Yaşlanma Hakkı Olmayan Kadınlar

Yaşlanma hakkı olmayan kadınlar – Röportaj: Ayşegül Nalçacı

“Asıl olan iç güzelliğidir” sözü, artık çoğu insanın sadece dilinde kalan romantik bir söylem. Çünkü gençlik ve güzellik günümüzde kabul gören ve önem atfedilen en önemli değer. Yirmi yılı aşkın bir süredir dermatoloji, on beş yıldır da anti-agingle uğraşan bir hekim olan Dr. Nilgün Ertugay, tıp eğitiminin yanı sıra psikoloji eğitimi de almış. Kadınların yaşlanma korkusu, mucize beklentileri ve güzel olma arzularına dair gözlemlerini paylaştı bizimle.

Yaşlanma korkusu nasıl oldu da her kesimden ve farklı yaşam tarzlarına sahip kadınların ortak korkusu haline geldi?

Batı’da hemen hemen yüz yıldır; eğlence ve alışveriş sektörü, neredeyse, sadece gençlere hitap ve hizmet ediyor. Batı’da eğer yaşlı, çirkin veya kiloluysanız tamamen değersizsiniz. Dünyaca ünlü ve çok güzel bir aktris bile olsanız kırk yaşını geçmiş bir kadının Hollywood’da istediği gibi bir başrol bulması çok zor. Buldu diyelim, buna para yatıracak yapımcıyı, dağıtımcıyı bulması ayrı bir zorluk. Jennifer Aniston gibi bir yıldız bile dağıtımcılar (yaşlı olduğu gerekçesiyle) filmini dağıtmak istemediği için şirket kuruyorsa, gerisini siz düşünün. Evet, maalesef orada bakış uzun zamandır bu şekilde. Popüler kültür ve sinemayla beraber bu düşünce bizde de yerleşti.

Hollywood yıldızının böyle hissetmesi normal görüntüsü bir nevi geçim kaynağı. Sıradan bir kadın niye yaşlanmaktan korkuyor?

Geçen gün film izliyorum. Başroldeki kadın kahraman, bir üniversitede eğitim görevlisi, emekli oluyor. Kendine zaman ayırmaya başlıyor. Spora gidiyor, fakat fiziksel gücüyle oradaki ritme ve hıza ayak uyduramıyor. Gönüllü çalışmak istiyor, ofis cihazlarını kullanamıyor, eşine bir sürpriz yapmak istiyor, akıllı telefon vs. kullanamıyor. Derken kantine gidiyor, sıraya giriyor, görevli adam sıra kahramanımızda olmasına rağmen, sürekli ondan sonra gelen genç güzel kadınların isteklerine odaklanıyor. Kahraman tuvalete gidip aynada kendine bakıyor ve yüzüne dokunuyor, “Acaba ben görünmez oldum da haberim mi yok?” diye panikliyor. Eşinin ofisine gidiyor, orada da genç, güzel bir sekreter, eşine son derece hızlı ve becerikli şekilde yardımcı oluyor. O sırada öğreniyor ki eşi onunla birlikte Avrupa’ya iş seyahatine çıkacak. Aslında eşi düzgün bir adam, ama kadının ruh halini hayal edebiliyor musunuz? Aynısı olmasa da benzer durumları bu yaşlara gelen her kadın yaşıyor aşağı yukarı.

Yaşlı olmak istemiyorum, beni kurtarın diye gelen yetmiş yaşında hastanız var mı mesela?

Altmışlı yaşlarda hastalarım var.

Altmış yaşında birinin neden yaşlanma hakkı yok?

Çünkü yaşlanma beraberinde; yalnızlık ve sevgisizlik, ilgisizlik ve değersizlik, işe yaramama ve dikkate alınmama, onaylanmama, ekonomik kayıplar, ölüm korkusunu, beraberinde getiriyor. Bu yüzden insanlar yaşlılıktan ve yaşlı görünmekten uzak durmaya çalışıyor. Bunlar yeniçağın getirdiği olgular aslında. Bizim kültürümüzde yaşlılık, tecrübe ve olgunluk demekti. Yaşlıya saygı duyulurdu, dış güzellikten önce kalp güzelliği önemsenirdi. Bunu kaybettik.

Hastalarınızla bunları konuşuyor musunuz?

Bir hastam şöyle bir hikâye anlatmıştı: “Eşime ‘şuraya gidelim’ diyorum, ‘aman bu yaşta ne gerek var’ diyor, ‘şunu alayım’ diyorum, ‘dolabın dolu zaten’ diyor. Oğluma ‘bana bilgisayarda şunu öğretir misin’ diyorum, ‘anne şimdi sana öğretene kadar… ne lazımsa söyle ben müsait olunca hallederim’ diyor…” Yani onun yorumuna göre kimse onunla ilgilenmek gereği duymuyormuş.

Yaşlı olduğu için mi? Bu doğru olabilir mi?

Doğru mu, siz karar verin. Bir zaman sonra gitmiş, güzellik merkezinde bazı işlemler yaptırmış. Eşi demiş ki “Ya hanım, biz ne zamandır şöyle baş başa bir yemek yemedik.” Oğlu da “Anne arkadaşımı seninle tanıştırmak istiyorum, ne zaman getirebilirim?” demiş. Kendi ifadesiyle önceden görünmezmiş, şimdi fark edilir olmuş. Bu kadının eşine oğluna sorsanız asla bu tavır değişikliğini yaptıklarını kabul etmezler, değişmediklerine inanırlar çünkü. Tabii bunlar genellenemez, ama bir gerçeğe de işaret ediyor: Gençlik ve güzellik, çağımızın en önemli değeri oldu. Buna zayıf ve fit olmayı da eklemeliyiz tabii. “Bana teyze dediler” veya “amca dediler” diye başlayan reklam da aynı şekilde yaşlılıktan nasıl bir hayal kırıklığı ve üzüntü duyulduğunu anlatıyor.

Kadınlardaki bu korkunun temel tetikleyicisi eşler ve çocuklar gözündeki yerleri mi? Daha açık sorayım; kocaların yargısı mı kadınlara kendini yaşlı hissettiren?

Doğrudan tek bir sebebe bağlamak yanlış olur. Sürecin sosyal, ailevi, bireysel ve biyolojik altyapıları var. Ama şöyle de bir durum var. Eskiden genç bir kız kendinden on beş, yirmi yaş büyük bir adamla ailesi tarafından evlendirildiğinde “başlık parası yüzünden herhalde” der ve çok üzülürdük. Günümüzde genç kızlar, genç kadınlar kendi istekleriyle kendilerinden on ila otuz beş yaş büyük erkeklerle birlikte olabilmekte veya evlenebilmekte. Tabii bunda çoğunlukla yine maddi sebepler geçerli oluyor ama bu defa genç kadın ailesi istediği için değil, kendisi tercih ettiği için bu yönde karar alıyor. Hal böyle olunca erkekler kendi yaşıtları olan kadınları değil daha gençleri tercih ediyor. Olgun yaştaki kadın da eğer beş-on yaş genç göstermiyorsa kıymeti olmuyor.

Erkek ve kadın arasındaki biyolojik farklar da kadınların aleyhine erkeklerin lehine işliyor…

Erkek tam tersi otuz yaşına kadar oğlan çocuğu iken, otuzundan sonra erkek, kırk beşinden sonra adam oluyor. Yani kadın toplum önünde ‘değerini kaybederken’(!) erkek değerlendikçe değerleniyor. Evet, kadın vücudu daha çabuk inişe geçiyor.

Bütün bunların sebebi sadece fizyolojik ve biyolojik mi? Öyleyse her zaman böyleydi diyebiliriz…

Hayır, değişen şu: Sosyolojik faktörler artık eskisi gibi kadını korumuyor. Eskiden elli yaşından sonra her iki taraf da kendini, ‘ununu elemiş eleğini asmış’ olarak addeder ve yaşlılığa birlikte hazırlanırdı. Evliliğin ilk yıllarında evin içinde erkek egemenken, sonraları çocukların da büyümesiyle kadınlar gücü eline alırdı ve bir denge sağlanırdı. Şimdi bu denge hep kadının aleyhine bozulur oldu. Artık yaşlılığa hazırlanmak diye bir durum neredeyse kalmadı, çünkü ‘yaşlılık’ artık kabul edilebilir bir durum olmaktan çıktı. Kadınlar yaşlandıkça güçlenmek bir yana, gücü tamamen elinden kaçırır oldu. Çünkü yaşlılık, her iki cins için zor olsa da en çok kadını zorluyor.

Neden?

Çünkü yeni yaşam tarzı kadının her yaşta genç ve güzel olmasını, fit kalmasını bekliyor. Hatta bunu dayatıyor. Öyle olmayan kadını da kadından saymıyor. Fıtratında beğenilmek olan kadının, psikolojik olarak bu yok sayılma durumuyla baş etmesi son derece zor.

Bu durumda da siz yardımına koşuyorsunuz kadınların ya da onlar size geliyor koşarak. Dertlerine deva olabiliyor musunuz?

Biz eğer dış referanslı bir bireysek, yani iyi hissetmek için dışarıdan referansa ve onaya ihtiyaç duyuyorsak, bir çift sözle mutluluktan uçar, bir çift sözle depresyona girebiliriz. İnsan referansını Kur’an’dan, sünnetten ve vicdanından almalı. İmanı sağlam bireyler her yaşın olması gerektiği gibi olduğunu bilmeli ve “çok şükür ki bu yaşa kadar yaşadık, bunun keyfini sürelim” diye bakmalı yaşlanmaya. Bu tren kaçıyor, son vagona kendimi paralayarak da olsa atayım, gençken bu imkânlarım yoktu, şimdi kaçırdıklarımı yaşayayım diye bakarsa; çok zor, komik ve telafisi mümkün olmayan durumlara hem kendi düşer hem de ailesini sürüklemiş olur.

Yaptığınız işlemlerin dinen caiz olup olmadığı meselesini herhalde sorguluyorsunuzdur…

Benim bir işlem yaparken ilk prensibim yaradılışa (hâşâ) müdahale etmemek, fıtratı değiştirmemektir. Yani biz bir dolgu maddesi ile çizgileri ve boşlukları doldururken, botox ile kırışıkları ütü gibi açarken, sadece o kişiyi beş-on yıl önceki haline çevirmeye çalışıyoruz. Yüz ifadesini veya tipini değiştirmiyoruz, olduğundan başka bir kişi haline getirmiyoruz. Zaten mezoterapi ve peeling uygulamaları sadece cilde ışıltı vermek için yapılıyor. Botox ve dolgu gibi keskin ve belirgin sonuçları yok. Ben kendi adıma dinen yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyorum.

Peki tıbbi ve estetik açıdan sınırlarınız, moda tabirle kırmızı çizgileriniz var mı?

Tabii ki. Mesela estetik açıdan bakınca, tutup da fazla şişkin dudaklar, aşırı kalkık kaşlar, elma konmuş gibi yanaklar yapmak, amacı aşmak demek bence. Nişantaşı kadını diye bir tabir kullanılıyor bu tür vakalar için. Bu kadınların hepsi birbirine benziyor ve çok abartılı işlemler yapıldığı ilk bakışta belli oluyor. Buna overcorrection deniyor. Yapılan işlemin kalitesi bizce şöyle olmalı; sizi tanıyanlar işlem sonrasında gördüğünde “sende bir hoşluk var, bir değişiklik var, ama ne…” demeli, ne olduğunu anlayamamalı. Sizin de “pudramı değiştirdim” veya “gece kremi kullanıyorum” diyebileceğiniz kadar doğal sonuç vermeli…

Böylece güzel görünüyor müşterileriniz. Peki genç olmak için görüntüyü değiştirmek yetiyor mu?

Çoğu kişi için önemli olan kimlik yaşı değil görüntü. Ellisinde gibi görünen bir otuz beşinde olmaktansa, otuz beşinde gibi görünen bir elli yaş olmak, herkes tarafından tercih ediliyor.

O zaman defalarca estetik ameliyat olan ve yetmiş yaşında olduğu halde kırkında gibi gösteren yıldızlara benzemek istiyor herkes…

Evet gençlik güzellik deyince, hemen estetik ameliyatlar gündeme geliyor. Oysa bence önemli olan, o yaşta neler yapabildiğin. Hep yüze odaklanılıyor, ama ben sağlıklı ve zinde yaşlanmaktan bahsediyorum böyle yıldızları örnek verdiğimde. Mesela o yaştakiler diz ağrısından yürüyemiyor, namazı oturarak kılıyor, şekeri, tansiyonu var, oruç tutamıyor, çoğu kendi kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için bile birilerine muhtaç.

Halbuki böyle bir şöhretin yetmiş yaşında olmasına rağmen yeni albümünün şarkılarını ezberleyebildiğini kimse dikkate almıyor değil mi?

Tabii gençleşmeyi bir bütün olarak ele almak lazım. Yetmiş yaşında kaç teyze bir sureyi hemen ezberleyebiliyor? Öncelikle zihnimiz genç ve öğrenmeye açık olmalı. Sürekli öğrenmeye açık insanlar geç yaşlanırlar. Eklemlerimiz esnek ve sağlıklı olmalı. Yani genç kalmak derken bütün bunları içine almak gerekiyor. Siz kırkından sonra namazı bile oturarak kılıyorsanız, oruç tutamıyorsanız, zaten yaşlanmışsınız demektir. Yüzünüz ne kadar genç görünürse görünsün, bir mümin olarak görevlerinizi yerine getiremeyecek durumdasınız demektir.