Tesettür Beraberliği – Cihan Aktaş

Tesettür Beraberliği – Cihan Aktaş

Kur’an ayetleri tesettürü hem kadınlar için hem de erkekler için ortaya koyuyor, ancak tarihimiz ve toplumumuz tesettürü kadının giyim tarzı, hal ve hareketleri üzerinden konuşmaya alışkın. Kadın tesettürünün bu denli yoğun, baskın, bazen de baskıcı bir dille konuşulmasının sebebi ne olabilir? Siyasal ve ideolojik sebeplerle neredeyse yüz yılı bulan bir dönem boyunca başörtüsünde özetlenen tesettür tartışmaları, erkek tesettürünü arka plana düşüren bir etki uyandırmış olabilir mi?

Türkiye örneğinde durum çok özel, Cumhuriyet sonrası yasaklar kanunen erkekleri hedef alsa bile somut olarak kadınları etkileyegeldi. Kadın kıyafetlerini belirleyen bir kanun olmadığı halde muhayyel bir kıyafet kanunu içeriğine atıfla tesettürlü kadınlara kamusal alanda sadece temizlik ve mutfak işleri bağlamında yer tanındı. Mütedeyyin erkekler ise ‘Kılık Kıyafet Kanunu’ ve ‘Bazı Kisvelerin (kıyafetlerin) Giyilemeyeceğine Dair Kanun’un esnek yorumlarından yararlanarak kılık kıyafetlerinde bir orta yol bulup kamusal alanda kariyerlerini geliştirmeyi sürdürdüler. Bu uzlaşma arayışının ekonomik boyutu elbet göz ardı edilemez. Mütedeyyin ailelerde evi geçindiren erkek esnaf değilse ve serbest bir meslekle iştigal etmiyorsa, bir uzlaşmaya yatkın olacaktı.

Buna karşılık memurun korumaya çalıştığı direnci Cahit Zarifoğlu “Yaşamak”ta, kravatını cebinde taşıyan memur sesiyle anlatacaktı. Şapka Kanunu çıkmadan bir yıl önce şapka aleyhtarı bir risale yazmış olan İskilipli Âtıf Efendi, kamusal alanla ilgili tabuları yerleştirmek için idam sehpasına gönderildi. Gerçi aynı idamlar sırasında Şalcı Bacı isimli bir kadın da asıldı; tuhaf, acı, düşündürücü. Ulusçu kamusal alan, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı’ya açılan penceresi, vitrini olacaktı. Tesettürlü kadınlarsa özel alanda, duvarların ardında, arka sokaklarda, çay ocaklarında ve izbe atölyelerde vs. yaşayıp giderlerdi.

Vitrin disiplini erkekleri kılık kıyafette uzlaşma arayışına sevk ederken, duyarlığın ve direnme kaynağının kadın kılık ve kıyafetinde aranması genel temayül haline geldi. Tuhaf bir şekilde bu temayül, hoyrat bir muameleyle benimsetilmek istenen Avrupa muaşereti konusunda gönüllü olan kesimlerden bile destek gördü. Beyaz tülbentli kadın kamusal alan yasaklı olsa da kritik tartışmalarda toplumun vicdanı olarak yüceltilebilirdi. Bu arada mütedeyyin kadınlar için kullanılan ‘kapalı’ nitelemesinin Osmanlı döneminde aynı anlamda kullanılmamış olması dikkate değer.
Kadınlar üzerinden sürdürülen tesettür temsili, erkeklerin kılık-kıyafetinin tesettür açısından layıkıyla konuşulmasına izin vermemiştir. Necip Fazıl Büyük Doğu’da ve “Başyücelik Emirleri” bağlamında erkek kılık kıyafetinin tesettürü sağlaması üzerinde titizlikle durmuştur gerçi. 1980’lere doğru Şura dergisinin kadınlara dönük yayını olan Rayet dergisinde tesettür konusunda erkeklerin kılık kıyafetini de tartışan soruların sorulduğu görülüyor.

Erkek tesettürü giyside bolluk ve uzunluk olarak anlaşıldığında, yakasız gömleğin yanı sıra mesela kot pantolondan uzak durmayı gerektirirdi 1980’lerde. İran’da bu tür erkek giyiminin formayı andıracak bir şekilde yaygınlaşmasının sebebi bürokraside yer tutmak isteyen erkeklerin kendini daha ‘hizbullahi’ gösterme gayretiydi (Kadın için ise öncelikle siyah çarşaf oluyordu, yükselme garantisi sağlayan gösterge). Yakasız gömlek, ütüsüz pantolon ve sakal, ‘devrimci Müslüman’ın giysisi sayılırdı. Buna karşılık Türkiyeli İslamcılar, Mir Hüseyin Musavi’nin 1980’lerde solculara özgü sayılan parkayla ve kravatsız bir Başbakan olarak Türkiye’ye gelişini kısmen şaşkınlıkla karşılamışlardı. ‘Parka’ solcuların giysisi değil miydi?

İslamcıların sistem ve kapitalizm eleştirisini, sembolik olarak yüklenen unsur başörtüsüydü. Tesettür mesafe bildirimi yanı sıra tanınmayla da ilgiliyse başörtüsünün siyasal iddiasını mümin erkekte en çok kravatsızlık karşılayabilir gibi geliyordu. Buna karşılık kamusal aktörlerin sistemin varlığını abarttığı kravatın kullanımına her zaman mesafe koyduğu söylenemez. Tesettür konusunda erkeğin vazgeçilmezi, ‘haşema’ sınırlarından ibaret olabilir miydi? Erkekler Kur’an’da bakışlarından sorumlu tutuluyorlar ve bakışların denetimi gündelik hayatta ayrıcalıklı sayılarak ihmal edilen bir takva göstergesi olarak kabul görüyor. Bakış yoluyla bir kültür, bir hayat tarzı ürettiğimizi öğrenmek için tabii ki John Berger okumamız gerekmiyor. Moda ve benzeri sektörlerin kadınların zevk ve eğilimlerine dönük baskısı, açık-örtük yüceltilen hatta kışkırtılan ‘erkek bakışı’nın arz ve talebinin baskısıyla bütünleşiyor. Bakılmaya değer bir kadın mı, onu dikkate değer ve cazip bulan hayran bakışların onayından geçti mi?.. Bakışları (yere indirerek) korumak karşısındakini utanca sürükleyecek şekilde bakışlarını kaçırmak değil, gerektiğinde kör olmayı başarmaktır. Bakışlarını korumak ayrıca karşısındakini rahatsız etmeyecek bir şekilde bakarak tanımayı öğrenmektir de.

Dolayısıyla ‘bakış’ adabında özetlenebilecek bir muaşeretin eksikliğinde, aşırı örtünme yoluyla birbirimizin velisi olabileceğimiz vasatı oluşturmamız mümkün görünmüyor.

Bol ve salaş olanın şık da sayılması için modanın onayından geçmesi gerekiyor. Fatih gibi ‘kurtarılmış bölgeler’ dışında akıp giden zorlu tecrübeler var. Bazı öykülerimde sünnete uygun yaşama endişesiyle cübbe ve şalvar giyen bir gencin şehrin ortasındaki herhangi bir semtte yaşayabileceği zamanla ve mekânla ilgili yabancılığı açmaya çalışmışımdır.

Çok erken, hatta aceleci bir kitap olan Sistem İçinde Kadın’ı yazarken bunu sorguluyordum: İnsan hem sistemin içinde hem de ona karşı olmayı başarabilir mi? Kur’an takva örtüsünden söz ediyor. 1990’ların ikinci yarısında Aczmendiler farklı bir kılık-kıyafetle göründüklerinde entelektüel İslamcı çevrelerde hayranlıkla karşılayanlar olmuştu. Ancak göze hoş görünen tesettürün güvenilir, sağlam bir muaşerete yaslanmadığı anlaşıldı çok geçmeden.
Daha eski bir tecrübe, Abdülkadir es Sufi’nin Müslüman olduktan sonraki kıyafetleridir. Kuzey Afrika murabıtlarını çağrıştıran ifadeleriyle bir hayli etkileyici gelirdi benim kuşağıma es-Sufi. Gerçi zaman içinde birçok görüşünün yanı sıra kılık-kıyafet görüşünü de değiştirdi. Artık kravat takıyor ve Capetown’da yaşayan gazeteci arkadaşım İbrahim Tığlı’nın aktardığına göre kendisi ve çevresi “çok modern” giyinen insanlar. “Soylu, seçkin, asil ifadeleri önemsiyorlar.” Kıyafetleri bol değil ama dar da değil. Aklıma Mahmut Erol Kılıç’ın bir tespiti geliyor: Tekke ve zaviyeler erkeklerimiz için bir muaşeret, adab erkân öğrenme kaynağıydı. Kapatıldıklarında erkekler (zengin bir duygusal eğitimi kaynağının yanı sıra) bir tür muaşeret öğretimi alanından da mahrum kaldılar.

Oturmayı kalkmayı bilen, sahip olduğu zenginlikleri yerinde zamanında ifade eden mütevazı insanlar olmak, tesettürün amaçları arasında olsa gerek. Halbuki kamusal yasaklar zevklerin tabii bir şekilde gelişmesi engelleyen, dolayısıyla imkânları daraltan bir etki oluşturmuştur.

Günümüzde yasaklar kalkarken modayla aradaki mesafe de farklı bir mahiyet kazanıyor. Zevklerini ve ölçülerini tüketim ideolojisinin yönlendirmesine terk eden erkek davet ve kabullerde smokini kendine yakıştırmayı arzularken, tesettürle (ve artık ‘muhafazakârlık’ olarak tarif edilen ideolojiyle) ilişki kadının türbanlaşan başörtüsü üzerinden kuruluyor. Tüketim kültürü kadına aynı zamanda aileyi ve kocasını temsil adına da işte şöyle ve şu şekilde giyinmesi gerektiğini bildiriyor.