Cahilinden satılık diploma

Eğitimden beklenen kişiye
bütünlüklü bir çerçeve sunması,
kişinin kendisi ve “dünya” ile anlamlı bir bağ kurabilmesine yardımcı olmasıdır. Başarının ve bilginin değerlendirilmesinde performans ve reytingin kriter hâline geldiği bir dünyada bu bağı nasıl kuracağız? Ticarethaneye dönüşen eğitim kurumlarından aldığımız belgelerle cehaletimizi örtebilir miyiz? Bu ay, bu zor soruları aldık gündemimize. Okuyucularımız, dergimizin sayfaları arasında yol alırken, konuyla ilgili zihinlerinde oluşan birçok soruya cevap bulacak muhtemelen. Ama asıl mesele, yeni sorular sorabilmemizi sağlayacak bir çerçeve çizmek. Buyrun…

 

Mesleğin kişiyi seçtiği yeni kölelik sistemi

Fatma Barbarosoğlu: Bu ay Hayatımızın Hikâyesi’ni Dave Eggers’ın Çember romanı üzerinden ele alacağız. Eğitimin ticarileşmesi meselesini niye Çember romanı üzerinden tartışıyoruz? Birinci sorumuz bu olsun. Okuyucularımızın da ilgisini çekecektir. Esasında roman bir sosyal medya eleştirisi olarak değerlendirilecek bir romanken, biz sosyal medya üzerinden değil de, eğitimin ticarileşmesi üzerinden gideceğiz. Tabii yer yer sosyal medya eleştirisine de geçebiliriz, ama temel noktamız eğitimin ticarileşmesi… Biz bu romanı, neden eğitimin ticarileşmesi üzerinden tartışıyoruz? Önce bu konuda okuyucularımıza bilgi verelim.

Münire Daniş: Öncelikle romanın konusu ile eğitimin ticarileşmesi arasındaki kesişmeyi, ortak noktaları görmek gerekiyor. Çember’de kurgulanan hikâyede internetin insanlığı sürükleyebileceği noktayı ve o noktada teknolojinin merkezî konumunu görüyoruz. Bu teknolojide sermaye, bilgi. Çember’in misyonu da “dünyanın tüm bilgilerine açılan kapı olmak” olarak tanımlanıyor. Çember’in patronları konumundaki Akıllı Adamlardan birinin şöyle bir cümlesi var: “İkinci Aydınlanma’nın eşiğindeyiz. İnsanlığa ait bilgi birikiminin kovadaki çatlaktan sızarak kaybolup gitmesine izin vermeyeceğimiz bir çağdayız.” Burada bilgi birikimi diye bahsedilen ise ne felsefeye ne inanca, ahlaka ne geleneğe ne de değer üreten herhangi bir şeye dayanıyor. Peki nasıl bir bilgi bu? Çember’e dâhil olan tüm katılımcılara, tüm çevrimiçi hayatlara çok şey bildiği, çok şeye erişebildiği, çok şeyi kontrol edebildiği hissini, büyüleyici bir yaşama sahip olduğu algısını kazandıran bir bilgi akışı. Çember’in kullandığı bu bilgi, paraya dönüştürülebilen her şeyden elde ediliyor.

Fatma Barbarosoğlu: Romanımızın kahramanı Mae, aslında alt orta sınıf bir ailenin kızı. Eğitim görmek için borçlanıyor. Okulu bitirdikten sonra bir işe giriyor fakat orada hiç mutlu olmuyor. Çünkü aldığı maaş çok düşük. Romanın cümleleri ile aktaracak olursam: “Mae’nin duyduğu öfkenin haddi hesabı yoktu. 234 bin dolara patlayan seçkin sosyal bilimler derecesini, üniversite eğitimini böyle bir yerde çalışmak için almamıştı. Yine de işti nihayetinde, paraya ihtiyacı vardı. Öğrenim kredisi borcu kapanmak bilmiyor, her ay para yiyordu. Mae, çareyi buradaki işi ve maaş çekini kabul etmekte bulmuş, daha iyi fırsatlar için gözünü açık tutmuştu.” Meslek seçimi ile ilgili olarak şöyle bir ayırım yapmanın mümkün olduğunu düşünüyorum: Kişilerin seçtiği meslekler, mesleklerin seçtiği kişiler. Mae bir meslek seçiyor, ama o seçtiği meslekte aldığı gelir ona yetmiyor, Çember tarafından seçilince herkesin gıpta ettiği bir maaşa kavuşuyor. Çember’in dışarıya verdiği imaj ne? En akıllılar, en zekiler Çember için seçilir.

Nazife Şişman: Seçilenler Çember’de tam olarak ne üretiyor?

Fatma Barbarosoğlu: Tıp, mimarlık, mühendislik, öğretmenlik eğitimi sonrasında kişi ne yapacağını bilir. Hâlbuki Mae, Çember’de sosyal medya takibi dışında bir şey yapmıyor. Önüne hedef olarak konulan rakamlar var ve Mae bu rakamları aşma performansı gösteriyor. Yüzlerce kişiye takip formu göndermek, onlardan gelen hiç de önemli olmayan sorulara cevap vermek/kaprisleri ile uğraşmak dışında bir şey yapmıyor. Yaptığı işten şikâyetçi değil, çünkü çok iyi para kazanıyor. Mae, bu işi bu kadar yüksek ücrete değil de daha düşük bir maaşa yapıyor olsaydı… Yani sürekli çevrim içi olacak, kampın dışına çıkmayacak, ailesiyle bile irtibat kuramayacak, hiçbir sosyal hayatı olmayacak, bütün sosyal hayatı Çember’deki hayat olacak… Bunun karşılığında çok az bir ücret alsaydı… O zaman biz Mae’in hayatı için ne derdik? Köle hayatı, derdik.

Münire Daniş: İşte bu eğitimin ticarileşmesinin sonuçlarından biri. Çember’de her tür bilginin paraya dönüştürülmesi, ütopik bir kurgu değil aslında… Günümüzde de iyi bir eğitim, iyi kazanç demek. Öyleyse o eğitimi satın almanız gerekir, çünkü bu size ileride kazandıracak. Satın aldığınız eğitim, istihdam edilme garantisi yanında bu istihdamı sürdürme becerisi de kazandırıyor.

Yeni iş ahlakı: çöldeki kumları sayma performansı

Nazife Şişman: Eğitimin ticarileşmesini sadece satın alınan diploma üzerinden değerlendiremeyiz. Çünkü diplomanızla bir işe girdiğinizde, garanti değil durumunuz. Kendinizi sürekli yenilemeniz, piyasanın yeni koşullarına göre performans göstermeniz gerekiyor. Mesela bu romandaki iki kahramanı karşılaştırırsak, Mae’nin eğitim hayatı o kadar parlak değil. Aldığı notlar yüksek olmadığı gibi kararsız, sık sık branş değiştiriyor. Sanat tarihi okuyor, psikoloji okuyor. Sonunda mezun oluyor. Hâlbuki arkadaşı Annie, Stanford’da MBA yapıyor. Çok başarılı bir öğrencilik hayatı var ve mezun olur olmaz da iş buluyor. Ama sonuçta hayat çizgilerine baktığımızda Mae’nin bir noktadan sonra şirkette hızla yükseldiğini, parladığını, bu yükseliş ve parlaklığı da paylaşım ve katılıma borçlu olduğunu görüyoruz. Annie ise daha üretken olduğu, şirkete daha elle tutulur katkılar sağladığı hâlde yükselişten düşüşe geçiyor.

Fatma Barbarosoğlu: Peki sen bunu neye bağlıyorsun?

Nazife Şişman: Mae sistemin katılım ve paylaşım taleplerine, yani sistemin işleyiş tarzına hep uygun tepkiler veriyor. Bu “uygun tepki” annesini, babasını istemedikleri bir izleyici kitlesine teslim etmek ve eski bir dostunun hayatına kastetmek manasına gelse de…

Fatma Barbarosoğlu: Ama Annie’nin nasıl tepkiler verdiğini bilmiyoruz ki romanda. Annie daha çok yükselecekti aslında. Annie’nin performansı çok daha yüksek. Annie daha güzel, daha zeki, kıvrak ve karizmatik. Ta ki başına bir hadise gelene kadar.

Nazife Şişman: Annie yeterli performans gösteremediğinden değil, hayat hikâyesinden kaybetti.

Fatma Barbarosoğlu: Hayatın şeffaflaşması sürecinde “aile tarihi”nden kaybetti Annie. Mae, Annie’nin aile tarihini çok kıskanıyordu. Çünkü bizim aile tarihimiz bize verili bir zenginlik aslında. O verili zenginliğe sahip olmayan insanların daha sonra onu elde etmeleri mümkün değil. Annie, aile tarihinin şeffaflaşması programına dâhil olduktan sonra hiç istenmeyen hikâyelerle karşılaştı. Aile tarihinde çıkan olaylar Annie’yi şoka uğrattı. Bu bizim açımızdan niye önemli? Çünkü bir tarafta bir GerçekSen var, diyor. Program seni sende başlatıyor, başarının temelinde senin performansın var. Ama Annie’nin başarısını aile tarihi sıfırlayıp imha etti. Dolayısıyla sistem seni her seferinde kusmaya ve bağırsaklarından dışarıya bir pislik gibi atmaya hazır program üretiyor. Ve o kadar gözü kapalı bir kölelik sistemi var ki, Mae arkadaşını satıyor. Hâlbuki orada olmasının sebebi Annie idi. Eğitim kısmına getireceğim yer burası. Bizim klasik kadim eğitimimizde ne okursan oku, hangi eğitimi alırsan al, insan olma fıtratını kaybetme vurgusu var. Mae, Çember içinde çok kazanan olarak, insan fıtratına aykırı davranarak makineleşiyor.

Nazife Şişman: Mae için sadece istatistikler, kazandığı paylaşım dereceleri, kaç kişi tarafından beğenildiği önemli olmaya başlıyor. Hatta sonlara doğru yüzde birlik bir beğenilmeme oranı uykularını bile kaçırmaya yetiyor.

Fatma Barbarosoğlu: Hikâyemizin odak noktası, 21. yüzyılda takip performansına indirgenmiş vaziyette. Çember romanında eğitimli insanlar devşirilmeseydi, eğitimsiz insanlar devşirilseydi bu iş için, pekala Mae’in yaptığı işi yapabilecek biri olabilir, o zaman cazip olmazdı. Ve eğitimliler bunu eleştirirlerdi. Kölelik olarak kabul ederlerdi. İnsan haklarına, insan onuruna aykırı diye isyan ederlerdi. Ama seçilmiş olmak eleştirel bakışı baştan imha ediyor.

Beyza Karakaya: İşte aileler böyle bir devşirilme hayaliyle eğitim kurumlarına emanet ediyor çocuklarını. Henüz çocukları doğmadan kurdukları, üç yaşından itibaren şu veya bu kurslara göndererek gerçekleştirmeye çalıştıkları bir hayal bu. Hayatı, hayalleri, başarısı satın alınan çocuk, sistemin en dişli parçası oluyor. Burada aklıma Sema Karabıyık’ın Geleceğimi Kaybettim Hükümsüzdür romanı geldi. Romanın iki kahramanından biri olan Feride’nin de tüm eğitim hayatı, hayatı ailesi tarafından satın alınan bir proje niteliğindeydi.

Münire Daniş: Aslında eğitimin ticarileşmesi meselesine dönersek… Bilginin kazanç unsuru olarak alınıp satılma sürecine sıkıştırılması eğitim ve öğrenim kavramlarının yeniden tanımlanmasını getiriyor; geleneksel anlam siliniyor, bir değer kaybı yaşanıyor… Çember’de alınır satılır bir bilgiden, ticari eğitimde de metalaşmış bir eğitimden bahsediyoruz. Çember’de bütün katılımcılar aynı şeyleri yapıyorlar. İleri performans, yüksek derecede katılım herkesin amacı. Her şey rakamlarla ölçülüyor. Sahradaki kum tanelerini sayabilmesinin Çember’in bir “güç gösterisi” olması gibi, herkesin rakam grafiği kendisinin göstergesi oluyor. Her şey hep yüzeysel ve faydasız, yine de cazip. Çünkü insanı çok iyi yakalayan sloganlar üretiyor. İnsan potansiyelini istismar ederek para kazanıyor şirket. Eğitim ticarileştiğinde de yine insan potansiyeli istismar edilir. Sadece maddi kazanca odaklanmış bir öğrenim, insanın ilim tahsil etmesini sağlayamaz.

 

Hayat basamaklarında diplomamız bize eşlik ediyor mu?

Nazife Şişman: Çember’i biz kısıtlı ve sınırlı bir alan gibi okuduk romanda. Dünyanın içinde küçük bir dünya gibi. Hâlbuki Çember’i daha büyük çerçevede, mesela geleceğin dünyası olarak düşünürsek… Geleceğin dünyası böyle olacaksa, o zaman günümüzdeki eğitimi planlayanların bu dünyaya yönelik düzenlemelerde bulunması normal, yani beklenen bir durum. Bu açıdan bakıldığında, eğitimin ticarileşmesinin bizim eleştirdiğimiz, şikâyet ettiğimiz yönde ilerlemesi, geleceğin dünyasına giden, ona hazırlayan adımlar olarak da okunamaz mı? Nihayetinde eğitim nedir? İnsanın içinde bulunduğu topluma uyum sağlayacak şekilde bir terbiyeden geçmesi süreci. Eğer böyle bir teknoloji ile kuşatılan bir çevrede/çemberde yaşayacaklarsa çocuklarımız, ona uygun donanıma sahip olmaları gerekmiyor mu?

Fatma Barbarosoğlu: Bizim açımızdan bakarsak çocuklarımızın dünyasını, ahiretini güzelleştirmek için yaşamalarını değerli bulmamız gerekiyor.

Nazife Şişman: Çünkü biz dünya ile ahireti bir bütün olarak görüyoruz. Ve eğitim dediğimiz süreci de kişinin kendini tanıması/Rabbini tanıması süreci olarak kabul ediyor klasik kaynaklarımız. Yani eğitim süreci sadece kişinin kendini çevreleyen dünyayı değil, kendini de tanıma süreci olmalı. Ama aşırı uzmanlaşma eğitimi/gerçekliği parçaladığı için kopuk kopuk bilgilere sahip olunabiliyor ancak. Ali Ayçil, dergimizin bu sayısında yayınlanan “İnsan nasıl yarımlaştırılır?” başlıklı yazısında, üniversitelerin, insanları doktor, avukat, mimar yaparken bütünden kopardığını hatırlatıyor. Ve “bütünden kopmak, bir şeyin bilgisi karşılığında her şeyin cahili hâline gelmektir” diyor. Kişi kendini, çevresini, dünyasını ve ahiretini bütünlüklü bir şekilde kavrayabileceği bir eğitim süreci yaşamıyor bugün üniversitelerde. Hâlbuki eğitimin nihai gayesidir bu. Ama bir de küçük ölçekte düşünelim. Eğitim kişinin hayatını sürdüreceği bir meslek edinmesi süreci değil midir diğer taraftan?

Münire Daniş: Meslek edinme derdi küçük ölçekte kalamıyor… Eğitim sistemi genel itibariyle meslek edinmeye dönük. Bu da kapitalist sistemin ihtiyaçları tarafından belirleniyor. Bu sistemde bilgiye ulaşmışsanız ve ulaştığınızı ispat edebildiyseniz yeterlilik sağlayabilirsiniz demektir. Bu perspektif, bu yeterliliği sağlamanızda size yardımcı olacak eğitim için satın alma şartı getiriyor. Bu da meslek edindirmeye ve istihdam sürekliliğini sağlayacak beceriyi, kabiliyeti kazandırmaya dönük bir eğitim.

Nazife Şişman: Bir beceri ve meslek edinmek zorunda olmak kadim bir insanlık durumu. 14. yüzyılda yaşayan birisinin de hayatını sürdürebilmesi için doğal çevresindeki ihtiyaçlara cevap verebilecek becerileri elde etmesi gerekiyordu. Karasabanı nasıl yapacak; oymasını, tamir etmesini bilmesi gerekiyordu. Bir kadın da mesela kilim ya da bez dokumayı bilmek zorundaydı. Her dönem için insanın çevresine uyumlu bir teknik bilgiye ihtiyaç duyması makul değil mi?
Şimdi 21. yüzyılda yaşayan insanlar olarak bizim çevremiz başka aletlerle sarılı. Biz de işimizi sürdürebilmek için birtakım teknolojik aletleri kullanmak zorundayız. Dolayısıyla onları kullanmayı öğrenmek, onlara dair meslekleri edinmek neredeyse kaçınılmaz gibi görünüyor. O zaman şu soruyu sormalıyız bence: Çember’in dışı var mı?

Münire Daniş: İnanç, ahlak gibi değerler Çember’in dışında kalıyor. Kapitalist sistemin etkisindeki dünyada meslek edinmenin yanında bir geleneğe, ahlaka ekleneceğiniz birikim, ilim cevheri size sunulmuyor ve buna ulaşabileceğiniz kanallar açık değilse sorun var demektir.

Biliyor olduğumu, kim nasıl biliyor?

Beyza Karakaya: “Bilgi ölçen” yarışma programlarında klasik bir sorudur: Yarışmada birinci olursanız kazandığınız parayla ne yapacaksınız? Cevap: Çocuklarımın eğitim masraflarında kullanacağım. Buradan hareketle yeni nesil ebeveynlerin eğitimi doğrudan satın alma eğiliminde olduğunu söyleyebilir miyiz?

Münire Daniş: Çok iyi bir örnek Beyza. Yarışma programları aslında bilgiyi piyasa sürecine çekmeyi destekleyen unsurlardan biri. O soruların mahiyetini, anlamlı mı anlamsız mı, lüzumlu mu lüzumsuz mu olduğunu kimse sorgulamaz, herkes cevaba odaklanır. Bu aslında eğitim sisteminin de kullandığı bir yöntem. Çocuklar sınav sorularına hazırlanır, o soruların gerekli mi gereksiz mi olduğuna ya da o soruların cevabını bilmenin çocuklara ne katacağına, gerçekten neyi ölçtüğüne bakılmaz; sadece çocukların cevap verip veremeyeceğine odaklanılır.

Fatma Barbarosoğlu: Performans dediğimiz şey lüzumsuzu bilmek. Sahip olduğun bilgi senin ruhuna değmeyecek, senin hayatını kolaylaştırmayacak, lakin diğerlerine göre fark yaratmış olacaksın.

Beyza Karakaya: Reklamlarla, dizi/filmlerle sunulan, teşvik edilen yeni dünya düzeni bu: fark yaratmak, fark yaratmayı satın almak. Kitabın başında Mae binayı gezerken, sürdürülebilir konut projesinden bahsediliyor. Ancak bu departmanda çalışan adamların hepsinin programcı, yalnızca birkaç tanesinin mimar olduğunu öğreniyoruz.

Fatma Barbarosoğlu: Demek ki yeni dünya için yalnızca birkaç mimar, yalnızca birkaç doktor yetecek.

Beyza Karakaya: Belki de herkes çizim vesaire öğrenip her şeyi yapabilir hâle gelecek. Meslekler de, bir alanda ihtisas yapmak da ortadan kalkacak. Bilhassa birkaç yıldır duyduğumuz bir üniversite ve meslek pazarlama sloganı vardır: “geleceğin meslekleri”. Gerçekten geleceğin mesleği diye bir şey var mı, herkes her şeyi yapabilir hâle gelir mi?

Nazife Şişman: Bir taraftan herkes her şeyi yapabilir bu sistemde, diğer taraftan da bir kişinin sadece bir şeyi bilebildiği/yapabildiği bir eğitim veriliyor. Aşırı uzmanlaşmanın sonucu: kişinin başka alanların cahili olması, hayatı bir bütün olarak kavrayamaması. Mesela göz doktoru değil de, sadece gözlüğü göze uyarlayan optisyenlik diye bir meslek var günümüzde…

Fatma Barbarosoğlu: Teknoloji buraya götürüyor bizi. Eskiden mercek olarak yakın vardı, uzak vardı. Doktordan reçeteni alıp gözlükçüye gidiyordun. Ama şimdi, ikisi bir arada gözlüğü var, ikisi bir arada colormatik, antireflektör özelliği falan var. Senin gözüne uygun olarak o merceğin imal edilmesi için adam senin gözünün odaklandığı noktaları iyi tespit etmek zorunda. Alaylı meslekleri düşünün, babasından gördüğü gibi yapmaya devam ediyor. Oysa şimdi babasından gördüğü gibi yapamayacağı hızlı bir değişim söz konusu. Dolayısıyla meslekler içi “hayat boyu öğrenim” çizgisinin takip edilmesi gerekiyor.

Münire Daniş: Her iş alanı sürekli gelişiyor. Makineler, yazılımlar vs. işin içine girince sergilenen iş büyüyor yani sürekli artı şeyler bilmeniz gerekiyor. Uzmanlaşma için yeniliklerin hızına ayak uydurmak gerekiyor.

Beyza Karakaya: Romanda adı geçen GerçekGenç sisteminde bütün dünya gençleriyle karşı karşıyasın. Hep bizim ülkemiz için söylenen şey vardır ya. Doğu ile Batı nasıl eşit olabilir, diye sorulur haklı olarak. Aynı sınava giriyorlar, aynı elemelerden geçiyorlar, ama eşit imkânlara sahip değiller. Ama bu yeni sistemde mesela Afrika’nın bir ülkesindeki çocukla Amerika’daki bir çocuk eşit konumda olacak. Daha çok parayı ödeyen, daha çok katılım seviyesi için çaba harcayan, parayla satın alınabilir şeylere sahip olan başarıyı elde edecek. O zaman bizim bugün şikâyet ettiğimiz sınav sisteminin çok daha ötesinde bir şeyle mi karşılaşacağız? Bugün eğitimin ticarileşmesini şikâyet ediyoruz ama on sene sonra neyi şikâyet ediyor ya da konuşuyor olacağız?

Fatma Barbarosoğlu: Sana geçen hafta bir e-posta yönlendirmiştim, hatırladın mı? Dünyanın en zekileri sanal ortamda çalışmak üzere, “bulut sistemi”ne davet ediliyordu. Dünyanın herhangi bir yerinde bu şirket için çalışmaya başlayabileceksin. Doğduğun topraklar için hiçbir şey üretmeden, nefes almakta olduğun coğrafyanın hiçbir acısına temas etmeden “birileri” için çalışacaksın. Aynı Çember’deki gibi.

Beyza Karakaya: Evet hocam. Sizin bahsettiğiniz firmanın sloganı şuydu: “Dünyanın her yerindeki en yetenekli insanlarla en yetenekli çalışanları arayan X firması”. Hangi alanda yetenekli olmaktan bahsediliyor? İnsan olmak ve çalışan olmak ayrı şeyler mi? Bir de firmanın projesi anaokulundan itibaren çocukların yazılım ve programlama öğrenmesi idi. “Çember” yavaş yavaş geliyor… Geçenlerde annem internetten bir süpürge fırçası sipariş etti. Ardından firma bana “müşteri deneyimi” başlığıyla bir anket gönderdi. Anketin soruları da notlandırma sistemi de bana Mae’yi hatırlattı. Ekranın diğer ucunda oturan kişi ancak Mae olabilirdi. Ben de ortalamasının yükselmesine yardımcı olmamak için anketi cevaplamadım. Mercer’in intikamını biri almalıydı.

Nazife Şişman: Hindistan’dan Silikon Vadisi’ne akan zihinler bunun en bariz örneği. O ülkenin en zeki çocukları Silikon Vadisi’nde. Bir tarafta bunlar var. Bir de en düşük seviyede olanlar, köleleştirilmiş şekilde niteliksiz işleri yapanlar var. Onlar da mesela Amerika’daki bir şirketin call center’ında çalışarak kazanıyorlar maişetlerini. Kendi memleketlerinde yaşıyorlar ama, dünyanın öbür ucundaki bir şirkete hizmet veriyorlar. Niteliksiz bir hizmet bu.

Herkes sadece bir şeyi biliyor, başka her şeyin cahili

Fatma Barbarosoğlu: Dünya hızla kötü bir yere doğru gidiyor. Bu kötü gidişe entelektüellerin bu kadar itirazsız kalmasında bir tuhaflık var. Bu kötü yere gitmesinde entelektüellerin bir itirazı olması lazım. Neden kimse bir şey söylemiyor? Romandaki gibi, yeni projelere, mesela şeffaflaşma projesine birileri itiraz ettiğinde itiraz eden kişinin özel hayatına dair bir skandal kaset devreye sokuluyor. Diğer taraftan sıradan insanlar için şöyle bir tehlike var: Dünyayı ve ahireti, hayatı ve ölümü aynı anda düşünemediğimiz aşırı uzmanlaşmanın ürettiği kırılgan bir dünyada kendi dışımızdaki hiçbir şey ile ilgilenemez hâle geliyoruz. Mae’nin dönüşümünü hatırlayalım. Çember’e girmeden önce anne ve babasının her türlü sıkıntısı ile yakından ilgilenirken, Çember’deki konumu yükseldikçe kendisinin dışındaki herkesi harcayabilecek bir “performans” sergilemeye başlıyor. Mae için herkes kayıtlara geçirilebilecek bir veri hâline geliyor. İnsanın bir veri hâline gelmesi söz konusu olduğunda ortada insan kalmıyor. Çünkü insan yekpare ontolojik bir varlık.

Beyza Karakaya: Bir de dönüşmeyenler, veri olarak sayılamadığı için sistem dışına atılanlar var Mercer gibi. Bir gün Çember kapandığında Mercer mi Mae mi yoksa Annie mi olacağız?

Nazife Şişman: Teknolojinin işleri insanın elinden almasıyla da alakası var bu durumun. Bu kadar insan nasıl istihdam edilecek? Mae’nin yaptığı iş ne kadar anlamlı bir iş? Hiçbir anlamı yok. Mae gibi yüzlerce insan var orada çalışan, bir iş yaptıklarını zannediyorlar. Ama yaptıkları bir şey yok aslında. Kimseye bir şey kazandırmıyorlar.

Fatma Barbarosoğlu: Meşgul ediyorlar, ekranda tutuyorlar. İstedikleri tek şey o. Postmodern insanın “kapatılması”nı sağlıyorlar. Kapatıldıkları yerde oyalanmasını…

Nazife Şişman: Gelecekte makineler yapacağımız işleri elimizden aldığında, toplumsal patlama olmasın diye insanların bir kısmı bu şekilde istihdam edilecek/meşgul edilecek, bir kısmı da o sistemi yeniden üretsin/geliştirsin diye daha kalifiye işlere sevk edilecek.

Fatma Barbarosoğlu: İlkokuldan başlayalım. Çocuklara ahlak ile ilgili hiçbir şey öğretilmiyor aslında. Ahlaki olarak bilinç düzeyini yükseltici bir eğitim söz konusu değil. Sadece surelerin ezberlenmesine indirgenmiş bir din eğitimi anlayışı var.

Nazife Şişman: Bu sistemde tecrübe, “deneyim” adı altında sosyal medyada herkesle paylaşılıyor. Öğrenilen ne bilmiyoruz. Tecrübede, bizzat kendimiz yaşamış olmasak bile başka birinin yaşadığı hayattan bir şeyler öğreniriz. Bu bağlamda bir menkıbe, bir kıssa anlatıldığında dahi, gerçekte yaşanmış olmasa bile, o hayat hikâyesinden bize hayata, hakikate dair bir bilgi geçer.

Fatma Barbarosoğlu: Çünkü içinde ibret bahsi var. Lakin sosyal medya aracılığı ile paylaşılan “deneyim”lerde ibretlik bir şey yok. Başlığımıza geri dönecek olursak: Cahilinden satılık diploma… Romanımız bu başlık ile en çok hangi noktada buluşuyor?

Beyza Karakaya: Mesleklerin ortadan kalkıyor ve herkesin her şeyi yapabiliyor olması üzerinde durulması gerekiyor. Mimarı olmayan bir konut projesi, mühendisi olmayan bir yazılım sistemi, eğitimci olmayan birinin eğitim projesi hazırlaması, hukuk bilmeyen birinin hukuki alana müdahale ettiği bir proje sunması… Yine Mae’nin onlarca paraya satın aldığı ama kullanmadığı bir diploması ve uzmanlaşmadığı bir işi vardı. Ancak belli bir süre sonra herkesi eğitir hâle geldi. Mae de diğer herkes gibi o işin cahili miydi yoksa tecrübelisi miydi?

Münire Daniş: Orada cahilliği kullanmak çok uygun değil. Orada teknik bir iş var; o işi kavramak, sizin zihin performansınıza, hırsınıza, orada kalma azminize bağlı. Bilgi odaklı bir çağda yaşadığımız söyleniyor. Oysa bu çağın insanları geçmiş yüzyılda yaşayanlara göre daha cahil, daha yüzeysel, ilim irfandan yoksun vs. Bunu neye borçluyuz? Diplomalı cahillik bir ipucu. İlmin bilgiye indirgenmesi, ilmin hayattan koparılması… Lüzumlu-lüzumsuz bilgi, anlamlı-anlamsız bilgi, değerli-değersiz bilgi arasındaki ayrımdan, bunların arasına ayrım getirebilecek geçerli ve değerli bir ölçüden yoksun bırakılma durumu da var. Hâlbuki anlam ve değer için adanma gerekiyor. Bugün sadece para ya da popülerlik söz konusu olduğunda bir adanma görülüyor. Mesleki adanma da var. Kendini bilmek, fark etmek, ayırma ölçüsüne sahip olmak… Böyle bir adanma yok.

Nazife Şişman: Mesleki adanma ayrı bir konu. Benim asıl merak ettiğim meslekler yeterince öğretiliyor mu? Eğitim sürecini sadece mesleğe indirgediğimizde bile “cahilinden satılık diploma” tespiti geçerli. Çünkü öğrenilen meslekler hızla alanını kaybettiği ve değiştiği için okulda öğrenilen, diploması alınan hiçbir mesleğin garantisi yok.

Fatma Barbarosoğlu: Ümmi olmak ile cahil olmak birbirine karıştırılıyor. Ümmi kişi harflerin dilini bilmeyen. Cahil hayatın dilini yani etiğin ve estetiğin dilini bilmeyen…

Nazife Şişman: Sizin biraz önce yaptığınız tespitler, bugünkü insanların eskilerden daha cahil olduğu doğrultusunda. Hâlbuki okuma oranlarına bakalım, 19. yüzyılla karşılaştırdığımızda daha çok insan okuma yazma biliyor, daha çok insan diploma sahibi. Demek ki bilgi ve cehalet dediğimiz şey sadece okur yazarlıkla ölçülemez. Prof. Dr. Burhanettin Tatar, kendisiyle dergimizin bu sayısı için yaptığımız söyleşide, okur yazarlığın ahlak ile, dinin dil ile bağlantısına dikkat çekiyor. Biz de eğitimin kişiye bütünlüklü bir çerçeve sunması gerektiği, kişinin kendisi ve “dünya” ile anlamlı bir bağ kurabilmesine yardımcı olması gerektiği vurgusu ile bitirelim. Okuyucularımız, dergimizin sayfaları arasında yol alırken, konuyla ilgili zihinlerinde oluşan birçok soruya cevap bulacak muhtemelen. Ben bunun yanı sıra yeni sorular sorabilmelerini sağlayacak bir çerçeve çizmiş olduğumuzu da ümit ediyorum.