gibi şimdi de çocuklarım ve eşim için ayakta olmak, metanetimi korumak zorundayım. Eşlerden birinin akıntıya meydan okuması, küreği her daim çekmesi gerekiyor. Eşim rahatsızlandıktan sonra onun onca yıldır çektiği küreği ben devraldım.

Eşiniz bunca yıkıntının ve kaybın ardından hâlâ dirayetini muhafaza ediyor, bunu neye bağlıyorsunuz?

Canan H.: Aslında bu kadar büyük bir kayıpla yaşayabilmek büyük bir başarı, herkesin yapabileceği bir şey değil. Kendi nefsime ölçtüğüm zaman ben asla yapamazdım diye düşünüyorum. Çünkü gerçekten çok acı bir şey. Hep ön planda olan, herkesin sevdiği, saygı duyduğu, danıştığı biriyken, bir anda her şeyi kaybetmek… Onca yıllık tıp eğitimi, ihtisas, onca yıllık tecrübe… İnsanın bunu kabullenmesi çok zor. Ben eşim adına üzülüyorum, acı çekiyorum ama o daha güçlü, daha tevekküllü bu konuda. O kadar inançlı ki… Bu hastalık Allah’tan geldi, Rabbim isterse olmamışa çevirir umudunu taşıyor. Bir gün bütün unuttuklarını yeniden hatırlayacağı hayaliyle yaşıyor. Eşim rahatsızlanmadan önce her zaman, “mücadeleye devam” derdi. Bir nevi düsturdu bu onun için, şimdi de bu ‘düstur’ üzerine yaşıyor, ‘mücadeleyi’ bırakmıyor.

Eşinizin değiştiğini söylediniz, nasıl bir değişim?

Canan H.: Karakter olarak büyük bir değişim var ama olumsuz olduğunu söyleyemem. Sadece farklı olduğu için zor geliyor. Aynı zamanda Rabbim sanki ona daha iyi bir kul olabilmesi için ikinci bir şans vermiş gibi. Bir kere hep evde olduğu için günaha bulaşmıyor, televizyonda kötü bir şey izlemiyor. Dedikodu yapmaktan kaçıyor, bütün gün namaz kılıyor, unuttuğu sureleri tekrar ezberlemeye çalışıyor, Kur’an okuyor, kitap okuyor. Mutlu, günahsız bir çocuk gibi yaşıyor.

Bir rahatsızlık geçirdiniz ve tüm hayatınız değişti. Bu sizi nasıl etkiliyor?

Hüseyin H.: Üzülüyorum ama yapacak bir şey yok.  Sürekli düşünmüyorum, düşünsem yaşayamazdım.

Peki, sürekli düşünmemeyi nasıl başarıyorsunuz?

Hüseyin H.: Sıkıntı çektim ama kendime zarar verecek ya da imanımı sarsacak bir şey olmadı.

Motivasyonunuzu nasıl sağlıyorsunuz?

Hüseyin H.: İnancım bana bunu kabullenmem gerektiğini düşündürüyor. Üzüldüğüm zaman hemen kendimi toparlıyorum, her şey Allah’tan geldi diyorum. Tevekkeltü alellâh…

Hatıralarınızın, birikiminizin silinmesi noktasında en büyük üzüntünüz nedir?

Hüseyin H.: En çok bunca yıldır tanıdığım arkadaşlarımı, eşimi-dostumu hatırlayamamak ya da gördüğümde adını hatırlayamamak üzüyor beni. O, hatıralarımızdan bahsediyor ama bende karşılığı yok, bu beni çok üzüyor, sıkıntıya düşüyorum kendi içimde. Kasten yaptığım bir şey değil ama yine de kendimi suçlu hissediyorum.

Bunca yıllık birikimi, tecrübeyi, hatırayı bir anda geride bırakmak…

Hüseyin H.: İmtihan… İbret…

Keşke bu kadar çalışmasaydım diyor musunuz?

Hüseyin H.: Hayır, şu anki durumum çalıştığım için olmadı. Severek yaptığım bir işti. Hayatımın hiçbir döneminde bu konuda keşkelerim olmadı, şimdi de yok.

Ama geçirdiğiniz hastalık aslında meslek hastalığı, belki hekim olmasanız böyle bir rahatsızlığınız olmayacaktı?

Hüseyin H.: Hayır, bu öyle bir şey değil. Hekim olmasaydım da belki selam verdiğim birinden alacaktım aynı mikrobu. Belki bir hastanede sıra beklerken olacaktı. Ama hekim olmasaydım da aynı rahatsızlığa yakalansaydım bu kadar iyi olabilir miydim bilmiyorum. Çünkü çok dua aldım hastalarımdan. Belki de onların sayesinde bu kadar ayaktayım.

En çok neye şükrediyorsunuz?

Hüseyin H.: Bu durumu kabullenebildiğime şükrediyorum. Çünkü gerçekten çok zor bir imtihan yaşıyorum. Yıllardır sabahtan akşama kadar severek çalışıyor, orada burada koşuyordum. Birden pat diye çalışamaz hale gelmek, çoğu şeyi hatırlayamamak kabullenilmesi güç bir şey. Çocuklarımın ismini dahi hatırlayamıyordum bir dönem. Ama daha çok aileme, eşime şükrediyorum. Eşimin üzerimde çok hakkı var. O olmasaydı iyileşemezdim. Ve çok şükür hâlâ bir aradayız… Bir baba çocukları, eşi için çalışır, onlar için ayaktadır. Ben de onlar için ayaktayım.