21. yüzyılın ibret bahsi: Unutma hastalığı

Kullandığımız her şeyi ata ata yaşarken, eşyaya, ilişkilere vefa beslemezken bir de bakıyoruz yaşadıklarımız da bize vefa göstermez olmuş.

Hayat boyunca biriktirdiklerimizi tüketmemize izin vermeyen bir hastalığın, Alzheimer’in, tüketim toplumunda ortaya çıkıyor olması çok çarpıcı.

Her çağın ibret bahsi diyebileceğimiz karakteristik bir hastalığı var. Mesela Ortaçağ deyince aklımıza veba geliyor. Kitlesel ve bulaşıcı, adı da ‘Korkunç Kara Veba.’ 19. yüzyılın hastalığı verem. 20. yüzyılı çokluk üzerinden ele alırsak, kanser de çoklukla bağlantılı bir hastalık. 21. yüzyılın karakteristik hastalığı ise demans. Özellikle de demansın bir türü olan Alzheimer.

En yeni olana meyledip bir öncekini hızla eskiliğe mahkûm eden tavrımıza karşılıkmışçasına, yaşanmış hiçbir şeyi saklamayan, tecrübeyi imha eden bir hastalık musallat oluyor. Tecrübeye ve tecrübe sahibi olanlara değer vermedikçe sanki tecrübe de elimizden alınıyor.

Bu ayki öykümüzü Cihan Aktaş’ın yeni yayımlanan Kızım Olsan Bilirdin adlı kitabından seçtik. Kitabın özelliği, içindeki bütün öykülerin Alzhimer hastalarına ve yakınlarına dair olması. Hasta yakınlarının çaresizliğini ve iç muhasebesini yoğun bir şekilde okuyucuya aktaran “Son Mutluluk” öyküsü üzerinden unutmayı, hatırlamayı ve tecrübeyi tartıştık.

Son mutluluk

Cihan Aktaş

Adı hâlâ ‘misafir odası’, ama çoktandır onun özel dairesi oldu neredeyse. Dar bir tuvalet de eklendi köşesine, bundan ileri gelen bir koku duyuluyor bazen. Zaman akıp giderken sakıncalı eşyalardan arındırıldı, kilitler ve parmaklıklar eklendi; ne yazık ki bir tür hapishaneye benzedi. Sesleri yalıttığı söylenemezdi. Kızı bazen ağlama seslerini ve feryatlarını duymamak için mutfağa kapanıp yemek yapmaya veya bulaşık yıkamaya girişiyordu. Makinenin yıkadığı kapları tekrar tekrar durularken iyi kötü bir ses duvarı oluşuyordu arada. Ona yetemiyor, ulaşamıyordu. Gece gündüz yanında olsa da yüreğinden geçen ihtimamın yanına yaklaşamıyordu işte! Sadece iyi bakılması için çabalarken tükeniyordu gücü. Sevip okşamaya takati kalmıyordu. Sarılmaya çalıştığında itiyordu zaten. Daha geçen sene yaptığı gibi gece yatırdığında yanında yatmaya davet etmiyordu. Uykuya dalmadan önce kırmızı bakışlarındaki soru diline dolaşıyordu bir süre: Sahi, kimdi ki o? Bazen tanır gibi ısrarla baktığında onu annesi sanıyor, hatta kendi adıyla çağırıyordu.

Soru soruyor, ama cevapları duymuyor. Gözlerinden yaş gelmese de ağlıyor. Bakışları hep kırmızı, anlaşılmaya aç ve sitem dolu, öyle geliyor kızına. Sebebi belirsiz bir ağlama bazen feryada dönüşüyor ve günlerce sürüyor. İnsanın kalbine bıçak gibi saplanan inlemeyle karışık ağlamasından kurtulabilir diye verilen ilaçlara direniyor bünyesi. Meramını anlatamadığı, kendini yerli yerinde hissetmediği için de ağlıyor besbelli. Ağlamaktan bitkin düştüğü bir dönemin ardından tırnaklarıyla duvarı kazımaya başlamıştı. Çıkmak, kaçmak, başka bir eve, ona unuttuklarını hatırlatacak bir şehre, bir mahalleye ulaşıp da yarıda bıraktığı bir hayata katılmak istiyor. Bu isteğiyle ilgili görünen yarım yamalak cümleler kurarken unuttuğu kelime bir çığlık halinde yükseliyor ağzından. Kurulamayan cümle bazen bir küfür sözcüğüne, bazen orada burada yapış yapış bir lekeye dönüşüyor. Bir zamanlar kibarmış, temiz pakmış.
Adımı bazen çıkaramasa da bakıcısıyla aramızda fark gözetiyor, çığlık ve feryatları benim yanımdayken daha keskin çıkıyor veya bana öyle geliyor, dedi. Kaçma denemeleri yüzünden dış kapıya güçlü sürgüler ve zincirler ekledik, pencereleri de parmaklıkla kapattık. Ne olursa olsun gidecekti, çünkü gitmesi gerekiyordu. Bir ev vardı onu bekleyen; o eve ulaşma amacından başka sürekli bir gündemi yoktu artık. Kocasının sağlığında da söylermiş bunu hep, onun ölümünden sonra iyice aklına takmış. Dünyadan istediği tek şey oydu artık, gidip o evi bulmak. Kaç duvar, kapı, eşik aşması gerekiyordu? Duvarları tırmalamaya başlamış. Oğlu her gelişinde bir zincir, bir kilit, bir sürgü daha ekliyormuş kapı ve pencerelere. O, parmaklıkların arkasından görebildiği kadarıyla sokağa bakmaya ve ağlamaya devam ediyormuş.
Konuştuğu kim olursa olsun aynı cümleyi duyuyormuş şimdi: “Gideceğim, kapıyı açın, burası benim değil.” Bakıcıları saldırgan hallerinden korkup işi bırakıyorlarmış. Arka arkaya gelen iki bakıcı da dayanamayıp ayrılınca yeni bakıcı arayan kızı tavsiye üzerine bu ajansa gelmişti işte. Bekleme salonunda yan yana oturuyorduk. Ben Gürcü bir bakıcıyla görüşmek için bekliyordum, o ise tecrübeli bir gece hastabakıcısı için. Güçlü kuvvetli ve kibar biri olmalı, dedi tedirgin bir sesle. Annem zarif, iyi giyimli, tatlı dilli hastabakıcıları daha kolay benimsiyor.

Görmeyen, uykusunu yitirmiş gözlerle çalan telefonuna baktı bir süre ve isteksizce açıp kısa bir konuşma yaptı. Bekliyorum daha, müdürün bir toplantısı varmış, burası çok kalabalık, herhalde yemeğe yetişemem, dedi. Ha, teyzeciğim, dalgınlığına gelir de görmezsin, çıkar gider, sakın sürgüyü açma, diye ekledi. Telefonunu kapatınca da açıklama yaptı bana: Teyzem dayanamayıp odasından çıkarmış ağlaması dinsin diye, mutfakta çay içiyorlarmış, dikkatli olmasını tembih ettim. O aylardır görmüyor, yeni hallerine alışık değil. Hasta, perişan, unutuyor, ama işine yarayacak açıklar gözünden kaçmıyor. Aralık kapılar ve pencereleri hemen fark ediyor. Misafir odasındaki çekmecelerin içindeki öteberiyle oyalanmayı çok severdi eskiden, artık ilgilenmiyor etrafıyla. Tırnaklarıyla duvarları kazıyor çıkmak istediği için. Tırnaklarını kesmenin faydası olmuyor, parmaklarıyla yontacakmış gibi cebelleşiyor duvarlarla. Sofa veya oturma odasına geçince de sakinleşmiyor. Doğruca dış kapıya yöneliyor. Bir sabah duvarları kazımaktan parmaklarından kan sızdığını gördüğümde dayanamadım, alelacele pansuman yaptım parmaklarına, sonra kapıyı açıp kenara çekildim. Şaşırdı, bocaladı, neşelendi. Ayakkabılarını giydirmeme sesini çıkarmadı. Yerinde durmazdı öyle, ama sokağa gideceğini fark ettiği için uysal davrandı. Ayaklarını yere sürerek ve iki yana yalpalayarak çıktı kapıdan, hevesle koridora atıldı. Nereye gidebilirdi ki? Hedefini iyi biliyormuş gibi sağına soluna bakmadan, birisinin yürüyüşünü elinden almasından korkuyormuş gibi canla başla yürüyordu. Son mutluluğu bu olabilirdi, alıp başını gitmek. Engellenmediği için bakışları yumuşamıştı, asansörden çıktıktan sonra ardından koşarken fark ettim. Holdeki ilan panosunun önünde durdu, duyuru yazılarına baktı merakla. Panonun köşesine iliştirilmiş bir fatura zarfını eline alıp açmaya çalıştı, açamayınca yere attı ve dış kapıya yöneldi. Özgür, yaramaz, meraklı bir çocuk gibiydi; bakarak ve dokunarak dünyayı keşfediyordu. Koşup koluna girmek istedim, itti beni. Ayakkabılardan biri çıktı ayağından, umursamadan öyle tek ayağı yalın ayak, başörtüsü omuzlarına düşmüş vaziyette yürüdü bir süre. Ayakkabısını alıp takip ettim. Sokağın caddeye bağlandığı yerde durdu ve çılgın, ama aynı zamanda neşeli bakışlarla önünden geçen kamyona doğru atıldı. Dur, dedi, dur, beni bekle. Kamyona dokunmaya çalışırken sendeledi. Yanına koştum. Düştüğü yerde şoföre seslenmeye çalışıyordu: “Eve götür beni”, dedi; ardından, “Sen o değil misin?” diye sordu.

Gelgelelim kamyon geçip gitmişti. Küskün bir şekilde oturup kaldı kaldırımda bir süre. Gidip yanına çömeldim, ayakkabısını giydirmeye çalıştım. İtiraz etmedi; herhalde caddede akıp giden kalabalığa göre yakınlık duyduğu için değil de dile getiremediği acılara kendini bıraktığı için… Sarılmaya çalıştım, itmedi. Çığlığı kırmızı noktalar halinde bakışlarındaydı yine. Gidemeyeceğini biliyor, o yüzden acı çekiyor, diye geçti aklımdan. Üzüntüm kısa sürdü doğrusu, öyle korkunç haberler okuyoruz ki gazetelerde…

Çantasından bir mendil çıkarıp gözlerini sildi. Bir süre sessizce oturduk. Teselli bazen zorlu tecrübeleri dinlemekle de gelir, ama bakalım beni dinlemeye açık mı zihni? Son zamanlarda olur olmaz yerlerde kendimden söz etmeye başladım, bu iyiye işaret değil. Dilimin ucuna gelen cümleleri tuttum. Anlatmaya başladığımda ölçüyü kaçırıyor, sonra da pişman oluyorum. O telefonun ekranına dalmış bir şeyler okuyordu, bir haber; bana da aktardı. Aynı haberi televizyonda izlemiştim, yine de ürperdim dinlerken. Haber yüzünden sarsıldı sanıyorum, annesinin kırmızı bakışlarının üzerimde gezindiğini duydum. Yetememe hissinin ihtiyaç duyduğu şeyi tanıdım bakışlarında. Teselli bekliyor ve belki işte şöyle sözler: Üzülmeyin, kendinizi paralasanız da daha fazlasını yapmanız gerektiğini düşüneceksiniz, bu işte böyle bir hastalık.
Bunu söyledim, başka şeyler de söyledim. Facebook’ta önüme düşmüştü bu haber: Hani, chemtrails denilen uçaklarla yapılan kimyasal püskürtmeler var ya, işte o püskürtmeler sırasında kullanılan kimyasalın özü baryum tuzları ve alüminyum parçacıkları ihtiva ediyormuş. Oksitlenen alüminyum ise beyin hücrelerini etkiliyor, hafıza ve konsantrasyonu zayıflatıyormuş. Kimyasal püskürtme sebepleri üzerine aklımda kalanları aktarmaya çalıştım. Beni dinler gibi yapıyor, ancak çok yorgun görünüyor ve ben de daha az yorgun değilim. Yaşlandıkça kocaman bir bebeğe dönüşüyorlar, neler neler okuyor, duyuyoruz, önemli olan güvenliklerini sağlamak, diye bağladım konuşmamı.

Öyle, haklısınız, öncelikli olan güvenliği artık, diyerek onayladı beni. Kırık dökük cümlelerle ruh halini anlatmayı sürdürdü. Hiçbir şey gönlünden geçtiği gibi olmuyordu. Yetersiz gelenin, yarım bırakılanın telafi edildiği bir yer var, her zamankinden daha çok inanıyorum buna, dedi.
Okunan onun ismi olmalıydı. Yerinden sıçradı ve sekreterin gösterdiği odaya girdi. İsmi Azize’ymiş demek. Gidebileceği bir adres olsa, bildiği bütün kelimeleri unutmaya hazır olurmuş insan; bir şarkıdan aklımda kalan bir mısra bu. Nasıl da derin bir kuyu hafıza ve denetimi ne kadar az elimizde! Babamın hafızası yerinde, kaçma fırsatı kolladığı bir ev hayali yok, ancak ayağa kalkıp yürümeyi, toprağı adımlamayı elbette özlüyor. Kahve muhabbetlerini, cami arkadaşlarını arıyor. Yıllardır felçli, yatalak hasta; dönem dönem bir bakıcının desteğine ihtiyaç duyuyorum. Haftada bir erkek kardeşim gelip banyosunu yaptırıyor, traş ediyor. Hastalık asıl zorlukları yanında bir de terk edilmeler yüzünden yalnızlaştırıyor insanı. Tuhaf değil, babamın felci zaman içinde benim de felcime dönüştü. İkimiz birden günden güne ağırlaşan faydasız bir yük halinde unutuluyoruz durduğumuz yerde. Daha uygun bir ortamda babama felç indikten sonra yaşadıklarımı Azize Hanım’a anlatmayı isterdim doğrusu: Kaç kadın felçli babasına baktığı için deliler gibi sevip güvendiği kocası tarafından terk edilmiştir acaba?


 

Fatma Barbarosoğlu: Cihan Aktaş’ın Kızım Olsan Bilirdin isimli kitabındaki bütün öyküler bir Alzheimer hastasını ya da yakınlarını merkeze alıyor. Bu yönüyle kitap, henüz tanıştığımız bir hastalığı öykü evrenine taşıması bakımından üzerinde durulmayı fazlasıyla hak ediyor. Kitapta çok etkileyici metinler olmasına rağmen ben özellikle biraz mesafeli ve kısa olan “Son Mutluluk” isimli öyküyü seçtim. Bu öyküyü on yıl önce okumuş olsa idik, anlatıcının haleti ruhiyesini anlamakta zorluk çekecektik büyük ihtimal. Yazarın böyle bir öyküyü niye anlatmış olabileceği sorusu da zihnimizi şöyle bir yoklayıp geçecekti. Ama bugün hiç şaşırmadan okuduk. Hatta yazar bizim mahrem tecrübelerimize ışık tuttuğu için bu öykü bize iyi geldi. Yanılıyor muyum?

Nazife Şişman: On yıl önce ne bir yakın tecrübesi ne de edebiyat ve sinemaya yansımış bir tema olarak Alzheimer yaygınlık arz etmiyordu. Hâlbuki bugün her birimiz birinci elden değilse bile yakınlarımızın tecrübelerinden tanığız demansın bu türüne. Veya en azından birkaç film seyretmişizdir bu konuya değinen. Anlatılan öykü tanıdık ve biz esasında anlaşılmaz gelmesi ve hoş görülmemesi beklenen eve kapatma, kilit altında tutma tecrübesine,  yakınının iç muhasebesi açısından anlayışla bakabiliyoruz. Tabii ki anlatıcı ile empati kurmamızı asıl sağlayan husus, yazarın öyküleme tekniği ve dili kullanma başarısı. Ama günlük hayattaki tecrübemiz de buna hazırlıyor bizi.

Elif Darıcı: Öykü gerçekten benim ‘mahrem tecrübelerime ışık tutuyor. Anneannem bir Alzheimer hastasıydı. Hastalığı on yedi yıl sürdü, birkaç yıl önce vefat etti. Bundan yaklaşık yirmi yıl önce yaşayacaklarımız hakkında bildiklerimiz yalnızca İzmir’de bir nöroloji doktorunun söylediklerinden ibaretmiş. O dönemde hastalık tanınmadığından annem ve teyzelerim, nelerle karşılaşabileceklerine dair bilgi edinebilecekleri hasta yakını kimseler bulamamışlar. Ancak beş altı yıl sonra doktorun da yönlendirmesiyle annem Alzheimer Derneği’ne üye olmuş. Bir dernek çatısı altında buluşmak hasta yakınlarının birbirleriyle tecrübelerini paylaşmalarını ve birbirlerine destek olmalarını sağlıyordu muhtemelen. Öyküde de benzer bir durum söz konusu. Anlatıcı ile ortak bir çaresizliği hissetmemizi sağlıyor yazar. Bu yüzden mahrem tecrübelerimize ışık tutan bu öykü bize iyi geliyor.

Şeyma Kaya: Öyküde dikkatimi çeken, annenin Alzheimer’lı oluşu. Son zamanlarda bu konuyu ele alan kitapların neredeyse hepsinde anneler Alzheimer hastası. Leyla Erbil’in 1983’de kaleme aldığı Karanlığın Günü adlı romanında da başkarakterin annesi Alzheimer ve kliniğe yerleştiriliyor. Ana karakter zamanla fark ediyor ki, annesinin giderek ilerleyen hastalığı onun için yakın geçmişe ulaşmanın son fırsatıdır. Annesine yaptığı her ziyaret onu 1980 askeri darbesinin yol açtığı tahribatla, toplumsal bellek kaybıyla yüzleştiriyor. Annesinin bellek kaybından, toplumun bellek kaybına uzanıyor yazar.

Beyza Karakaya: Bugün unutma hastalığı bir parfüm gibi yayılıyor. Neredeyse herkesin bu hastalığa dair bir tecrübesi var. Cihan Aktaş’ın öyküsünü okuduğumuzda kendi yanı başımızda yaşananlarla ortak noktalar görüyoruz, öykü biriyle dertleşme ihtiyacımızı gideriyor, bu da bize iyi geliyor. Iris filmini hatırlattı bana öykü. Iris ve hatırlamak kelimelerini kasten yan yana koyuyorum. İrlandalı yazar ve filozof Iris Murdoch’un hayatını ve bilhassa Alzheimer teşhisi konulduktan sonrasını anlatan film, bir yazarın kapılarını tüm dünyaya kapatıp kendi dünyasına ve belki de düşüncelerine çekilmesini anlatıyor. Kendi kitaplarının isimlerini, sonunda da kimseyi hatırlayamayan, âdeta hayata başladığı güne dönen bir kadın Iris. Belirtileri fark ettiğinde eşi John Bayley’e şöyle söylüyor ki filmin en etkilendiğim sahnelerinden biriydi: “Çıldırmaktan hepimiz korkarız değil mi? Zaten kendi düşünceleriyle yaşayanlar bunu nasıl anlar ki? Başkaları söyler değil mi John?” Iris Murdoch’un son halini canlandıran oyuncu o kadar gerçek oynamış ki Alzheimer hastalarının kendi iç dünyalarında attıkları yardım çığlıklarını gözlerinde görebiliyorsunuz. Bir de öyküyle filmi birlikte düşündüğümde Alzheimer hastalarının ‘kaçma’, özgürlüğe koşma dürtülerinin ortaklığı çok çarpıcı geliyor.

Fatma Barbarosoğlu: Unutmayı parfümün yayılmasına benzetmen ilginç. Biraz açar mısın?

Beyza Karakaya: Yalnızca Alzheimer hastaları değil bizler de çok sık unutuyoruz. Belki de teknoloji ve gıdalar, soluduğumuz hava buna sebep oluyor; o yüzden parfüm benzetmesini kullandım. Kaçma isteğine gelince; hem tecrübelerimi hem başkalarının tecrübelerini, izlediğim filmleri ve öyküyü bir arada düşündüğümde hastaların belki de tutundukları tek küçücük anıya ulaşma çabalarının sonucu mekânı ve zamanı sıfırladıklarını, en ufacık boşlukta o tek kırılma anına koştuklarını düşünüyorum. Belki çocukken oynadıkları park, belki her gün alışveriş yaptıkları market, belki kısacık bir an yüzünü hatırladıkları biri… Her ne olursa olsun var güçleriyle o ana koşmak istiyorlar. Iris filminde de benzer bir sahneyle karşılaşıyoruz. Eşinin bir anlık boşluğundan faydalanan Iris, olanca kuvvetiyle koşuyor bilinmezliğe, belki onu var eden şeyi arıyor ama kendisini kalabalığa bırakıp markette buluyor. ‘Çaresizlik’ Alzheimer hastalarını ve yakınlarını içine hapseden bir kelime…

Fatma Barbarosoğlu: Filmler üzerinden analize devam edecek olursak… Still Alice filminde de dil profesörü bir kadın Alzheimer hastalığına yakalanıyor. Filmde Alice elli yaşında ama herkes onun otuzlarında gibi gösterdiğini söylüyor; her gün spor yapıyor Alice, eşi onu çok akıllı buluyor ve o hayatın her alanına yetiyor/yetişiyor. İyi bir eş, iyi bir anne, iyi bir bilim kadını. Hayatını dolu dolu, taşıra taşıra yaşayanlardan. Hastalığın ilk belirtileri başladığında ise ne yapacağını bilemiyor. İlk şoku atlattıktan sonra hastalığının son evresinden önceki kısmı bile “intihar” olarak belirlemeye çalışıyor. O kadar sistematik. Bilim kadını ve kaderin elinden bir şeyler kurtarabileceğine inancı tam. Ellisinde olup da otuzlarında gösteren bir kadının bu hastalıkla imtihanı bence filmin en çarpıcı yanı.

Nazife Şişman: Ellisinde olup ellisinde gösterse daha mı doğal karşılayacaktık?

Fatma Baraborosoğlu: Tıpkı ölümü yakıştırdıklarımız ve yakıştıramadıklarımız gibi hastalığı da yakıştırdıklarımız ve yakıştıramadıklarımız oluyor. Film bize her şey yerli yerinde iken birden hiçbir şey göründüğü yerden ilerlemiyor mesajını veriyor. Senin yorumun başka bir yerden ilerleyebilir elbette. Ben filmi beden ve ruh ikileminde, hangisini öteki olarak algıladığımız üzerinden okumak gerekiyor, diye düşündüm. Alzheimer’lı kahramanın ellisinde ama otuzlarında gösteren bir kadın olması, bedenine itina gösteren bir hastanın bedenini kontrol edememe hastalığına yakalanması açısından önemli benim için. Diğer taraftan tüketim çağında hızla yayılan bir hastalık olmasını da çok manidar buluyorum. Her şeyi biriktirebildiğimiz bir çağda tecrübemizin bir hastalık dolayısıyla bizde kalmaması çok ürkütücü değil mi? Ruh bedeni terk ediyor. İşletim sistemi bozulan bir makine kalıyor geriye âdeta. Hayat tecrübesinden bahsediyoruz, fakat hayat tecrübesini imha eden bir hastalıkla karşı karşıyayız. Ben ibretin hastalıklarda gizli olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla 21. yüzyılın ibret bahsi Alzheimer hastalığında gizli. Beden ikiye ayrılıyor, bir parçası gidiyor ve kalan kısım bizim tanıdığımız ‘kişi’ değil.

Nazife Şişman: Her çağın ibret bahsi diyebileceğimiz karakteristik bir hastalığı var aslında. Mesela Ortaçağ deyince aklımıza Veba geliyor. Kitlesel ve bulaşıcı, adı da ‘Korkunç Kara Veba.’ 19. yüzyılın hastalığı Verem. 20. yüzyılı çokluk üzerinden ele alırsak Kanser de çoklukla bağlantılı bir hastalık. Alzheimer 21. yüzyıl hastalığı dedik, ama esasında unutma sadece bir hastalık değil, bütün modern çağı tanımlayan bir metafor. İnsanlığın geçmiş yıllarını modernliğe giden yolda ilk adıma indirgeyen bir hatırasızlaştırma, bir unutma biçimi modernite. Geçmiş, bugün bizim ‘ileri’ dönemimize gelene kadar mecburen yürümemiz gereken bir yoldan ibaret sanki. Bu sebeple geçmiş önemli değildir, asıl ulaşmamız gereken nokta bugündür. Böyle bir hatırasızlaştırma çabası mevcut modern dönemde.

Fatma Barbarosoğlu: Hep yarına odaklanıldığı için dün imha edilir. Dün imha edilince de unutulur.

Nazife Şişman: Unutturma ve tarihi her gün yeniden yazma, 1984’ün yazarının öngörüsüydü. George Orwell’in 1930’larda yazdığı 1984 adlı romanı bir kara ütopyadır, ama bugün onun anlattıklarının nispeten gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz. Modernite bir unutturma stratejisi, bir unutma biçimi olarak karşımıza çıktığından belki de, 20. yüzyılın ilk yarısında özellikle psikolojik bir araştırma alanı olarak hafıza önemli bir yer tutar.

Fatma Barbarosoğlu: Çünkü makinalarla yarışıyoruz. Makinaların belleği insanın belleğini çok geride bırakınca, bu sefer “İnsan ne yapacak?” sorusu ortaya çıkıyor.
Nazife Şişman: Yüzyılın ilk yarısındaki bu psikolojik vurgu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kültürel alana yoğunlaşıyor. Yahudi soykırımının akabinde, kültürel/toplumsal hafıza çalışmalarının sahneyi kapladığını görüyoruz. Her toplumun/kültürün/grubun kendi hikâyesini yeniden yazması, politik bir strateji haline geldi. Günümüzde ise unutmayla teknoloji arasında bir ilişki var mı, yok mu tartışmaları yapılıyor. Unutma-hafıza vurgusunun yeni biyoteknolojilerin hızlı gelişme kaydettiği bir döneme denk gelmesi çok çarpıcı. “İnsanı insan yapan nedir?” sorusu soruluyor bugün. Hafızasını kaybeden bir insan, insan olmaya devam eder mi? Yani Alice hâlâ aynı Alice midir? Aslında Alice’i Alice yapan nedir?

Fatma Barbarosoğlu: Filmde Alice hastalığının orta evrelerinde Alzheimer Derneği’nde bir konuşma yapıyor ve kendi hastalığını anlatıyor. “Bu ben değilim, bu sadece benim hastalığım.” diyor. Hastalığı kendi dışında bırakıyor. Baba ise o sırada çocuklarına “O hâlâ Alice, onu incitmeyelim.” ihtarında bulunuyor. Alice o esnada hiçbir ismi, hatta çocuklarını bile hatırlamıyor. Peki bizi ‘o’ yapan nedir? Alzheimer hastalarının oranının artmasıyla birlikte bu tartışmaları daha sık yapar olacağız.

Nazife Şişman: Mesela zihnimizi garantiye alıp henüz Demans olmadan bir makinaya aktarabilir miyiz? Böyle sorular sadece bilim kurgunun alanıyla sınırlı değil. Bilimsel tahayyül zaten bilim kurgudan besleniyor. Bizim asıl sormamız gereken insan ile makine arasındaki alışverişin nereye doğru gittiği.

Şeyma Kaya: Teknoloji ile desteklenmenin nereye doğru gittiğine dair çarpıcı bir sahne görmüştüm Black Mirror dizisinin bir bölümünde. Bir adam iş görüşmesinden çıkıyor ve arabasına bindiğinde, kulağının arkasındaki çip sayesinde iş görüşmesini gözünün önüne getirip tekrar tekrar izliyor. Adamları yakınlaştırıyor, olacak ya da olmayacak diye onların hareketlerinden çıkarım yapıyor. Hiçbir şeyi unutmuyor, hepsi hafıza çipinde depolu. Sıkıldıkça mesela on sene önceki doğum gününü geri sarıp izliyor. Ama sonra bütün hayatı alt üst oluyor bu izlemeler neticesinde. Unutmamanın da hastalıklı bir duruma dönüştüğünü görüyoruz. Bugün biz de her şeyi depolamaya çalışıyoruz. En basitinden hafıza kartları var, her şeyi onlarda saklıyoruz. Bilgisayarlarımız, telefonlarımız… Mesajlarımızı hiç silmiyoruz. Bu insan ilişkilerine, aile içi ilişkilere, iş ilişkilerine zarar verebilir. Farkında değiliz ama unutmak da bir nimet.

Nazife Şişman: 20. yüzyılın ilk yarısında yapılan bir hafıza araştırması okumuştum, gördüğü ve duyduğu hiçbir şeyi unutmayan bir Rus gencine dair. Araştırmadan aklımda kalan vurgu şu: Unutmazsak düşünemeyiz, hatta yaşayamayız. Deneyimlenmemiş, tecrübe edilmemiş bilgiyi hafıza kartlarında muhafaza edebiliyoruz şimdi. Peki bu bilgileri, kendi zihnimize aktaracağımız bir teknolojiye geçtiğimizde, bilgi ve tecrübe arasındaki ilişki nasıl olacak? Yani nasıl insan kalacağız? Bu soruyu hem edebiyatçılar hem de bilim adamları sorguluyor.

Elif Darıcı: Alzheimer’a çare bulmak için yapılan araştırmalarda beyin transferi gibi deneyler de yapılıyor. Bu konuda hayvanlar üzerinde yapılan deneyler var. Bazıları başarılı sonuçlar vermiş. Muhtemelen ileride insanlar üzerinde de denenecek bunlar.

Nazife Şişman: Kullandığımız teknolojiyle unutma arasında bir bağlantı var belki de demişti ilk başlarda Beyza. Aslında Sokrates bilginin yazılı olarak muhafaza edilmesine karşı çıkıyordu. Çünkü, insanlar yazmaya, bir kağıt üzerine kaydetmeye başladıklarında zihinlerini, hafızalarını kullanmayacaklar ve unutacaklar, diyordu. Hegel’in ‘modern insanın sabah ritüeli’ olarak tanımladığı gazeteler için de aynı yorumu yapıyor W. Benjamin. Esasında gazeteler tekrar üzerine kurulu, bu yüzden gazete okumanın hafızamızı beslemesini bekleriz. Ama beslemiyor, tam aksine zayıflatıyor, çünkü okuduklarımız bize tecrübe olarak dâhil olmuyor. Okuduklarımızın tecrübe olarak kaydedilememesinin sebebi ise haberdeki olayla okurun duygusal deneyiminin birleşmemesi. Yani sadece görüyoruz, okuyup geçiyoruz. Televizyonda ise izleyip geçiyoruz. Bu yüzden de unutuyoruz.

Beyza Karakaya: Alzheimer aslında günlük hayatımızda sürekli tecrübe ettiğimiz bir şey. Bugün hep bir alet yardımıyla hatırlıyoruz. Mesela ben şu an kendimin, annemin ve babamın dışında kimsenin telefon numarasını bilmiyorum. On sene önce çok fazla şiir ezberleyen biriydim ama şu an hemen elimin altında akıllı telefondan istediğim şiire bakabildiğim için ezberleme ihtiyacı hissetmiyorum.

Fatma Barbarosoğlu: Hâlbuki şiir ezberlerken biz o şiirde yaşıyorduk. Bugün bir şiirde yaşamıyoruz, atmosferine girmiyoruz. Fotoğrafta da benzer bir durum söz konusu. Fotoğraf çekerken o anı yaşayamıyor insanlar. Çekilen fotoğraflar bir kenara kaydediliyor, ama sonra o fotoğrafı arayıp bulmak mümkün değil. Bir süre sonra çöpe dönüşecek hepsi. Halbuki o anı yaşamış olsalar, her çağırdıklarında o an gelir. Teknoloji o anın bizde kalmasını engelliyor.

Nazife Şişman: Tecrübeyle bağlantısı da burada.

Fatma Barbarosoğlu: Her çağ, her medeniyet kendi hastalığını beraberinde getiriyor. Her medeniyet bir hastalık inşa ediyor ve enteresan bir şekilde bir önceki medeniyetin hastalığına romantik bir yaklaşım geliştiriyor. Mesela Susan Sontag, veremle kanseri ele alır. Verem 19. yüzyılın romantik hastalığıdır ve edebiyatta romantik bir şekilde ele alınır. Hep genç kızlardır verem olanlar. Ama 20. yüzyılda kanser hiç de romantik bir hastalık değildir. İnsanlar, “o melun hastalık” diye bahseder kanserden, adını bile anmazlar. Alzheimer, kanseri bile aratan bir hastalık. Çünkü kanser hastalarının hayattan ayrılacaklarını bildikleri halde, hastalığı yenebileceklerine dair bir umutları var. Hastalık sürecinde bilinciniz yerinde ve kendinizi tanıyorsunuz. Dolayısıyla hayat tecrübeniz sizinle beraber. Hasta yatağınızda şükrünüzü eda edebilir, bir hastanın duasının ne kadar kıymetli olduğunu idrak edebilirsiniz. Halbuki Alzheimer’da bütün hayat tecrübesinin sıfırlandığını görüyoruz. İşte bu yüzden hayat tecrübesini ele aldığımız bu dosyada bir Alzheimer öyküsü tartışmamız çok anlamlı oldu diye düşünüyorum. 