Mutfak dolaplarından niçin nefret ederim?

Zeynep H. Akdoğan

Dünyada mekân ahirette iman
Gevşek gevşek oturmuş karşımdaki mutfak tezgâhını seyrediyorum. Tezgâhın sol köşesine bir sağ kroşe! Yani ocak-fırın ikilisinin tam göbeğine. İçimden böyle geçse de –ki sıklıkla geçiyor- elimin kemiklerine bir garezim yok çok şükür, kırılır mırılır, neme lazım. Gene de o köşeye baktığımda bir sağ kroşe arzusu…
Baba evinden ayrılıp kendi mutfağımla baş başa kalıncaya kadar sorun yoktu. Kendi mutfağım dediysem, kira evlerin mutfakları. Şimdiye dek sadece bir defa “kendimin” oldu. İşte burada “dünyada mekân ahrette iman”a geliyoruz ama daha gelmeyelim. Mutfak dolaplarından nefret ederim.
Bazı arkadaşlarım gibi, “Aaa! Manyak mısın sen!” diyebilirsiniz. Bilakis. Belki bir dönem, arkadaşlarımın haklı olabileceği gibi bir düşünceye kapılmış olabilirim lakin artık mutfak dolaplarından çektiğim eziyetin benim beceriksizliğimden kaynaklanmadığına eminim. Çalışmayan bir hanım olsaydım, yine de mutfak dolaplarına sinir olur muydum diye düşünüyorum bazen. Emekli olmadan bilemem tabii, az kaldı, ömrümüz yeter de elliye erebilirsek göreceğiz.
Mutfak dolapları diyordum, tüm mutfağı kastediyorum aslında. Dolapların yerleştirilişi; eni, boyu, yüksekliği; üst dolapların montaj santimi; dizaynı dâhil. Şu sol köşe mesela, “Bana bir sağ kroşe vursana!” diye bağırıyor resmen. Bu ne biçim bir kafadır, ocak-fırın en köşeye atılmış. Başköşeye yerleşmek değil bu, atılmak. Ocak-fırın ikilisini duvar dibine, köşeye sıkış-tıkış yerleştirmek; yerleştirmek mi şimdi? Gel beri, ey mutfağı kullanacak kişileri zerrece umursamayan kafa!
Güya evde olmanın gevşekliği içindeydim. Nasıl bir gevşeklik? Rahatlık demek lazım, iş yeri gerginliğinin çantayı omuzdan indirmekle gitmesi gibi bir şey. Bir anda gevşeyemiyor tabii insan, dişler biraz sıkılmış, omuz-boyun kasları biraz daha muhalefette kalıyor.

Bademli kek?
Bütün bunları, başarısız saydığım bir kek denemesinden birkaç lokma ve çokça iç çekiş eşliğinde yazıyorum. Yeni bir kalem de almıştım hâlbuki, çok güzel. Neler neler döktürecektim; bir yandan bademli kekin faziletleri, bir yandan mürdüm rengi bir kalemin çağırdığı bol çiçekli bir bahçe hayalinin eşliğinde, şimdiye dek gizli kalmış o muhteşem yazarlık yeteneğinin doğuşunu seyredecektim. Bademi mi fazla geldi acaba? Yok. Belki haddinden fazla çırptım, belki de fırın kapağını ben görmeden açıverdi çocuklardan biri, onca tembihlemişken. Ne güzel kabarıyordu kek, sönüvermiş. Olsun, sönük bademli kek de güzel, en azından yenmeyecek durumda değil. Ama bu mutfak…
Bir kere ocak öyle kıyıda köşede olmayacak, olmamalı. Bir mutfakta üç önemli kısım vardır, zira bir mutfağın üç önemli fonksiyonu yerine getirmesi gerekir: hazırlama, pişirme, saklama.

Ustalar başka âlem
Teknik ayrıntılara dalacak değilim. İç mimar yahut tasarımcı falan da değilim ama şuncağız ömrümde bir kerecik de olsa kendi mutfak dolaplarımı yaptırabilmek nasip olmuştu, işte o dolapları sevmiştim. Yaptırıncaya kadar, ustaya laf anlatmaktan canım çıkmıştı. Ustalar başka âlem tabii, adama, “Şuraya şu kadar raf istiyorum” diyorsun, “O kadar rafı ne yapacaksın” diyor. Seyrine bakacağım yahut çiftetelli oynayacağım demek geçiyor insanın içinden. Fesübhanallah! Kardeşim, usta, oraya istediğim sayıda raf koymak haram mı? Değil. Fizik kanunlarına mı aykırı? Değil. Standart olacakmış… Neyin standardı? Kadınlara eza cefa çektirmenin mi?
Üst üste on iki tabak dizmek başka, o on iki tabağı üç gözde dört dört dizmek başka. Mesela en alt gözde yemek ve salata tabakları ve kahvaltı için düz tabaklar lazım bana. En alttaki gözü bir daha bölsen ne olur? İlla ki hepsini üst üste yığacaksın ve sabah acelesinde düz tabakları almak için önce onların üstündeki yemek tabaklarını kaldıracaksın öyle mi? Üç dört tabak almak için bilmem kaç tane tabağı alıp tezgâha koyman gerek önce. Sonra tekrar tut, tezgâhtan al, dolaba kaldır. Niye bir kerede alamayayım? Çünkü böyle buyurdu usta (!). Hâlbuki o en alttaki bölme üç gözlü olsa, salata tabakları gibi yayvan kayık tabaklar bir gözde, düz tabaklar bir gözde, çukur tabaklar bir gözde olsa, bir kerede alınıverse ne var?

Müşkülpesent kadın
Müşkülpesent kadın oluyorsun böyle deyince, ne demekse. Çalışıyor ya, eline para geçiyor ya, konuşuyor oluyorsun. Çok sivrilmiş oluyor bu kadınların dili. Gözlerini devirerek “bıktım” mesajı veriyor usta. Sonra hesap kitap çıkarmaya kalkıyor. Ben sana hesap kitap yapayım; o üç gözün, bir dolap içine konuverecek üç gözcağızın bana bir ayda kaç dakika kazandıracağını sayayım. Ama laf hazırdır: Ne var, beş dakika erken kalkıverirsiniz siz de!
Bu başka bir hikâye lakin biliyor musunuz? Biz bir şeylere çarpa çarpa, “Demek böyle olması gerekiyormuş”u öğrenen bir nesiliz. Belki bizden öncekiler de öyleydi, bilemiyorum. İnsan hata yaptıkça öğreniyor, bir şey yapmıyorsa hata da yapmıyor.
Genellemek niyetinde değilim, kendi tecrübelerimden öğrendiklerimi yazıyorum sadece. Başka şeyler yapsaydım başka mı öğrenirdim? Bilmem. Tek ömrü var insanın. Ne öğrendin, öğrendin. Ne yaşadın, yaşadın.
Zen mutfağına döndü bu yazı, mutfak felsefesine başlayacağım birazdan.
Latife yapıyorum.
Mutfak dolaplarından nefret ediyorum üstelik. Yani çoğunlukla ediyorum. Bir tabağı almak için başka tabakları dolaptan indirip yerine kaldırmanın dakika hesabını yapıyorum, derdimi anlatmak için.
Bir şey diyeyim mi? Bahsettiğim bademli keki hazırlamak on üç dakika sürdü. Evet, hususi dakika tuttum, bakalım bir keki kaç dakikada hazırlayıp fırına sürebiliyorum, dedim. İçinizden, on üç dakikada hazırlanan kekin akıbeti böyle olur işte, oh olmuş mu diyorsunuz? Öyle değil işte, yarısı bitti bile ve ben bitirmeye uğraşmadım. Sadece biraz sönük oldu, istediğim gibi kabarmadı, büyük ihtimalle tarif ölçülerinde değişiklik yaptığımdan. Tarifin aslı havuçlu-cevizli kekti, bademliye çevirdim. Evde badem vardı, bademin yanına havuç eklemek istemedim ve saire. Bir dahakine muhteşem kabaracak. Bu tariften yapmayacağım zaten, başka planlarım var, pandispanya hamuru gibi pufduk pufduk olacak, yine de on beş dakikayı geçeceğini sanmıyorum. Bakalım, deneyeceğiz.

Kadınlar ve mutfak dolapları
Söz buraya nasıl geldi? Bunca ağır gündemin ortasında derdimiz bu muydu şimdi? Kadınlar ve mutfak dolapları. Kadınlar ve mutfak. Ağır gündem, büyük düşünceler, büyük sözler diye diye böyle olmadık mı? Tatsız kokusuz mutfaklar, soğuk odalar, ekranların soluk mavi ışığına kilitlenmiş buzlanan yürekler?
Çocukların gözlerine bakıyor musunuz? Kendi gözlerinize? Parlıyorlar mı? Kozmetik yelpazesinden uygun bir damla damlatıp ışıldayan gözlere sahip olmaktan bahsetmiyorum. Gözleriniz parlıyor mu? Eşya bize ne söylüyor? Evin kapısından adım attığımızda bizi nasıl karşılıyor?

Dolap beni bilsin

“Dolap niçin inilersin∕ Derdim vardır inilerim” demiş Yunus Emre. O dolap bu dolap değil biliyorum, Yunus Emre’nin dediği, değirmenin dolabı. Döner durur. Suyu alçaktan alır, yüksekten döker. Dönerken de gıcım gıcım gıcılar. Eşya kendi derdinden mi gıcılar yoksa bana diş bilediğinden mi? Eşyam bana niçin diş bilesin? Ben yapmamam gereken bir şeyi yapıyorum yahut yapmam gereken bir şeyi yapmıyorum. Neyi? Neden böyle?
İnsan-eşya ilişkisi insana göre şekillenir. Eskiden öyleydi, şimdi de öyledir. Eşya yani “şeyler” size batıyorsa siz de eşyaya batıyorsunuz demektir. Eşya düşman olmuş. Bir lokma bir hırka kıssasına mı geçeceğim? Hayır. Bir eşyam varsa bana hizmet etmeli ve bunu razılıkla yapmalı. Ben eşyaya hizmet ediyorsam; eşya beni yoruyor, enerjimi çalıyorsa, hayatımı ağır hasta gibi geçirmeme sebep oluyorsa bunda büyük bir yanlışlık var. Boğularak, buz keserek dünyaya bakamam. Dünya eşyanın (şeylerin) mekânı. Birincil mekânım, evim, pergelin sabit ayağını koyduğum yer olmalı. Bir mekâna ihtiyacım var. Bakışımı bulandırmayacak, sağlam bir mekâna. Elimi uzattığımda dolabın kulpu elimde kalmasın, camlı kapağı kırılıp kesmesin. Eşya bana dil çıkarmasın. Bismillah deyip uzanayım ve razılıkla o kapak açılsın. Dolap beni bilsin.