Elin tatili haram,bizimki helal

Cennetten düşen ilk otel tanesi:
Matrix Sarayı

Mavi kaftanıyla 1001 Gece Masalları’ndan çıkıp gelir, altın yaldızlı duvarların çevrelediği gösterişli bir salonda arzıendam eder “peri padişahının kızı”… Ürkek adımları hayret ve hayranlık dolu bakışlarını gölgelemez. Uyku ile uyanıklık arasındaki hayreti “tılsımlı” ve olabildiğince masal perisi “masumluğunda” bir sesle dile gelir nihayetinde: “Burası rüyalar âlemindeki bir saray mı?” Masalın anlatıcısı kahramanıyla nihayet kavuşmanın, kahramanını konuşturmanın heyecanıyla giderir “perinin” merakını: “Burası Matrix Sarayı”. Peri kızı çıkıp geldiği masalda böyle bir ihtişam görmediğinden olacak; büyülenir, altın yaldızlı duvarlardan, geniş salonlardan, “Allahım bu ne güzellik, bu ne ferahlık, bu ne huzur… Matrix Sarayı… Dünyada böyle bir sarayın olduğuna inanamazdım!” “Haklısınız” der, kahramanını büyülemenin gururundaki anlatıcı… Ve anlatır, “bal kabağından saraya” dönen otelin hikâyesini… Öyle büyük bir başarı hikâyesidir ki bu, dokuz yıldır beş yıldızlı otel olarak hizmet veren Matrix Oteli birdenbire saraya dönüş-türül-müştür. Ve bu dönüştürülme, “yine” yalnızca “bizler içindir”. “Harika bir yer burası” der, masalında kendisine yer bulamayıp otelin -pardon, sarayın- ihtişamına kendini kaptıran peri kızı… “Tek kelimeyle harika” diye onaylar onu anlatıcı… Ve sarayda gezdirmeye başlar peri kızını, hem böylece Matrix Otel’den, Matrix Palace’a (evet saraydan palace’a çevirmiştir yönünü anlatıcı) dönüşümü bir bal kabağı hikâyesi içinde anlatmış olacaktır.

Cümle kapısından reception’a sarayın beynelmilelliği Bir masaldan çıkıp gelmiş birine, cümle kapısını göstererek ve dahi cümle kapısının ne için kullanıldığını belirterek başlar geziye anlatıcı. Sarayın ihtişamı dışarıya da kendini belli etmelidir. Ve Osmanlı saray terimleri, lügatten (ç)alınmış ifadeler konduruverirler sarayın muhtelif köşelerine. Yunusların hilali burunlarının ucuyla yükselttiği devasa heykelin süslediği geniş avlunun ismi “Darü’l-Ferah” olur mesela. Dışarıda kullanılan uhrevi betimlemeler içeride kullanılamaz fakat. Lobi hâlâ lobi, reception hâlâ reception’dur… Sarayın lobisi olur mu, diyeceksiniz. Muhteşem sıfatıyla birleşince sarayın da lobisi olur elbette.
Öyle bir saraydır ki üstelik bu, misafirler istedikleri zaman alışveriş yapabilsinler diye, birinci sınıf marka ürünler sunmaktadır boutique mağazasında, mini marketinde… Ola ki sarayda rahatsızlandınız, sarayın hekimbaşısı 24 saat hizmet vermektedir, müşteri –pardon, misafir-lerine… Sarayda standart odalar, daha az seçkin konuklara hizmet verirken, altın varakla çerçevelenmiş aynanın süslediği banyosu, şık döşemesiyle “deluxe” odalar seçkin konuklara hitap etmektedir. Dili tutulmuşçasına sarayın odalarını-harem dairelerini gezen peri kızı dile gelir, “Bu güzelliğe söyleyecek söz bulamıyorum.”

Cennet taamları

Peki ya sarayın mutfağı, sofrası nasıl olur, diye merak içindeyseniz, “Her çeşit yiyeceği sunan, cennetteki Tuba ağacından adını alan Tuba Restoran” türlü çeşit “taamıyla”, kuş sütünün eksik olmadığı açık büfe ve à la carte restoranlarıyla “ağırlar”, “misafirleri”. Yalnızca bununla da kalmaz, dünya mutfağından lezzetler tatmak isteyen misafirleri, Çin konseptli “Matrix China”, Akdeniz konseptli “Matrix Italiano” ve davudi sesli anlatıcı vurgular olmazsa olmaz “Osmanlı motifleriyle” bezeli “Matrix Osmanlı” mutfağını. Peri kızı, inanamaz gördüklerine, “Şu dekorların ferahlığı, şu tabakların, bardakların güzelliği…” Cennet tahayyülünü tam da böyle bir yer üzerine kurduğundan olacak, “Burası gerçek cennet olmalı” der peri kızı. Anlatıcı yalanlar neyse ki onu, “Burası Matrix Sarayı.”
Hanımlar sizin için
“İşte” diye devam eder sözlerine, “Sarayımızda hanımefendiler için hazırladığımız Türkiye’nin en büyük yüzme havuzu kompleksi…” Tatlı sulu, deniz sulu yüzme havuzları, kum havuzu, güneşlenme terası ve deniz manzaralı kafeterya. Peri kızı hanımlara yönelik “pozitif ayrımcılığı” “hanımlara sunulan bu kadar özel imkânı”, teşekkür ederek ödüllendirir. Ama bitmemiştir elbette. Anlatıcı ilave eder özel imkânlara yenilerini. Hamam, sauna, aletli jimnastik ve aerobik salonu, masaj salonu, jakuzi, cilt bakım merkezi, zayıflama merkezi (onca yenildi, içildi tabii), kuaför ve güzellik salonu… Peri kızı bir endişesini paylaşır birebirden, “Bu sarayda her şey hanımlar için mi; ya eşim için, çocuklar için bir şeyler hazırlamadınız mı? (Aa! Peri kızı evli miymiş!) Anlatıcı komik bulur bu söyleneni ki güler birden.

Birlikte ama yalnız
İzah eder anlatıcı periye, “Tabii ki hazırladık efendim. İşte beyefendiler için açık ve kapalı yüzme havuzlarımız. Ayrıca beylere özel hamam, sauna, aletli jimnastik salonu, masaj salonu (neden efsunlu bir vurgu var burada acaba), jakuzi, cilt bakım merkezi ve kuaför… (Erkekler için neden zayıflama merkezi yok? Göbekli adamlar & 0 beden kadınlar hatırlatması mıdır?) Sevgili çocuklarımız için de kreş (tabii, analar babalar kendi eğlencesinin derdine düştü, çocuklarla ilgilenecek birileri lazım), çocuk parkı, mini hayvanat bahçesi, suda çarpışan otolar (neden suda?), çocuk tiyatroları, çocuk oyunları ve daha neler neler… (neler, neler?) Peri kızı büyülenir tabii, “Bu sarayda tüm aile fertleri için çok mükemmel imkânlar sunmuşsunuz. İnanamıyorum!”
Anlatıcı şaşırtmaz bizi, “Daha bitmedi efendim! Oyun salonlarımız (playstation, bilardo, langırt vs.) internet kafemiz, mini golf kulübümüz, su sporlarımız ve emsalsiz bir teknede first class yat turları (saltanat kayığı bekliyorsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz bittabi, bildiğimiz teknedir emsalsiz olan, belki içinde altın kaplama vardır tabii. Olamaz mı? Olabilir…) Futbol, voleybol, basketbol sahaları ve tenis kortu… Profesyonel animasyon ekiplerimizin gün boyu sunduğu gösteriler ve eğlence programları, ve ayrıca her hafta Türkiye’nin müstesna seslerinden bir ses (Sahi peri kızına ne çok benziyor!) konser veriyor. Tabii ki muhteşemlik parantezinde!

Cennetin bedeli
Peri kızı reception’a varır nihayetinde. “Duygusal mevzuları konuşmaktır” muradı! “Bu mükemmelliğin bedelini ödemek mümkün mü acaba?” diye çekinerek dile getirir muradını. Anlatıcı izah eder, “Efendim, sarayımızın misafirleri oda ücretlerini öderler. (Misafir ve ödemek?) Misafirlerimizin KONAKLADIKLARI SÜRELERE GÖRE bu saydıklarımın “tamamı” ücretsizdir! Peri kızı afallar birden, “Ücretsiz mi? İnanamıyorum!” Efsunlu tonlamasıyla vurgular anlatıcı, “Evet efendim, ücretsiz. (Hayır yapıyor gibi) Saray odalarına her sabah bırakılan, misafirlerimizin istediği iki adet gazete, sarayımızın her mekânında 24 saat sınırsız yiyecek içecek servisi… (Yemeye geldik nitekim.) Saray odalarındaki sıcak soğuk içecekler, her gün yenilenen minibarlar (Saray demiştiniz?), meyve servisleri, veeee piknik mangal keyfi (Neden efsunlu ses yine?)… Hepsi… Hepsi ücretsiz! Peri kızı bahçede etrafına şaşkın şaşkın bakınır ve “Hayatımda böyle bir yer görmedim! Allah’ım ben rüya mı görüyorum acaba?” Anlatıcı kendinden emin bir sesle yanıtlar, “Hayır, rüya görmüyorsunuz, burası Matrix Sarayı! Burası Akdeniz ve Ege’nin birleştiği yerde, tarihî Didim kentinde mavi bayrak almış, Türkiye’deki oksijeni en bol, rutubeti en az koylardan biri olan Akbük koyundaki Matrix Sarayı” der.

Padişah babam beni de tatile gönderir mi?

Peri kızı herkesi afallatan bir soru sorar nihayet! “Ben bu güzeller güzeli saraya nasıl ulaştım acaba? (Haydaaa, hepimiz peri kızının rüyasında mıydık acaba?) Masala çevrilir tüm hikâye! Anlatıcı izin vermez fakat masala girmemize ve Matrix Sarayı’na nasıl ulaşabileceğimizi, alternatif güzergâhlarla tarif eder. Araya girer o sırada Peri Kızı, “Bir dakika bir dakika, sanki hatırlar gibiyim! Padişah babam beni sarayımızın arabasıyla gezintiye göndermişti, birden bu muhteşem sarayı gördüm, merak ettim ve içine girdim, bu güzellikler o kadar başımı döndürdü ki hâlâ kendimi rüyada hissediyorum. (Eşi, çocukları vardı, sormuştu falan demeyin! Peri kızı dememiş miydik başından beri. Kaçırdınız tüm hikâyeyi.) Söyler misiniz lütfen, burası neresi? (Kaç kez söylendi hâlbuki.) Anlatıcı nihayetlendirir masalı… “Burası dünyanın en güzel ülkesi Türkiye! Ve burası, Türkiye’nin “lüksü” Matrix Sarayı! Matrix Palace! Türkiye’nin lüksü!!!”

 

 

Yaz boyu gündemimizi işgal eden bir konu tatil. Neredeyse nisan ayında başlıyor, erken rezervasyon indirimi vaatli tatil paketi reklamları. Hayatımızı sanki yazın o birkaç haftalık tatili yapabilmek için katlanılan bir yük gibi algılamamıza sebep olan bu furya, muhafazakârlar için helal konseptlerle çıkıyor sahneye. Tüketicilerini aptal yerine koyan reklamlarıyla helal tatil anlayışının aslında değerlerimizi nasıl imha ettiğini, bu anlayışı zihinlere yerleştirmek için yapılan reklamların muhataplarını indirgeyen dilini konuştuk.

  I-

Tatil ile toplumsal karşılaşmamız Özallı yıllarda

 Fatma Barbarosoğlu: Tatil kelimesi ile ilk karşılaştığınız anı sorsam size, muhayyileniz neleri çekip çıkarır acaba?

Beyza Karakaya: 93 yılında İstanbul’a gelmiştik İstanbul’dan Uludağ’a günübirlik gezi yapmıştık. İlk aklıma gelen o. Sonra da Kuşadası’nda oturan teyzeme gidişimiz. Babam evlenirken, teyzeme öylesine, on yıl sonra geliriz size, demiş. Tam on yıl sonra Kuşadası’na gittik gerçekten. Ama tatil deyince aklıma gelen ilk şey, Uludağ’a günübirlik seyahatimiz.

Fatma Barbarosoğlu: Tatil deyince Beyza’nın aklına ilk Uludağ geldi. Bu çok anlamlı aslında. Çünkü Yeşilçam filmleriyle beslenmiş Uludağ’da tatil imajı vardır hepimizin muhayyilesinde.

Beyza Karakaya: O zaman Aksaray’da oturuyorduk, aslında İstanbul’a gelmiştik, bizim tatilimiz İstanbul’a gelmekti.

Fatma Barbarosoğlu: Bir yerden bir yere gitmek Beyza için tatildi. Başka?

Nazife Şişman: Tatil deyince benim aklıma okul tatili geliyor. Okul tatile girdiğinde ya ben İstanbul’a gelirdim annemlerin yanına ya onlar gelip yaz sonuna kadar köyde kalırlardı. Sonraki yıllarda okul tatil olduğunda köye babaannemin yanına giderdim. Onun dışında bir tatil kavramıyla yıllar sonra karşılaştım diyebilirim.

Fatma Barbarosoğlu: Tatil kelimesiyle bir bireysel karşılaşmamız var bir de toplumsal diye düşünüyorum. Benim bireysel karşılaşmam ve tatilden ürkmem 1974 yılına kadar gidiyor. O tarihe kadar cumartesi günleri okula yarım gün giderdik. Cumartesi müzik, beden eğitimi olurdu. Teneffüsler sanki diğer günlere göre daha uzun gelirdi bana cumartesi günleri. Bir gün dediler ki artık cumartesi günleri okula gelmeyeceksiniz. İki koca gün evde vakit geçer miydi… Tatil kelimesi benim için can sıkıntısı olarak sabitlenmiş bir kelimedir. Sevimsizdir. Ama diğer taraftan tam bir serbest zaman delisiyim.

Tatil ile toplumsal karşılaşmam, Özallı yıllara dayanıyor. 24 Ocak kararlarıyla Türkiye tüketim toplumuna geçtiği için her türlü düzenleme “tüketimi canlandırmak” için yapılıyordu. Bayram tatilinin tatil bayramı hâline gelmesi bu tarihlerde başlıyor. Bayram dışı günlerin bayrama dahil edilerek 9 günlük bayram tatili manşetleri ilk bu dönemde atılmaya başlandı. Nitekim bu yıl turizmciler tatilin son anda değil ramazanın başında birleştirilmesini önererek turizme destek istediler.

Nazife Şişman: Özal ile birlikte şortu ve sandaletleri ile askeri selamlayan, tatile çıkan bir başbakan tipi ile karşılaştık. Demirel’i takım elbiseden başka bir kıyafetle hiç görmemiştik.

Fatma Barbarosoğlu: Tatildeki devlet başkanı imajını ilk defa Mustafa Kemal’de görüyoruz aslında.

Nazife Şişman: Mustafa Kemal’in Florya sahilindeki mayolu fotoğrafları, tatilden ziyade modernlik, kıyafet devrimi gibi bir vurguyla zihnimizde yer etmiş olmalı ki tatil ile toplumsal karşılaşmamız Özallı yıllara rastlıyor.

Beyza Karakaya: Özal dönemi tatiline bakarken rastladım. Özal, Marmaris’i keşfetmiş ve “Özal tipi” tatil diye bir kavram ortaya çıkmış sonrasında. Erdoğan, Marmaris’e gittiğinde “Tayyip Erdoğan, Özal tipi tatil yapıyor” diye haber olmuş. Marmaris’te ailecek veya başka ailelerle birlikte bir yat ile açılarak yapılan tatil tipine “Özal tipi” tatil benzetmesi yapılıyor.

Fatma Barbarosoğlu: Yatta tatil… Çocukluğumda aşk gemisi diye bir dizi vardı. İnsanlar tatillerini açık denizlere açılmış dev bir geminin içinde geçiriyordu. Benim için ha hapis ha o gemide günleri ve geceleri geçirmek zorunda kalmak. Ama insanlar tatil ve macera kelimesini eşleştiriyor sanki.

II-

Bedeni ve ruhu sömüren tatil yorgunluğu

Fatma Barbarosoğlu: Tatil ile dinlenmek geçişken kelimeler mi?

Serap Kabakçı: Çoğunlukla kendi başıma kaldığım dönemler dinleniyorum. Kendi başıma evde olmaktan ziyade yürüyor, dışarda yemek yiyor, bir yerde kahve, çay içiyorsam o an dinlendiğimi hissediyorum.

Fatma Barbarosoğlu: İçine mi dönüyorsun?

Serap Kabakçı: Göremediğim her şeyi görmüş oluyorum. Başka biri ile gittiğin zaman etrafta olan biteni görmüyor, duymuyorsun. Geçtiğim bir sokakta, duvardaki resmi, yerdeki çöpü fark etmek de daha önce dikkatimi çekmeyen bir insanı fark etmek de dinlendiriyor.

Beyza Karakaya: Beni sanırım dışa dönmek dinlendiriyor, zaten sürekli içimdeyim. Güzel bir manzaranın karşısında kitap okurken dinleniyorum mesela.

Fatma Barbarosoğlu: Dış değil ki o, yine içindesin. Seninki, postacıya sormuşlar, yıllık izninde ne yapacaksın, şehri dolaşırım herhâlde, demiş; o hesap…

Nazife Şişman: Fiziksel dinlenmeden mi bahsediyoruz, ruhsal dinlenmeden mi?

Fatma Barbarosoğlu: İkisi birbirinden farklı mı? Benim için farklı değil, ruhum dinlenmiyorsa bedenimin dinlenmesi bir uyuşma hâlidir ancak…

Nazife Şişman: Beni dinlendiren şeyler dönemsel olarak değişiyor. Evin kalabalığından azade kalabildiğim, elime kitabımı alıp kesintisiz bir zamana sahip olabildiğim anlar, benim için dinlenme anları. Ama bazen de çok stresli bir zihinsel çalışmanın sonrasında ev işi yapmak dinlendirici geliyor. Bir ara çok giysi tadilatı yapardım mesela. Eski bir giysiyi söküp dikerek yeniden tedavüle sokmak beni hem ruhen hem bedenen dinlendirir.

Fatma Barbarosoğlu: Allahu Teâlâ ayet-i kerimede buyuruyor: “Bir işten yorulunca başka bir işe koyulun”. Boş durmanın bizi çok yorduğunu düşünüyorum. Herkesin kendine göre bir dinlenme hülyası vardır. Benimkisi yeme içme derdinin olmadığı, ev işi mecburiyetinin olmadığı bir zaman diliminde, limonata gibi havaların hüküm sürdüğü aydınlık bir ortamda gece gündüz yazma hürriyetine sahip olmak. Yazdıkça yazma hâli. Öylesine yazacağım ki içimin bütün karmaşasını düzene çevirmiş olacağım. Sanırım bu, hayatımın dinlenmesi olurdu.

Serap Kabakçı: Dinlenirken üretmek deyince aklıma Pablo Neruda’ya dair bir film geldi. Neruda düşüncelerinden dolayı cezalı ve sahil kasabasında yaşıyor. Postacı sadece ona mektup taşıyor ve âşık olduğu kıza şiir yazabilmek için Neruda’dan yardım istiyor. Neruda ona okyanusun kenarında yürümesini söylüyor. Postacı yürüyor ama yine kelimeler ona gelmiyor. Bir dönem sonra postacı âşık olduğu kıza şiirler yazacak hâle geliyor. Neruda sesli kayıtlarında arkadaşım diye bahsediyor postacıdan. Neruda’nın tek başına bir sahil kasabasında okyanus kenarında, çok az insanla irtibat kurarak, yeme içme mecburiyetinin az olduğu vakitlerde yazdığı eserler… Esasında orada esir, ama esarete dair şiirler yerine aşka dair eserler verdiği bir dönem o dönem.

Fatma Babarosoğlu: Evet, bedenin esareti ile ruhun esareti çok farklı. Tatilde güya bedenler özgürleştiriliyor, formel kıyafetlerden çıkılıyor, parmak arası terlikler giyiliyor. Peki, bedenimiz ve ruhumuz dinleniyor mu? Aynı frekansta buluşuyor mu? Hayır. Tam tersine tatil yorgunluğu diye bir durum söz konusu. Bu yorgunluk bedeni ve ruhu sömüren bir yorgunluk.

 

III-

Cennet tasvirli helal otel reklamları parodi gibi

Helal tatil reklamları tüketicisini aptal yerine koyuyor

 Fatma Babarosoğlu: İslami kesimin beş yıldızlı otel yorgunluğu tahammül edilir gibi bir şey değil. Millet tatile rahatlamak için çıkar ama beş yıldızlı otel tatili, “abiye tatil”, yedi gün yedi gece süren düğün konseptinde devam ediyor. Her gün, acaba ne giysem sıkıntısı ile başlıyor.

Nazife Şişman: İslami kesim, henüz yeni aşina olduğu mekânlarda ne giyeceğini bilemez bir şekilde “abiye tatil” yorgunluğu yaşıyor. Ama tatil rahatlığı da pazarlanan bir şey değil mi? “Casual” bir role bürünmesi gerekiyor tatilcilerin. Tatil kıyafeti diye tanımlanan bir formun olması bile esasında tatile rahatlığın değil zorunlulukların hâkim olduğunu gösteriyor. Davranışlara da iştekinden farklı bazı form zorunlulukları getiriyor tatil. Eğlenmenin, dinlenmenin kalıpları var çünkü. Kitab-ı Mukaddes’teki emirlere benziyor tatil mottoları: Eğleneceksin. Gidecek ve kendini gerçekleştireceksin. Modern, hayattan zevk alan bir insan olacaksan bunlara uymak zorundasın. Köyüne gidiyorsan bile bir konsept çerçevesinde olmalı.

Fatma Barbarosoğlu: Tatilci davranış kodu diye bir şeyden bahsedebiliriz. “Tatil anlayışımızı etkileyen nedir?” diye soracak olursak en belirleyici olanın reklamlar olduğunu düşünüyorum. Hedef kitle olarak dindarları seçen reklamlarda tüketici aptal yerine konuyor. Sözü Matrix Otel reklamına getireceğim… Markanın reklamını yapmamak için herkesin bildiği ilk “İslami tatil” konseptli otelin adını “Matrix” olarak imleyelim. Reklamı ilk seyrettiğinizde ne düşündünüz?

Beyza Karakaya: Duygularımı ifade edecek olursam öleceğimi falan hissettim. Reklam yazarının “cennet” tahayyülü, cenneti dört duvar arasında, marka kıyafetlerle, tabakların şıklığı ve duvarların kaplamasıyla tasvir ediyor oluşu, yazarın çocukluğunda hiç cenneti hayal etmemiş olduğunu düşündürüyor. Ben mesela okumayı yeni öğrendiğimde okuduğum ilk kitaplarımdan biri “Çocuklara Allah’ı bilmeğe doğru” idi, yazarını hatırlamıyorum, orada “uçsuz bucaksız” bir cennet tasviri vardı. Benim cennet tahayyülümü şekillendiren odur. Altın kaplamalı bir dört duvar değildi ya da çok şık porselen tabaklar, bardaklar değildi. “Cennetten düşen ilk otel tanesi” olan Matrix Otel hiç değildi. Reklamın bu cennet tasviri ile oteli birleştiriyor olması, “hedef kitlesinin” zekâsını küçümsediğini de gösteriyor.

Fatma Barbarosoğlu: “Disney hiçbir zaman var olmamış bir geçmişin resmidir” denir. Muhafazakâr kesimi, tatil için avlamak üzere oluşturulmuş bu beş yıldızlı otel reklamı da olmayan geçmişi inşa etmeye çalışan bir reklam. Rüyasından uyanamayan kadın, hem peri padişahın kızı hem de Osmanlı sultanının kızı. Turistik tanıtım için hazırlanmış olan bu reklam filmi için şu soruyu sormak zorundayız: Burada kim kime ne anlatmaktadır? Anlatım modern mi? HAYIR! Anlatım otantik mi? HAYIR! Ek yerleri ziyadesiyle belli olan ekletik bir anlatım ile karşı karşıyayız. Aslında bu hâli ile reklam filmi tam da bizim gündelik hayattaki çelişkilerimizi Levent Kırca parodisi olarak ortaya koyuyor.

Nazife Şişman: Esasında turizm hep dünyayı bir geçmiş zaman nostaljisine dâhil ederek pazarlar. Müzeleştirme nasıl modernleşmenin eski dünyayı dondurup seyirlik bir nesne hâline dönüştürmesi ise, turizm de gezilecek görülecek yerleri modern egonun görerek sahip olacağı bir nesneleştirmeye tabi tutar. Bu reklamda muhafazakârlar için geçmiş çağrışımları kullanılmaya çalışılmış ama sırmalı bir şatafat üzerinden. Sahiden de parodi gibi.

Fatma Barbarosoğlu: “Reklam dekordur” önermesinden yola çıkacak olursak, dekor konusunda da kafanın bir hayli karışık olduğu görülüyor. Dağın zirvesindeki deniz gibi bir anlayış oluşturuyor bu kafa karışıklığını. Hem dinî terminolojiyi sömürmek hem çağdaş turizm reklamlarından istifade etmek. Postmodern hayatın her şeyi “deneyimlemeye” davet eden anlayışı, burada dünya ile ahiret zevkini buluşturan bir pespayelik ile karşımıza çıkıyor. Birbirine en uzak olan konumları, durumları “birleştirerek” deneyime hazır hâle getiriyor. Adını cennetten alan Tuba Restoran ile haşa cennette bulunmak deneyimleniyor.

Nazife Şişman: Peki bu reklamın hedef kitlesi kim?

Fatma Barbarosoğlu: Kendisini periler padişahının kızı sanan bütün kadınlar. Ama özellikle de gurbetçi kadınlar. Neden gurbetçi kadınlar? Çünkü onlar içinde yaşadıkları toplumun tatil baskısına daha yoğun olarak maruz kalıyor. Önemli biri olduklarını hissetmek için tıpkı Alman komşuları ve iş arkadaşları gibi tatilde bir yere gitmiş olduklarını ispat etmek zorundalar çünkü.

Serap Kabakçı: Zaten Matrix Otel’in dönemlik paketlerini satın alan kişiler genelde Türkiye’ye izne gelen Almancılardı. 5 yıllık ya da 3 yıllık paketler satın alınıyordu.

Fatma Barbarosoğlu: Anadolu’nun bir köyünden gurbete düşmüş, dolayısıyla Almanya’nın şehir kültürünü içselleştirememiş, Almanlar tarafından dışlanmış gurbetçiler için beş yıldızlı otelin reklamı başkalarına gösterilebileceği için çok önemli. Kendisi ne kadar anlatabilir ki, bir otelde neler yaptığını? Belki de aslında o hizmetlerden çok memnun kalmadı. O hizmetlerin çoğu sadece reklam filminde var olan hizmetlerdi. Ama yine de o reklamdan bahsedecek eşine dostuna. O reklamın diliyle konuşacak arkadaşlarıyla. İnsanlar niye tatile gidiyorlar? Tatil dönüşü anlatacak bir hikâyeleri olsun diye.

Nazife Şişman: Dinlenmek için değil, başkalarına göstermek için gidiliyor tatile.

Fatma Barbarosoğlu: Dinlenme dediğimiz şey aslında kendimiz içinken, işin içerisine tatil girdiğinde başkasına gösterilebilir, fotoğrafla ispat edilebilir bir şey olması gerekiyor. Yıllık tatilinizde memlekete gittiniz, dedenizi, ninenizi ziyaret ettiniz. Onlarla fotoğraf çektirdiniz, kime göstereceksiniz? Hiç kimseye. Tatil anısı olarak şık durmaz çünkü köylü nineniz, dedeniz.

Nazife Şişman: Matrix Otel’in Almancılara hitap etmesinin sebebi de bu; gösterilebilir olması.

Fatma Barbarosoğlu: Matrix Otel, Almancılara hitap etti çünkü kendileri yaşamasa bile, “Ben böyle bir yerde tatil yaptım/yapabilirim” duygusunu ispat etme kapasitesi taşıyor o eklektik reklam. Reklamın “kadın dostu” dili de dikkatinizi çekti muhakkak. Alman kadınlarının kendi kendilerine tatil yapmaları çok meşhurdur. Reklamdaki kadın da tek başına. Ta ki reklamın sonunda birden eşini ve çocuklarını hatırlıyor. Hatırlamasıyla birlikte olaya harem ve selamlık anlayışı dâhil oluyor. Dünyada ne varsa hepsi bu otelde temsil ediliyor, hiçbir şey dışarda kalmıyor. Absürt gibi duran bu reklam esasında muhafazakâr “yükselişi” muazzam bir şekilde karikatürize ediyor. Hayatın absürtlüğü karşısında mizah havlu atıyor. Hayatın kendisi daha karikatürize çünkü.

IV

Beş yıldızlı otele hapseden “helal tatil” paketleri

Nazife Şişman: Beş yıldızlı muhafazakâr otel tatilcisi esasında modernleşmiş muhafazakâr camiayı ele veren bir model olarak görülebilir. Zaten turist için modern insanı ele veren en iyi modellerden biridir, denir. Dean MacCannel, “Turist” isimli kitapta böyle diyor. Turisti fiilî olarak gezen kişiden ziyade meta-sosyolojik bir anlamda kullanıyor. Bütün Batı modernliğini turist üzerinden okuyabiliriz. Turist, bir yere giden, sahip olan, gören Batı egosunun bir prototipidir. Doğu’yu egzotik bir görüntüye mahkum eden o oryantalist seyahatleri gerçekleştirenler bir süre sonra her gittiği yerde müze görmek istiyor. Donmuş modernlik öncesi kültürleri görmek istiyor.

Fatma Barbarosoğlu: Değişimin ayak izini bulmak için belki seyyah ile turisti mukayese etmemiz gerekecek.

Nazife Şişman: Seyyah kadim, turist modern gezgindir diyebilir miyiz? Hemen hemen bütün kültürler, bilgi ve hikmet elde etme ile seyahat arasında bir paralellik kurar. İlk çağlardan beri yabancı diyarlara seyahat, özellikle de kutsal yerleri ziyaret, hikmet ve bilgi sahibi olmanın en önemli yollarından biri olarak görülmüştür. Kur’an-ı Kerim’de de yeryüzünde gezip Allah’ın ayetlerini görmeleri tavsiye edilir müminlere. Ama postmodern dünyanın kahramanı olan turist, önceden broşürlerde gördüğü bir yere gider. Mekânlara ve nesnelere bakmakla yetinir. “Oradaydım, gördüm” diyebilmektir amacı. Müteşebbis tarafından keşfedilmiş, kitle tanıtım sanatları vasıtasıyla önüne sunulmuş olan “ilginç” mekânın önünde fotoğraf çektirip geri dönmeyi seyahat olarak görür.

Fatma Barbarosoğlu: Böyle bir seyahatin bilgi ve hikmetle bir alakası kurulabilir mi?

Nazife Şişman: Tabii ki kurulamaz. Seyahatten beklenen, varılan mekânın yolcuyu, ev sahibi ile misafirin birbirini etkilemesi, dönüştürmesidir. Turistik gezi ise kişiyi değiştirmek bir yana, rahatlık ve benzerlik ile sarıp sarmalar. Gittiği her yerde McDonalds’ı bulur mesela. Turistlerin en önemli özelliği ziyaret ettikleri yerlere ait olmamayı başarabilmeleri, mesafelerini muhafaza edebilmeleridir. Turist bir yere varmayı amaçlayan değil, hareket edendir. Selefleri olan hacıların ve seyyahların tersine turistlerin gezileri nihai bir hedefe matuf değildir. Turisti avlayan, görerek sahip olmaktır, farklı mekânlara ve kültürlere. Bizim reklamımızda ise pek kültürel bir davet de yok. Muhafazakâr kesime hitap eden bu reklamın çağırdığı şey çok daha dar. Gezmek, görmek, kültürel olarak beslenmek yok. Sadece paket içinde bir sunum var. “Ye, iç, eğlen”den ibaret.

Fatma Barbarosoğlu: Paket tatil önerileri esasında müşteriyi hapsetmeye yönelik. Evinde, iş yerinde hapis olan bireyi oralardan çıkarıp beş yıldızlı otele hapsediyor. Zaten biz tatilin daha ziyade bu beş yıldızlı otel kısmına itiraz ediyoruz. İnsanların yeni yerler görmesi, sılayırahim etmesi bizim kültürümüzde var olan bir durum. Kırsal kesimde insanlar yazın yaylaya çıkıyor.

Nazife Şişman: Yaylaya çıkmak, işi tamamen bırakmak anlamına gelmiyor. İşin yeri değişmiş oluyor. Ovada, kışlakta tarım yapılıyor. Hayvanlar yazın yaylaya çıkarılıyor ki ekinler büyüsün, hayvanlar da taze otlarla beslenebilsin.

Fatma Barbarosoğlu: Yaylaya çıkarak serin bir havaya kavuşuluyor, ama zaman üretim zamanı olarak devam ediyor. Dolayısıyla kişinin kendini olduğundan başka birisi gibi göstermesi gerekmiyor. Hâlbuki beş yıldızlı otel kültüründe kendisini ispat etmesi lazım çünkü orada hapis ve diğer gözleri kendi üstünde hissediyor. Yaptığımız üretim bizi özgürleştirir. Çünkü kendimizi ancak yaptığımız işte görebiliriz. Beş yıldızlı otelde tatilci nefret etse bile kendisine sunulmuş olan bütün o aktiviteleri yapması lazım. Yapmazsa başkaları, “O zaman sen bu kadar parayı niye verdin” diye onunla alay eder. Çocuklarına eziyet eden ebeveynler bilirim. Biz bunları beş yıldızlı otele götürdük, iki çeşit yemekle oturdular, ziyan oldu yemekler diye.

Beyza Karakaya: Beş yıldızlı otelin aslında tam karşılığı: açık büfe. Oradaki eğlenme kısmı da açık büfeyi kaçırmamak için bölünüyor. Mesela reklamda da hatırlarsınız, yirmi dört saat her mekânda yiyebileceğiniz vurgusu ön planda. Thomas Veblen, “Açıkça Görülen Serbest Zaman” makalesinde, “İnsanların saygısını kazanmak ve koruyabilmek için yalnızca servete ya da güce sahip olmak yetmez. Servetin ya da gücün kanıtlanması gerekir çünkü saygı ancak kanıt varsa gösterilir. Servetin kanıtı, yalnızca insanın önemini başkalarına dayatmasıyla, onların gözünde kendisinin önemli olduğu duygusunu canlı ve uyanık tutmasıyla kalmaz; insanın kendi durumundan memnun olmasını sağlaması da ve bu durumu koruması da en az onun kadar yararlıdır” der. Bu açıdan bakıldığında aslında tatil de bir şekilde bu “kendi durumundan mutlu” olma duygusunu besliyor. Sadece başkalarına tatil yaptığını ispat etme değil de “Ben artık tatilimi yaptım, bütün sene verimli çalışabilirim” düşüncesi mi bu saygınlığı sağlıyor?

Fatma Barbarosoğlu: İşinde verimli olmak kısmı çok tartışma götürür. Lakin tatil kredisi reklamlarının bahar aylarından itibaren aile reislerini bunalttığı kesin. Reklamların dilini hatırlayın: Bütün imkânları tatil kredisi için seferber eden bir adam değilse o adam makbul bir eş, makbul bir baba değil. Erkeklerin ne kadar makbul olduğunu tatil üzerinden okutan bir kültürle karşı karşıyayız. İnsanlar çok çalıştığı için tatil yapmıyor, tatil yapmak için çok çalışmak zorunda.

Nazife Şişman: Hayatı bir bekleyişe, “eğlenmek/dağıtmak” için bayramı, yılbaşını, pazar gününü ya da yaz tatilini bekleme sürecine indirgeyen bir “çalışma ve tüketme” anlayışının hâkimiyeti altında yaşıyoruz. Tatil ve çalışmanın birbirine karşıt iki faaliyet alanı olarak ortaya çıkışı, kapitalist ekonominin işi, insanın en temel faaliyeti olarak tanımlamasıyla paralel bir gelişme esasında. Sanayi Devrimi sonrasında dinlenme ve eğlenmenin bu kadar vurgulanması, işin verimliliği içindi. İşçiler daha verimli çalışsın, diyeydi “boş zaman”. Ama tüketim toplumunda boş zaman/eğlence, insanı tanımlama bakımından işin yerini aldı, daha merkezi bir yere oturdu. Eskiden toplumsal yapı, toplumsal statü ve toplumsal eylemin temelini “iş” teşkil ederdi. Yani “Neyle meşgulsün?” sorusunun cevabı genellikle iş çerçevesinde verilirdi. Ama günümüzde hayat tarzı, asıl kişiyi tanımlayan. Hayat tarzını belirleyense, seçme şansı olduğu durumlarda neler yapıldığı. Piknik mi? Trekking mi? Tatilde memlekete mi gidiyorsun, “tatile mi çıkıyorsun”? hayat tarzının belirleyicileri bunlar. Tabii ki bu durum insanlarda ciddi bir baskı oluşturuyor.

Fatma Barbarosoğlu: Mayıs ayından itibaren reklamları düşünelim, uçak firmaları tatil üzerinden reklam yapıyor, bankalar tatil üzerinden reklam yapıyor, dondurma reklamları tatil üzerinden dönüyor, içecek reklamları da tatil üzerinden. Dar gelirli bir ailenin çocuğu ne hissediyordur bu kadar tatil reklamına maruz kaldığında?

Beyza Karakaya: Dar gelirli olmasına gerek yok, “aile kavramı” tatile gitmekle özdeşleşiyor çocuklarda. Bir mağazanın sahibi arkadaşına anlatıyordu. Çocukları, “Herkes bir yerlere gidiyor, biz neden bir aile olamıyoruz, biz de bir yerlere gidelim.” diyorlarmış. Hanım, eşinden ayrılma durumundaydı, bu yüzden bunun üzüntüsünü yaşıyordu. Artık birkaç gün de olsa bir yere götüreceğim onları, diyordu. Dizilerde herkes ailecek bir yere gidiyor, sosyal medyaya bakıldığında da öyle, reklamlar ve hatta çizgi filmler de buna zemin hazırlıyor ve çocuklar aile olmayı tatile gitmekle özdeşleştiriyorlar.

Fatma Barbarosoğlu: Daha öncesinde nasıldı? Bizim çocukluğumuzda aile olmak diye bir şey yoktu, zaten herkes aileydi. Bir şey dile düştüğü andan itibaren aslında yok oluyor.

 

V-

Hız çağında dinlenmek diye bir şey yok

Fatma Barbarosoğlu: Biz insanların üretim zamanını, mekânını değiştirmesini dert etmiyoruz. Gamlandı, kederlendi tebdil-i mekânda ferahlık vardır, bunu dert etmiyoruz. “Bir yere gideyim göreyim” duygusu ile yaptığı seyahati dert etmiyoruz. Beş yıldızlı otel tatilini dert ediyoruz. Neden?

Nazife Şişman: Beş yıldızlı otel tatilini eleştiriyoruz, çünkü tatil adı altında tüketimi teşvik etmekten başka bir işlevi yok. Turistik gezi bile görülen yerleri, o bölgenin insanlarını, tarihini, kültürünü nesneleştiriyor diye eleştiriyoruz. Beş yıldızlı otel tatilinde ise ne kültürel bir fetişizm var ne sağlık vb. bir etiket. Sadece yiyip içme ve kitch bir “geleneksellik” yahut duruma göre “modernlik” pazarlaması söz konusu. Bir yere gitmek şart gibi görülüyor. Âdeta şöyle bir toplumsal zorunluluk var: Herkes başka bir yere gitmeli ve başka birinin evinde parasını harcamalı. Öyle ki gittiği yerdekiler de başka yere gidip, oralarda parasını harcama fırsat ve imkânı bulabilsin!

Fatma Barbarosoğlu: Çünkü hiçbir yere gitmiyorsan mutsuz olduğun düşünülüyor. Hiç kimse bir şey demese bile sen kendini kötü hissediyorsun. Herkes bir yere gittiği için yaz bayramlarında şehirde bayramlaşacak kimseyi bulamıyorsun.

Beyza Karakaya: Bir de sosyal medya kültürü var. Bakıyorsunuz bir akımmış ve yapmayan suç işleyecekmiş gibi herkes çıplak ayaklarının fotoğrafını koyuyor. O da mı tatilde, bu da mı tatilde, ben neden buradayım, diyor insanlar.

Fatma Barbarosoğlu: Aileler yaz boyu çocuklarını biz de tatile gideceğiz diye kandırmak zorunda kalıyor. Bizim gençliğimizde kamp kültürü inanılmaz cazip gelirdi gençlere. Yeşilçam filmlerinin de etkisi var bunda elbet. Kendi yaşıtları ile aileden bağımsız tatile gitmek. Şimdi nasıl?

Serap Kabakçı: Şimdi her şeyi istiyorlar. Ben on yaşındaki yeğenimden yola çıkıyorum, zihnindeki tatil planı şöyle: Arkadaşlarıyla kampa gittiği bir dönem var, anneannesiyle, bizimle vakit geçirdiği bir dönem var ve ailecek tatile gittikleri bir dönem var. Bu böyle, yeri değişse de sırayla yapılıyor.

Beyza Karakaya: Çünkü boş zamanı nasıl değerlendireceğimize dair fikrimiz yok. Kültürel olarak bir boşluğumuz var ve çocuklar da bu yüzden tatile çıkınca ne yapacağını bilemiyor.

Fatma Barbarosoğlu: Boş zamanla, serbest zaman arasındaki fark üzerinde durmamız gerekiyor. Yani biz daha ziyade boş zamana odaklanmış vaziyetteyiz. Serbest zaman kavramı pek yok. Belki serbest zaman kavramı yerleşse bilincimize, o serbest zamanı daha verimli örgütleyebileceğiz.

Beyza Karakaya: Bertnard Russell, “Aylaklığa Övgü” makalesinde, çalışma saatleri çok fazla, aslında üç dört saatle bugünkü üretimi devam ettirebiliriz, diyordu. Boş zamanı insanın kendini gerçekleştirmesi için zorunlu görür pek çok Batılı düşünür. Ama bu boş zaman, yayılayım, oturayım, yiyeyim, içeyim anlamında bir boş zaman değil. Her zaman yaptığın işin haricinde başka bir iş yapıyor olmak, eşittir boş zaman.

Nazife Şişman: Bizim çocukluğumuzda Kur’an kursuna gidiliyordu yaz dönemlerinde mesela. Okuldan boşalan zaman böyle değerlendiriliyordu.

Fatma Barbarosoğlu: Tam tipik bir serbest zaman anlayışı aslında o. Yani bu bilgi okulda öğretilmiyor, şimdi serbest zaman ve ben çocuğuma vermek istediğimi bu esnada verebilirim. Hâlâ daha Kur’an kursları var ama onlar da bizim zamanımızdaki gibi değil. Onlar da çocukları ister istemez eğlendirmek zorundalar. Dolayısıyla biz tatili konuşurken, dinlenmeyi konuşmuyoruz. Tatili konuşurken hepimizin bilinçaltında popüler kültürün damardan zerk ettiği eğlenme bahsi var. Yani bir çocuğu alın götürün güzel bir yere, istediği kadar orada balık tutsun, hoşça vakit geçirsin. O yaptıkları onaylanmışlar listesinde yoksa, pek de eğlenceli bulmayacaktır geçirdiği zamanı. Çünkü onaylanmış bir “aktivite kültürü” var. “Aktivite kültürü” hız çağının ürettiği bir kültür. Hız çağında aslında dinlenmek diye bir şey yok.

Nazife Şişman: Zaten dikkat ederseniz hiç kimse bizi dinlenmeye çağırmıyor.

Fatma Barbarosoğlu: Dinlenmek bahsinde sükûn vardır çünkü. Dinlenmek diye bir şey olmadığı için de, tatil bahsi eğlenme üzerinden pazarlanıyor. Uyumayan şehir halkı gerçeğine eşlik eden bir tatil anlayışı bu. Bir şeyden bahsederken kesintisizliği ifade etmek için 7/24 diyoruz. Dolayısıyla paket tatil anlayışı da tatilin 7/24 versiyonu. Modern hareketlilik hepimizi tüketiyor esasında. Eskiler, “Harekette bereket vardır” derdi ama, kastettikleri hareket üretime dayalı bir hareket. Emek ile bir iş üretmek ve ürettiğini insanlara pay etmek. Ruhu dinlendiren şey bu. Tıpkı Dr. Leyla Hazar’ın yaptığı gibi. Yıllık izninde gönüllü olarak hasta bakmak için Afrika’ya gidiyor Dr. Leyla Hazar. Dolayısıyla en “helal” tatil, muhafazakârları avlamak için oluşturulmuş “helal tatil” paketleri değil, yıllık izninde başkalarının mutluluğuna vesile olmaya çalışanların tatili.