Oldurmayan zamanlarda adam olmak

Yakup Kadri’nin 1947’de yazmış olduğu On dört yaşında bir adam öyküsü, Millî Mücadele’den yeni çıkan Anadolu’dan bir sahneyi anlatıyor. Çocuk babasını kaybediyor, savaş oluyor, nişanlısının başına felaket geliyor, ama hepsinden o kadar doğal bahsediyor ki… Dünya böyle bir yer aslında diyor. Kullandığı kelimeden, kurduğu cümleden bir acı yaşadığını hissediyoruz ama ‘bakın benim başıma neler geldi’ diyerek bunu bir sorun olarak ifade etmiyor. Peki bu ‘on dört yaşındaki çocuk’, büyük adam bakışın nasıl kazanmış da ‘adam’ olmuştur?
Günümüzün çocuksulaşan, bu sebeple de ‘korku’ya teslim olan toplumuna bir ışık düşürmek üzere neredeyse yüz yıl öncesini anlatan bir hikâyeye odaklandık tartışmamızda. Bir sonuca varmak yerine yeni sorularla zihinlerde yeni düşünce kanalları açmayı hedefledik: Acıyı tecrübe edişin, iş yapış ve işe bakış tarzının kültürel ve toplumsal bir atmosferi var. Bu atmosferi bugün neden sağlayamıyoruz? Bugünün dünyasında ‘olgunlaşma’yı sağlayacak tecrübeyi neden kazanamıyoruz?

On dört yaşında bir adam

Yolu arabacı da bilmiyor. Kâh sağa, kâh sola sapıyor; kâh tarlaların içine sürüyor; sonra, kafasını bana doğru uzatıp şaşkın gözlerle bakarak:
— Acaba buradan mı gitsek, acaba şuradan mı gitsek? diye soruyor. Ben gittikçe öfkelenmeye başlıyorum:
— Nasıl arabacılık bu, diyorum; ne yol bilirsin, ne de…
— Yol nerede efendi? Yol yok ki bileyim, diyor.
Biçarenin hakkı var. Evet, yol yok ki… Bir müddet iyi kötü bir şose üstünde gidiyoruz; birkaç kilometre sonra bakıyorsunuz, altınızdaki şose kayboluveriyor. Ya bir derenin kenarındasınız, ya sarp bir tepenin eteğinde…
Bittabi, bu sarp tepeye çıkmak ihtimali olmadığı için derenin çakıl taşları üstünden sarsıla sarsıla gitmeye mecbur oluyorsunuz. Derken önünüze bir çoban yolu çıkıyor, bir müddet de bunu takip ediyorsunuz; bir de bakıyorsunuz ki, bu yol da bitmiştir. Haydi, tarlaların içine… Lakin tarlalar ekseriyetle hendekle çevrilmiştir; bir yaylı arabanın hendekten geçebilmesi kabil değildir. O vakit, bir sağa bir sola başvurmaya başlıyorsunuz; ta ki daldığınız bu toprak deryası içinden kendinize bir iz bulup çıkasınız! Bin zahmet, bin meşakkatle bu izi bulursunuz. Şimdi, önümüzde bir kağnı arabasının yılankavi çizgileri uzanıyor; arabacı bu çizgiler üstünden “Deha!” diyor. İşte, sabahtan beri bu halde, bir serseri arabanın içinde sarsıla sarsıla gidiyorum. Sabahleyin çıktığımız köyden yolu tarif etmişler ve yedi saatte kasabaya varabileceğimizi söylemişlerdi. Hani yol? Ne yedi saati?..
Şafakla beraber hareket etmiştik; şimdi ise akşam oluyor. Ne yapmalı? Kime sormalı? Etraf o kadar da tenha ki… Birden arabacı bağırıyor:
— Ülen, Ülen!..
Başımı arabanın perdeleri arasından dışarıya uzatıyorum: Arabacı yirmi otuz metre ötede bizim gittiğimiz istikamette yürüyen birine doğru bağırıyor. Yürüyen durdu. Bu sekiz on yaşlarında tahmin olunabilen cılız bir oğlan çocuğu; kendisinden iki kat daha ağır bir çuval yüklenmiş, eline de pabuçlarını almış bize doğru yaklaştı. Arabacı sordu:
— Ülen, şehir yolu nerede biliyor musun?
Çocuk, ince, cılız ellerinden birini, boşta duran elini karşıki yamaçlardan birine doğru uzattı:
— Deha, yol orada ağarıp batıyor, dedi ve sonra ilave etti, ben de şehre gidiyorum.
Küçük çocuğun yüzü çok sevimli idi; üstü başı da oldukça temiz görünüyordu. “Yol ağarıp batıyor!” tarzında söylenişi pek hoşuma gitti; dedim ki:
— Öyle ise bin arabaya, beraber gidelim.
Çocuk bir tereddüt dakikası geçirdi; sözüme inanmıyor gibi yüzüme baktı; çuvalını yere bıraktı; teklifimi tekrar ettim.
— Haydi, dedim; o çuvalı arabacının yanına koy sen de çık!
Karşımda yer gösterdim. Pabuçlarını yan yana, büyük bir ihtimamla çuvalın üstüne yerleştirdi; kendisi de sırtı arabacıya ve yüzü bana çevrik, ayaklarını altına alıp oturdu. Yavrucağı gittikçe daha sevimli buluyorum; kendine göre saygılı, terbiyeli bir tavrı da var ve zeki, parlak gözleri ile dikkatli dikkatli beni süzüyor. Bu gözlerin önünde kendimi âdeta mahcup hissediyorum.
Tıpkı bir büyük adam gibi bakıyor.
Zaten, Anadolu çocuklarında bu büyük adam bakışı ve bu olgun erkek tavrı seyrek görünen şeylerden biri değildir. Bunlar, bazı mahlûkat gibi sanki doğdukları günden itibaren yürümeye, işlemeye ve hayatı anlamaya başlarlar. Hiç oyun devirleri yoktur; sekiz dokuz yaşlarına basar basmaz maişet kaygıları, vaktinden evvel kavrulan kabuk bağlayan fidan vücutlarını şiddetli bir rüzgâr gibi sarsmaya başlar. Bu çocuk da neden onlardan biri olmasın, soruyorum:
— Sen kaç yaşındasın bakayım?
— On dört yaşındayım, diyor ve acayip bir vakar ile önüne bakıyor. Mutlaka mübalağa ediyor, ben ona on ikiden fazla veremiyorum.
— Hangi köydensin?
— Kara Işık köyündenim.
— Böyle geç vakit şehre ne yapmaya gidiyorsun? Başı ile arkasındaki çuvalı işaret etti:
— Azıcık kuru yemiş götürüyorum; yarın sabah pazar var… dedi. “…” nin pazarı erken olur; yola sabahtan çıkarsam, yetişemiyorum.
Bir müddet o da, ben de sustuk. Çocuk gene dikkatli dikkatli beni tetkik ediyor. Dedim ki:
— Sizin köyden şehre kaç saatte gidilir?
— Ağır ağır yürürsen tam altı saat, dedi.
— Altı saat!.. Çok uzak değil mi? Yorulmaz mısın?
Sualimi anlamadı; duruşunda “Yorulmak mı? O da nedir şunun söylediğine bak!” demek istiyor gibi bir hal vardı.
— Her hafta giderim, dedi; şehre varır varmaz İsmail Ağa’nın hanına inerim; İsmail Ağa’yı tanırsın değil mi? O benim dayımdır. Öğleye kadar işimi bitiririm, satacağımı satar, alacağımı alırım; vaktim olursa bir de hamama giderim yahut aşçı Recep Ağa’nın dükkânından bir yoğurtlu kebap yerim: O da para artarsa…
— Satacağımı satarım, alacağımı alırım, dedin; kazandığın paralarla neler alırsın bakayım?..
— Ne gerekse alırım, dedi. Bazı tuz, bazı şeker lâzım olur; anama yemeni, ablama çorap alırım, bazı kendime zıbınlık alırım.
Çuvalın üstüne yerleştirdiği pabuçlarını gösterdi; bunları, geçen hafta üç kâğıda aldım, dedi (Ve gözlerini gözlerimin içine dikerek) pahalı mı? Ne dersin?
— Aferin, ucuz almışsın… (Ve birden büyük bir merakla sordum.) Senin baban filan yok mu?
Başı ile bir “Hayır!” işareti yaptı. Sonra hiç de mahzun görünmeyen bir tavırla:
— Babam seferberlikte askere gitti. Geçen sene künyesi geldi, dedi. (Künyesi geldi, köylü lisanında öldü demektir.)
— Demek ki şimdi babanın yerine eve bakan sensin, dedim. İki defa başıyla “Evet!” dedi ve karşımda daha rahat bir vaziyet aldı.
…İşim başımdan aşkın! Anamın ayaklarına hastalık geldiği günden beri davarı güden, tarlaya bakan, odun kesmeye giden hep benim… Ablam yalnız su taşır ve aşa bakar. Hem o bizde misafirdir. Başka köye gidecek! Geçen yıl nişanlandı.
Çok ciddileşen mükâlememizi (konuşmamızı) biraz değiştirmek için gülerek dedim ki:
— Sen de nişanlansana, bak bu kadar becerikli koskoca bir adam olmuşsun; hem karın da senin işlerine yardım eder, fena mı?
Mahzun mahzun yüzüme baktı:
— Efendim nişanlanmıştım ama olmadı; olmayacak, dedi. Kızın başına bir kaza geldi; düşman köyden çıkarken..
— Ne diyorsun? Sahi mi? Ne kazası?… Söyle, söyle! diye haykırdım.
Utanarak başını önüne eğdi:
— Köyün öbür kızlarıyla beraber derenin içine sürüklediler. Biz bağırdık, çağırdık; aman etmeyin, zaman etmeyin dedik; kulak asmadılar. Ben arkalarından gitmek istedim, anam bırakmadı, “Biricik oğlum, sana da kıyarlar!” dedi; ağlıyordu, dayanamadım kaldım.
Artık çocuğun yüzüne bakamıyordum. Hayatın en mühim hadiseleriyle boğuşmuş bu köylü yavrusunun karşısında ben artık hiçbir şey bilmeyen hiçbir şey anlamayan ve sanki korkunç bir masal dinliyormuş da tüyleri ürpermişçesine bir köşeye sinmiş, otuz dört yaşında toy, ürkek bir küçücük çocuktum.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Millî Savaş Hikâyeleri, İletişim Yayınları, İstanbul 2008 (İlk yayın tarihi 1947).


Adam gibi çocuklardançocuk gibi adamlara

Görsel kültür bizi bitmeyen bir çocuksuluğa mahkum ediyor. Yaşadıklarımız ibret değil, travma olarak kaydediliyor hanemize. Yüz yıl önce yazılmış bir öykü, böyle bir atmosferde bize ne söyleyebilirdi? Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “On Dört Yaşında Bir Adam” öyküsünü tartışırken dünden yola çıkarak bugünü de konuştuk.

Fatma Barbarasoğlu: Yakup Kadri’nin millî savaş hikâyelerinden biri bu ayki tartışma konumuz. Ama bu sefer bir haberle eşleştirerek göndermedim öyküyü. Peki bu öyküyü niçin göndermiş olduğum üzerine düşündünüz mü?

Betül Şatır: Günümüzün on dört yaşındaki çocuklarıyla, o zamanın on dört yaşındaki adam-çocuklar arasındaki çarpıcı farkı görmemizi sağlamak için diye düşündüm.

Şeyma Kaya: Ben yazarın aydın bakış açısının bir ürünü olarak okudum öyküyü. Öyküde kullandığı dil aydınlanmacı bakışı veriyor.

Fatma Barbarasoğlu: Yakup Kadri’nin Yaban’ın yazarı olduğunu bilmesek yine de o aydın bakışını görür müydük orada? Mekâna yabancı, kopuk desek daha doğru.

Elif Sönmezışık: Evet kopuk. Aynı zamanda yazarın, üstenci bakışını zaten kabul ettiğini görüyoruz. Hikâyenin sonunda bunu itiraf ediyor, on dört yaşında bir adamla karşı karşıya gelmek onu şaşırtıyor ve acı hissediyor. Bir erkeğin olgunlaşması için ‘savaş mahalli’ meselesi öne çıkıyor. Babasını savaşta yitirmiş ve savaşın hâlâ topraklarında devam ettiğini gören ve buna bire bir şahit olan bir çocuğun psikolojisi ile karşı karşıyayız. O yüzden bugüne çok uzak olmayan bir portre okuduğumuzu düşünüyorum. Çünkü Suriye ve Irak’ta ya da Güney Doğu’da on dört yaşında adam olmak zorunda kalan çocuklar var şu an.

Beyza Karakaya: Ben erkeklik üzerinden okudum; erkeklikte kırılma ne zaman başlar? Babasını kaybetmesi çocuğun büyük bir sorumluluk almasına sebep oluyor ve yazar orada otuz dört yaşında bir adam olarak kendisini çocuk görüyor. On dört yaşındaki bir çocuğu yüceltip ona ‘adam’ sıfatını veriyor. Burada adam olmak için gerekli şeyler nelerdir? Sorumluluk almak mıdır, nişanlı olabilecek kadar büyük olmak mıdır? Yoksa kadınsı davranış ve özelliklerden kaçınmak, ekmeğini kazanmak, cesur olmak mı? Ben öyküyü bu sorular eşliğinde, erkeklik ve adam olma bahsi üzerinden okudum.

Betül Şatır: Bence öyküde bir de kadın karakter var, ama gizli: çocuğun nişanlısı. Başına çok kötü bir hal geliyor. Ben bu konuda örfümüzü çok katı buluyorum. İslam’ın savaşta başına böyle bir iş gelmiş kadına bakışı daha müspet ama biz sanki İslam’ın bir adım ötesine geçme çabası içindeyiz. Böyle talihsizliğe uğramış kişileri yalnız bırakıyoruz. Hâlbuki yuva kurabilirlerdi, hayatlarına devam edebilirlerdi. Çünkü bu kızın istediği ve tercih ettiği bir durum değil. Belki de bütün köyün kızları aynı talihsizliği paylaştılar. Kaçırılan kızların hikâyelerini dinlerdik eskiden, geri geldiklerinde çok yaşayamaz, kederlerinden ölürlermiş.

Fatma Barbarosoğlu: Örf böyle durumlarda unutma üzerinden bir uygulama tavsiye ediyor. O kızlar, o köyde evlendirilmiyor. Çünkü yaşadıkları şiddeti sadece kendilerinin değil başkalarının da onlara hatırlatma ihtimalinin olması, kurdukları yuvaya zarar verir diye düşünülüyor olmalı. Başka bir yere, hikâyeleri hiç bilinmeyen bir yere gelin veriliyorlar. Yani o kızlarla zinhar kimse evlenemez gibi bir uygulama söz konusu değil, hikâyesinin bilinmediği bir yerde baş göz ediliyor. Çünkü başından geçenlerin bilindiği yerde devam etse hayatına, işte o zaman bir travmaya dönüşebilir, çünkü insanlar onun acısını kanırtabilir. Hatta bunun etkisi çocuklarına kadar devam edebilir. O yüzden örfün bu uygulamasını, yani hikâyesinin hiç bilinmediği bir yere gönderilmesi meselesini yargılamadan anlamaya çalışmalıyız diye düşünüyorum.

Nazife Şişman: Betül öyküyü kadın tarafından da okudu, çarpıcı bir bakış.

Elif Darıcı: Ben olaya ‘toplumsal çocukluk’ olarak baktım. Savaş olsun ya da olmasın giderek daha çocuklaşıyoruz. Mesela ben lise için sınava gireceğim zaman uzun paragraflı soruları çözmek zorundaydım, ama sınav sistemi değiştikten sonra aynı sınava girecek olan çocuklar karikatürler, şekilli anlatımlarla karşılaştılar. Ben onlardan daha ağır soruları çözerken, ablam da benden daha ağır soruları çözmek zorundaydı. Düzen değiştiği için mi çocuklar daha küçük algılanıyor, yoksa çocuklar aslında öyle algılanması gerektiği için mi gittikçe kolay hale getiriliyor her şey? Bu soruya verecek net bir cevabım yok. Savaştan çocuklar elbette etkileniyor, ama bizim de toplumsal olarak bu anlamda bir dönüşüm geçirdiğimizi düşünüyorum. Tanımlanan ergenlik yaşının da giderek yükselmesi üzerinde dikkatle durmak gerekiyor.

Nazife Şişman: Öyküde “adam” diye nitelenen çocuk, günümüzde birinin başına gelse travma diye bahsedilmesine alışık olduğumuz bir takım tecrübeler yaşıyor. Biz bugün travma diyoruz tabii, halbuki o acıların çok ciddi bir olgunluk kazandırdığını ve onun adam olmasını sağladığını görüyoruz. Günümüzdeyse acıdan bir olgunlaşma hikâyesi çıkmıyor artık, yaşanan travmalardan şiddete meyyal kriminal vakalar çıkıyor. Çünkü, edebiyata ve dizi filmlere yansıdığı şekliyle böyle travmatik şeyler yaşayan çocuklar veya gençler intikam alırlar, şiddete meyyal olurlar, sorunlu çocuklar olurlar kanaati yerleşiyor. Belki bu karşılaştırma üzerinden okuyabiliriz diye düşünüyorum.

Beyza Karakaya: Çocukluk değişen bir kavram. Yakup Kadri’nin zamanındaki ya da benim babamın zamanındaki çocuk algısıyla şimdiki çocuk algısı arasında çok büyük uçurum var. Çocuk şu an iktidarda ve aileleri yönetiyor. Ama o zamanlarda iş gücünün bir parçası olmak zorundaydı.

Elif Sönmezışık: Bu meseleye İslami bakış açısını da dâhil edebiliriz diye düşünüyorum. Örneğin buluğ çağı. Bu çağ aslında İslam’da bir erkek için bireyselleşme çağıdır.

Ahmet Murat: On dört yaşında bir çocuktan bahsediyoruz. Bizde ergenlik, biyoloji temelli bir psikolojiye sahip aslında. Ama artık bu şekilde açıklanmıyor ve ergenlik bütünüyle psikoloji temelli bir şeye dönüşmüş durumda. Sorunlar yumağıyla karşılaşmak olarak tanımlanıyor. Sorunların tamamı da psikolojik sorunlar ve bu sorunlarla baş etmesi için de bir süreç bildiriliyor. Oysa bizim kara kaplı kitaplarda, ilmihallerde, çocuğun yedi yaşında namaza başlaması ve on yaşındayken de namaz kılmaya zorlanması gibi çok kritik bir eşik var. Bu yaşlar ergenlikle tanışma sürecidir. Tamamıyla sorumluluklar, mükellefiyetler üzerinden tanımlanan bir ergenliktir bu. Dolayısıyla ergen olmuş gencin, yedi yaşından itibaren tanıştığı bir pratiği uygulaması kolay oluyor. Sabah namazına kaldırmak da dâhil bu pratiğin içine. On yaşındaki bir çocuğu sabah namazına kaldırmak, tırnak içinde ona kıymak, uykusunu bölmeyi göze almak… hepsi bir paket uygulama gibi geliyor bana. Biyolojiyle açıklanan, yedi yaşında sorumluluklarla tanıştıran bir paket.

Nazife Şişman: Değişen ne peki?

Ahmet Murat: Bence değişen zihniyet. Ölümle, yaşamla ve hastalıkla ilgili tasavvur değişti. Bugün hastalık bizim için çok belirleyici bir kırılma. Ama eskiden yaş ortalaması Türkiye’de kırk-kırk beşse, otuzlu yaşlardan itibaren insanlar ölmeye başlıyorsa, daha genç yaşlardan itibaren birtakım hastalıklarla boğuşuyorlarsa, hastalık sonucunda ölmek aile içinde büyük travmalara, büyük psikolojik sorunlara yol açmıyordu diye düşünüyorum. Yani ben kendi ailemi göz önüne alırsam; dedem otuz bir yaşında vefat etmiş, otuz beşine kadar dört kardeşinin tamamı da.

Fatma Barbarasoğlu: Dolayısıyla on dört yaş yolun yarısı oluyor.

Ahmet Murat: Yolun yarısı oluyor ve başka bir şey de şu; sekiz-dokuz kardeş olunca bunların ikisinin, üçünün ölmesi aile içinde telafi edilebilir bir şey oluyor. Geçen bir yerde rastladım. Rize’nin bir köyünde teyze dedi ki; “Çocuk yanımda uyuyordu, beş-altı aylıktı, dönerken üstüne basmışım, ölmüş…” Bunu anlatırken ben yüz ifadesini takip ediyorum, şöyle bir ifade yok; hayatımın en kötü zamanıydı, iki yıl kadar kendime gelemedim sonra terapiyle ayağa kalktım demiyor teyze. Yedi-sekiz çocuk var, ama esasında teyze on dört doğum yapmış. Bir tanesini tarlada düşürmüş. Ama geriye kalan çok çocuğu olduğu için bu kalanlarla yola devam etmiş. Savaşlarda ölüm, şehit verme, feda etme meselesi, bütün bunlara dair bakışımızın da değiştiğini düşünüyorum. Çocuğa bakışımız değişti zaten.

Fatma Barbarasoğlu: Nerede değişiyor? Metropollerden bakınca değişiyor, medyadan bakınca da değişiyor, ama Anadolu’nun ücra köylerinde çok da değişen bir şey yok aslında. Babam anlattı: Birkaç sene önce küçücük bir çocuk -dokuz-on yaşlarında diye tarif ediyor babam aslında çocuk orta bir öğrencisi- komşu köyden yürüye yürüye gelmiş. Bizim köydeki tarlalara uzaktan bakıyor, içinde insan görünce yanına geliyor. “Dayı” diyor, “ağaçların etrafını belleyeyim.” Aslında kendisine iş arıyor, fakat çelimsiz bir çocuk. Babam, “Ne yapacaksın ağaçların dibini belleyip?” diyor. O da diyor ki, “Benim babam yoktur, ortaokula gideceğim para biriktirip.” Yakup Kadri’nin anlattığı bu çocuk, Anadolu’da hâlâ yaşıyor, ama biz medya diliyle baktığımız için sanki ‘bir zamanlar’ diye düşünüyoruz.

Ahmet Murat: Bir zamanlar bu bir normdu, her yerde karşınıza çıkabiliyordu. Şu anda ise sadece hikâye oldu, anlatılacak bir meseleye dönüştü. Yazarın yadırgamasından da belli, o tarihteki İstanbul için bile bu anormal.
Fatma Barbarasoğlu: Öykü, 1947’de yayımlanmış. Yani 1947’lerin bilincinde yazmış öyküyü. O yaştaki erkek çocuğunu ‘adam’a dönüştüren olgunluk, İstanbul’un aydın kesiminde de yadırganacak bir şeymiş demek ki.

Ahmet Murat: Ben erkeklik hikâyesi olarak algılamıyorum. Şöyle düşünüyorum; bir kız çocuk olsaydı o da bu hikâyede karşımıza on dört yaşında bir kadın olarak çıkacaktı. Bu tipin norm olduğu zamanlarda o yaşlardaki kız çocuğu da bütünüyle yetişkin tavırlar sergiliyordu. On dördüne kadar hâlâ evlenmediyse mutfak ve kardeşlerinin bakımı onun kontrolüne geçmiş olurdu. Evlenme ihtimali de çok yüksek. Büyük tavırlar sergilenmesi bekleniyor, eğitim bunun üzerine veriliyor. Şımartılmıyor, göz yumulmuyor. Bir takım yükümlülüklerle sekiz-dokuz yaşında tanışıyordu.
Fatma Barbarasoğlu: Çocukların sorumlulukları neredeyse dört yaşında başlıyor, kaz ya da kuzu gütmeye gönderiliyorlar. Kız çocukları ise çeşmeden su taşıyor, kardeşini sırtına sarıp dolaşıyor. O yıllarda şehre gidiş altı saat sürüyor. Bu ne demek? Çocuk karanlıkta sabah erkenden yola çıkacak. Hemen güvenlik geliyor aklımıza. O dönemde de güvenli bir ortamdan bahsedemeyiz, çünkü eşkıyalar var. Ama bu çocuk buna rağmen şehre gidiyor. Bugünse şehir içinde evine on dakika mesafedeki okula bizzat anneler, çantalarını da sırtlanıp kendileri getirip götürüyorlar çocuklarını. Çünkü çocuklarını tek başına okula göndermeye korkuyor. Aslında ben bu öyküyü ‘korku toplumu’ olmamız üzerinden okuyalım istedim. Güvenlik üzerinden bakacak olursak, o dönemde de ortam hiç güvenli değil aslında. Bu öyküyü seçmemin bir sebebi de bu.

Nazife Şişman: Peki o dönemde tevekkül anlayışı hâkim olduğundan mı, yoksa korku abartılmadığı için mi bugünkü gibi bir panik yaşanmıyor?

Fatma Barbarasoğlu: Bugün sistem korkudan besleniyor. Almamız gereken bir korku miktarı var âdeta. Eğer gün içinde, bizim ülkemizde bir şey olmazsa, dış dünyadan gelen haberlerle alınacak korku miktarı karşılanmış oluyor. Sabah servis edilecek kötü bir haber yoksa eğer saat on ikiye doğru aranan haber bulunuyor; Arjantin’de bir hakem cebinden çıkardığı silahını doğrultuyor mesela. Dolayısıyla görsel kültür bizi çocuksulaştırıyor mu konusunu tartışacak olursak… Görsel kültür çocuksulaştırıyor, sözlü kültür de olgunlaştırıyor, diye bir önerme ortaya atabilir miyiz?

Ahmet Murat: Bir erkeği olgunlaştıran çok farklı tecrübeler var geleneksel kültürde. Zeybekten tutun halaya kadar… Ya da eski erkek oyunu sayılabilecek avcılık mesela. Bugün bu oyunların yerine off-road yarışları var; arabanın çamura saplanacağı yeri tespit edip arabayı çamura saplamak, sonra oradan kurtuluş mücadelesi vermek. Bugünün zengin muhitlerinin moda sporu. Ne için? Çünkü erkek tabiatında meydan okumaya yönelik bir ihtiyaç var. Bu tarz sporlardaki başarma çabası onların bu ihtiyaçlarını tatmin ediyor. O güdüleri tatmin etmeye yönelik eski oyunların yerini günümüzde sadece eğlence düzeyinde tatmin eden oyunlar aldı. Bilgisayar ve telefon oyunları bu ihtiyacı karşılayamıyor, bu yüzden de bitmeyen bir ergenlik yaşanıyor.

Fatma Barbarosoğlu: Günümüzde beden tecrübe etmiyor, sadece göz tecrübe ediyor…

Ahmet Murat: Sahici birisiyle karşı karşıya değiliz bilgisayar oyununda. Ama avda ya da kurban keserken bir yüzleşme yaşar insan. Bunlar insanı erkenden olgunlaştıran meselelerdi, bugün bunlar yok. Hatırlıyorum, çocukluğumda oğlan çocukları hep güreştirilirdi. Sahici bir şey, bedenini tanıyor, karşısındaki bedeni tanıyor. Şimdi tam tersine çocukların çok daha fazla korunduğunu, erkek çocuklarının daha nazik yetiştirildiğini görüyoruz. Yenilgi yaşadığında bundan çok incineceği düşünülüyor. Hâlbuki biz hem yenerdik, hem yenilirdik, ağlardık, dayak yerdik.

Fatma Barbarosoğlu: O zaman şunu mu diyeceğiz; bir erkeği olgunlaştıran, mesuliyetler ve şartlar. Öyküde, çocuğun etrafını gözleyişine, arabanın içinde bile bir yer edinme, karşısındakini tartma haline tanık oluyoruz satırlar aracılığı ile. Sizin biraz önce bahsettiğiniz erkek oyunlarında da, sporda da böyle bir tartma hali merkezdedir. Şimdi kas sahibi olmak için spor yapılıyor; tarım toplumunda tarlada orak biçtiği için, odun kestiği için kas sahibi oluyordu erkekler. Beden çalıştığı için insanın içinde potansiyel olarak var olan enerji, işlevsel hale getiriliyor bir ürün elde etmek için kullanılıyordu. Bugün spor da yapmıyorsa, içindeki enerjiyi boşaltamıyorsa ne yapıyor? Gidip IŞİD gibi marjinal gruplara katılıyor. Ekran üzerinden öldürmeyi öğrendikleri için de gerçek hayatta insan öldürmek onlara hiç zor gelmiyor. Oyun gibi görüyorlar. Oyunda gerçek hayatı görürken, gerçek hayatta oyunu sürdürmeye devam ediyorlar. Modern kültür bu yüzden gittikçe şiddet kültürüne evriliyor. Şiddet kültürü bu kadar baskın hale gelince arkasından gelen duygu panik oluyor. Sekülerleşmeyi tüketim üzerinden okuyoruz, ama sekülerleşmeyi bir de panik üzerinden okumamız gerekiyor.

Nazife Şişman: Neden panik kültürü yaşıyoruz?

Fatma Barbarosoğlu: Her gün o kadar çok olumsuz haber duyuyoruz ki, her an bir kıyamet kopacakmış gibi hissediyoruz. Eski mahalle kültüründe de değiliz ki yaşlı bir teyze gelsin ve “Biz neler gördük evladım, olur böyle şeyler. Çok kafana takma.” desin. Böyle tavsiyede bulunacak bir tecrübe sahibi de yok toplumda. Öyküdeki on dört yaşındaki çocuk böyle bir tecrübe aktarımı yaşayarak ve acının içinde pişerek ‘adam’ oluyor. Bugün bitmeyen bir ergenliğe takılıp kalıyor çoğu kişi. Esasında ergenlik diye bir şey olmadığını düşünüyorum. Bu kavramla ifade edilen şeyin sorunlarımızı anlatamadığımız, ifade edemediğimiz ve biriktirdiğimiz için bizde oluşan kötü enerji olduğunu düşünüyorum. Eğer anlatabilirsek, kendimizi ifade edebilirsek, sorunumuzla başa çıkabilirsek sorun diye bir şey olmaz. Ama sınıfta öğretmenler, “siz bir ergen olarak…” diye başlayan cümleler kuruyor. Halbuki bizim dinimizde ayrım nedir? Akıl baliğ olanlar ve olmayanlar vardır. Akıl baliğ olma yaşının toplumdan topluma, zamandan zamana farklılık gösterdiğin tartışabiliriz. Esasında bugünkü manada gençliği de çocukluğu da ortaya çıkaran modernite.

Nazife Şişman: Hatta Berger, gençliğin buharlı makineyle aynı dönemde icat edildiğini söyler, yani 18. yüzyılın ikinci yarısında. Buharlı makinenin baş mimarı James Watt, gençliğin ve çocukluğun icadında başrolü oynayan kimse ise J. J. Rousseau’dur. Rousseau Emile kitabını yazdığında modern gençlik ve çocukluğun temelini atmış olur. Modern burjuva ailesinde çocukluk kırılgan, korunması gereken bir dönem olarak tanımlanıyor. Bu, doğrudan üretim süreciyle de alakalı bir sonuç esasında. Erkeğin fabrikaya çocuğun okula gönderildiği bir dönemde evin yeni örgütlenmesi böyle bir çocuk tanımını gerekli kılıyor. Çocuklar 19. yüzyılda fabrikalarda işgücüne katılsalar da sonrasında uzun eğitim alması gereken, üretimin dışında paketlenmiş bir hayatın muhatabı oluyorlar. Feministler bununla bağlantılı olarak, annenin de yeniden icat edildiğini söylerler. Ölümle hayatla alakalı tasavvurumuz değiştiği için biz şu anda çocukluğa da farklı bakıyoruz. Öyküde dikkat çekmemiz gereken nokta şu: Çocuk babasını kaybediyor, savaş oluyor, nişanlısının başına felaket geliyor, ama hepsinden o kadar doğal bahsediyor ki…

Fatma Barbarosoğlu: Dünya böyle bir yer aslında diyor. Kullandığı kelimeden, kurduğu cümleden bir acı yaşadığını hissediyoruz, ama ‘bakın benim başıma neler geldi’ diyerek bunu bir sorun olarak ifade etmiyor.

Nazife Şişman: Zaten onun başına gelenler köyde herkesin başına gelmiş. “Elle gelen düğün bayram” denir ya halk arasında. Böyle bir kabul var. Tabii bunun daha metafizik bir boyutu da söz konusu edilebilir. Pek çoğunuzun bildiğini tahmin ettiğim bir menkıbe geldi aklıma. Abdest alırlarken zat-ı muhteremlere arkadan bir tokat gelir. Birincisi dönüp bir karşı tokat atar; ikincisi o tokadı yediğinde “Allah kimi vesile kıldı?” diye merak ettiği için dönüp bakar ve abdest almaya geri döner; üçüncüsü ise hiç bir şey olmamış gibi abdestine devam eder. On dört yaşındaki çocuk/adam da sanki o hiçbir şey olmamış gibi abdest almaya devam eden üçüncü şahsınkine yakın bir teslimiyet ve olgunluk gösteriyor.

Fatma Barbarosoğlu: Biz buradan okuyoruz, ama yazar buradan okumuyor.

Ahmet Murat: Çünkü Yaban’ın yazarı.

Nazife Şişman: Bu kadar olgun olabilmesi anlatıcıya şaşırtıcı geliyor. Peki annesi hikâyedeki çocuğu, hem de babasız nasıl yetiştirmiş olabilir?

Fatma Barbarosoğlu: Bütün köylü ile beraber. Köyde herkes herkesin çocuğuna karışır, iş buyurur, azarlar, nadiren takdir eder. Son zamanlarda ‘mahalle baskısı’ olarak olumsuz bir anlama evrildi ama Tanpınar da der ya; “Çocuğun en iyi eğitildiği yer sokaklardır.” diye. Biz en iyi başkalarının çocuklarını eğitiriz. Mum dibine ışık vermez. Kendi çocuğumuzla karşılaştığımız zaman, söz düşer ama komşunun çocuğuna söz söylediğimiz zaman hem komşunun çocuğunu etkileriz, hem kendi çocuğumuzu. Bugün böyle bir ortam yok, çocuklar her daim anneleriyle beraber. O yüzden kadınların psikolojileri bozuluyor, çocuklarınki de maalesef.

Nazife Şişman: Bu yüzden de çocukluktan çıkış uzuyor, olgunlaşma sağlanamıyor diyebiliriz. Peki eskiden bu olgunluğa ulaşmayı sağlayan dinamikler nelerdi? Bu soru üzerinden yol alırsak bugüne de ışık tutabiliriz.

Ahmet Murat: Öyküde ortaya çıkan ‘adam’lığı, olgunluğu ortaya çıkaran bir paket var eski toplumda. Mesela biz babamın cenazesini yıkarken en küçük kardeşim Enes, altı-yedi yaşındaydı. Etrafımızdaki büyükler, “Cenaze yıkamaya bütün kardeşler girin.” dediler. “Enes girsin mi?” dedim, “O da girsin.” dediler. Beraber cenazeyi yıkadık. Cenazenin kabre indirilme görevi de oğullara ait olduğundan çukura biz girdik yine. Bir kere babanın gireceği yeri tecrübe ediyorsun. Yukardan size bırakılıyor. Bir zamanlar sizi kucağına almış birini, şimdi siz kucağınıza alıyorsunuz ve onu toprağa kibarca bırakıyorsunuz. Bunlar son vazifeler, bunları yaparak olgunlaşılır bence. Kadının da yaşadığı başka tecrübeler var. O da kendi annesinin cenazesini yıkıyor. Öyle bir şey ki kendini salacağı yerde toparlaması icap ediyor.

Fatma Barbarosoğlu: Çünkü ölüyü uğurlama bir eşik, o eşiği geçeceksin der kadim kültür.

Ahmet Murat: Geçersen kurtuluyorsun zaten. Yaptığın anda bir şeyi aşıyorsun. Hayat böyle kurgulanınca, travmatik denen durumlarla karşılaşan kimsenin kendisini salmasından ziyade toparlanması pratiği gelişiyor. Üç önemli hadise yaşamış on dört yaşındaki adam, ama muhtemelen bu tür temrinlerle, zaten önünde hazır olan ve icat etmek zorunda olmadığı temrinlerle hareket ediyor üçünde de.

Fatma Barbarosoğlu: Yolu belli. Niye sözlü kültürde panik yok, niye başımıza gelenler travmatik olmuyor? Çünkü başımıza gelenler, daha önce başka birinin başından geçmiştir. Bize onun hikâyesi anlatılır. O hikâye, bir ayak izi olarak durur ve kişi ayağını o ize basarak yol alır. Ama bugün sanki pek çok şey ilk defa o kişinin başına gelmiş gibi bir tepki gösteriliyor. Çünkü tecrübe aktarımı yok. Tecrübe aktarımı kesintiye uğradığında panik başgösteriyor.

Nazife Şişman: Neden tecrübe aktarımı yok?

Fatma Barbarosoğlu: Yok, çünkü tecrübenin aktarılması için bizim bir işin içerisinde olgunlaşmamız gerekiyor. Hikâyedeki kahraman diyor ki, “Davar bakarım, tarla sürerim, odun kırarım…” Ama bunları yaparken de “Hepsi başıma kaldı, her işi ben yapıyorum.” diye şikâyet etmiyor. Sözlü kültür şikâyeti imha eden, görsel kültür ise sürekli şikâyet üreten bir kültür. Bu yüzden günümüzde hâlâ davar bakan, tarla süren çocuklar olmasına rağmen pratikler aynı sonuçları doğurmuyor. Çünkü ekranda başka hayatlar görüyorlar.

Nazife Şişman: O zaman hızlı bir karşılaştırma yapmak bize bir şey kazandırmaz diyebiliriz. Aksi takdirde günümüz çocuklarına, gençlerine haksızlık yapmış oluruz.

Fatma Barbarosoğlu: Tabii ki günümüz çocuklarından ve gençlerinden sözlü kültürün performansını bekleyemeyiz. Beklediğimiz zaman işlerini zorlaştırırız. Şimdi günlük iklim bile sabah başka, akşam başka. Henüz bunun pek farkında değil çoğu kimse, ama köylerde de şehirlerde de çok vahşi bir kırılma yaşanıyor. Temel meselemiz, gençlere endişe ve belirsizlik kültüründen nasıl çıkabileceklerinin yordamını öğretmek olmalı.

Nazife Şişman: Buradan kendimize bir vazife çıkararak ayrılalım o halde. Öyküdeki çocuğun büyük adam bakışını kazanması, onun ‘kişisel başarısı’ değil, annesinin ‘özel eğitim teknikleri’nin sonucu da değil. Acıyı tecrübe edişinin, iş yapış ve işe bakış tarzının kültürel ve toplumsal bir atmosferi var. Bu atmosferi bugün neden sağlayamıyoruz? Bugünün dünyasında ‘olgunlaşma’yı sağlayacak tecrübeyi neden kazanamıyoruz? Önce bunu anlamamız gerek. Yoksa ‘eskiden her şey çok güzeldi’ şeklindeki bir nostaljiden öteye gidemez konuşmalarımız. n