Süzülmüş benizliler-Osman Bülent Manav

“Şimdi, Dicle kıyısında tüten bir ocak, Ren kıyısında yükselen bir bacadan,

akın karadan ayrılması gibi ayrılmaktadır.”

Sezai Karakoç, Samanyolunda Ziyafet

 

Kamus’tan öğrendiğimize göre (Firuzâbâdî’nin kaleme almış olduğu, orijinal adıyla el-Okyânûsu’l-Basît fî Tercemeti’l-Kâmûsu’l-Muhît olan bu eseri, tercüme etmek demeyelim, yepyeni bir eser halinde tekraren inşa ederek bize kazandıran Mütercim Asım Efendi’ye müteşekkiriz), eski lûgatte adı ‘Nâtık’ olan ayın, ‘Ramazan’ olarak isimlendirilmesine dair tezler muhtelif. Vaktiyle Araplar, ayların eski adlarını değiştirmeye karar verirler ve o yıl hangi ay hangi mevsime rastladıysa ona göre bir isim koyarlar. Çok şiddetli sıcaklara rastlayan bu aya da ‘remez’ kökünden gelen Ramazan adını verirler. Zira ‘remez’, günün ziyadesiyle sıcak olması, güneşin kızgınlığının kuma ve taşlara tesir etmesi, kızgın zeminde yalınayak yürürken ayakların yanması gibi mânâlara gelmektedir. Bazı ulemaya göre ise günahları yakıp kavurduğu, yok ettiği için verilmiş bir addır.

 

“Eşhur-u Hurum” diye adlandırılan Receb, Zilhicce, Zilkade ve Muharrem ayları, cahiliyye devri Arapları arasında da mukaddes sayılırdı ve bu zaman dilimlerinde (ki, Receb-i Şerif ayrı dursa da, son üç tanesi 90 günlük bir bloka tekabül eder) savaşmayı ayıp sayarlar, silahları bir kenara koyarlardı. Diğerlerinden ayrı duran Receb ayına “ferd”, birbirini takip eden diğer üç aya ise “serd” denir, dördü birden “ferd ü serd” diye tesmiye olunurdu.

 

Bazı kabileler, aşiretler, kendi çıkarları doğrultusunda, zaman zaman ayların yerini değiştirmekte, takdim-tehir ederek karışıklığa sebep olmaktaydılar. Bazen de bu “hürmet” meselesini bir başka aya aktarmak suretiyle, meselâ Muharrem ve Receb aylarının yerine Safer ve Şaban aylarını eşhur-u hurum’dan kabul eder oldular. Hatta Hac ve panayırları serin zamanlara denk getirebilmek için iki yılda bir fazladan bir ay ilavesiyle seneyi 13 aya çıkarmaya başladılar. Mâlum, zaten kamerî takvimde bir yıl 354 veya 355 gün çektiğinden, her bir kamerî ay, bütün mevsimleri dolaşmakta ve bu döngü 33 senede bir tamamlarak tekrar etmektedir. Her kabilenin kafasına göre takvimle oynaması, içinden çıkılması zor bir kargaşaya yol açmıştı ki, bu sakıncalı adetler, Veda Haccı esnasında bizzat Rasulullah (s.a.v.) tarafından kaldırılmıştır.

 

Denilir ki, aylara dair bütün bu hengâme, deveran, birbirini düzelterek, nakzederek ilerledi ilerledi, öyle bir hâl aldı ki, bu kaostan bir düzen doğdu ve nihayetinde bütün ayların yerli yerine oturduğu; adlandırılmış oldukları zamanlarda hangi ay hangi mevsime rastlamışsa, o mevsimle yeniden örtüştüğü bir yıla ulaşıldı. İşte o yıl, Rasulullâh’ın (s.a.v.) dünyayı teşrif ettiği yıldır. O yıl, bütün aylar sırasına ve adlarını aldıkları zaman dilimlerine göre yerli yerince dizilmiştir. Bunu şuradan da tahmin etmek mümkün. Efendimiz’in (s.a.v.) Rebiülevvel ayındaki doğumları, bildiğiniz gibi, milâdî 571 yılının Nisan ayına tekabül etmektedir ki, rebi’ Arapçada ‘bahar’ anlamına geliyor. Ağaçların çiçek açtığı aya Rebiülevvel, meyveye durduğu aya ise Rebiülahir denilmiş.

 

Sanırım bu kadar takvim bilgisi kâfî. “Razaman” adına dönebiliriz. Nasıl konulduğunu kesin olarak bilemiyor olsak da, tam bu noktada, bizim için bağlayıcı olan bir husus var, Efendimiz’in (s.a.v.) bu aya dair mübarek sözleri. “Ramazan geldi, Ramazan gitti demeyin. Lâkin Ramazan-ı Şerif ayı geldi deyin. Çünkü Ramazan, Allah-ü Teâla’nın isimlerinden bir isimdir [Beyhakî c.4 s.201]”.

 

Hadis-i Şerif’in orijinal Arapça metninde “Şerif” sıfatı yok. “Şehr-i Ramazan” diye geçiyor. Şehr’in Türkçemizdeki karşılığı, bildiğiniz gibi, ay. Ve fakat, Şeyh Edebali’nin dergâhında, odadaki Kur’ân-ı Kerîm’e hürmetinden sabaha kadar uzanıp yatamayan Osman Gazi ceddimizin zarafetini, nezaketini, hürmetini bir gelenek halinde devam ettiren Osmanlı ulemâsı, bilhassa Receb, Şaban ve Ramazan aylarını “Şerif” sıfatıyla birlikte kullanmaya özen göstermiştir; Receb-i Şerif, Şaban-ı Şerif, Ramazan-ı Şerif. Kimbilir belki de Türkçemizde ‘ı’ tamlama ekini alan ‘ay’ kelimesinin ‘ayı’ olması sebebiyle, kötü çağrışımlardan sakınmak istemişlerdir. Misâl, “Ramazan ayı geldi mi?” gibi bir cümle, farklı anlamlara çekilebilir, mevzu kolaylıkla sulandırılabilir diye, “Şehr-i Ramazan” veya “Ramazan-ı Şerif ayı” olarak kullanmayı yeğlemiş olabilirler.

 

Bu arada yine Kamus’tan öğrendiğimize göre, meseleyi başka Hadis-i Şeriflerle birlikte bir bütün olarak inceleyen ulemâ, Ramazan isminin tek başına kullanılmasına da cevaz vermişler. Lâkin, naçizane, en azından bu makalemde, Osman Gazi ceddimizin izinden gideyim diyorum. Ne demişler, edeble gelen, lütûfla gider.
Dilimin altındaki bakla

 

Bir mübarek vaktin evvelinde, Besmele, Hamdele, Salvele eylediğimiz şu dakikalarda,  Nâbî merhumun ‘sakın terk-i edebden’ ikazına her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz aşikar. Zira Ramazân-ı Şerif ayına ve, Yahya Kemâl’in pek hoş ifadesiyle, süzülmüş benizlilere dair musâhabe ederken, gayriihtiari de olsa, elimizden yahut dilimizden ‘sihâm-ı kazâ’ çıksın istemeyiz. Ol sebepten, bugün, Nef’î’nin değil de, Nâbi’nin kalemiyle bir şeyler yazmaya niyetliyim. Niyetliydim. Tâ ki, hafızamda davulcu esnafının pek de sevimli olmayan sahur icraatları canlanıverdi.

 

Müsadenizle, o meşhur hikâyedeki derviş misâli, dilimin altındaki baklayı çıkarıp, Nef’î merhumun sadağından bir ok çekecek, ‘Yâ Hakk’ deyûben davulcular putasına doğru atacağım. Zira yeteneksiz davulcu esnafının gecenin bir yarısı ettiği zulme, oruç tutan biri olarak ben isyan noktasına gelmişken, oruç tutmayanların halini düşünmek dahî istemiyorum. Allah ahvâlimizi tashih eylesin.

 

Çalar saatin icat edilmek üzere gayb aleminde sıra beklediği devirlerde, oruç tutan Müslümanlar için sahura kalkmak, daha doğrusu sahur saatinde uyanabilmek, mühim bir gündem maddesiydi. Gündelik hayatın her ânını özenli bir titizlikle ilmek ilmek dokuyan atalarımız, bu konuya da hoş bir çare buldular. Ahalinin sahursuz oruç tutmak zorunda kalmasına mâni olmak gayesiyle, davulcu esnafı, sahur vaktinde sokakları gezmeye başladı. Davulun sesinin sadece uzaktan hoş geldiğini, yakınlaştıkça bu hoşluğundan pek çok şey kaybettiğini bilen zarif Osmanlı davulcuları, maniler okumak, nükteler anlatmak suretiyle bu hususu dengelemeye çalıştılar.

Zira gecenin bir yarısı, uykunun en tatlı yerinde, kapınızın, pencerenizin önünde davul çalan bir adama tahammül etmek, ancak Ramazan-ı Şerif’in yumuşattığı gönüller sayesinde mümkün olabiliyordu. Gelin görün ki, bu tahammül sınırını fazla zorlamamak gerektiğinin idrakinde olan o güzel davulcular, güzel atlara bindiler ve gittiler. Köprülerin altından çok sular aktı…

Yüzelli yıl boyunca büyük acılar göğüsleyen Anadolu insanı, gündelik hayatında din veya örf kaynaklı yaşatageldiği birçok zarif unsuru ya unuttu yahut feda etmek mecburiyetinde kaldı. Diğer yandan sekülerleşmenin hızlanması, devlet tercihlerinin dini dışlayıcı hatta aşağılayıcı yönde kullanılması; dinî ritüelleri, hayatın ve görünür kamusal alanın dışına itti. Misal, insanlar ya namaz kılmaz oldular, ya da namazı gizlice kılmaya yöneldiler. Haliyle, bu rüzgar, etkisini, oruç ibadeti üzerinde, dolayısıyla da (zaten çalar saatin icat edilmesiyle sert ve öldürücü bir darbe almış olan) sahur davulculuğu üzerinde güçlü bir şekilde hissettirdi.

 

Yaşı kemâle ermiş olanlar rahatlıkla hatırlayacaktır. Ülkemiz, 20. Yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve son çeyreğinde hızlanan yeni bir uyanışa sahne oldu: “Eskiye ait herşey korktuğumuz kadar kötü olmayabilir!” Bu yeni süreç vesilesiyle, birçok din mahreçli kültürel unsur, toplumsal hayata avdet etmeye başladı. Meselâ, daima devletin ve hatta derin devletin akredite tarikatı olagelmiş bulunan Mevlevilik ile ona ait ritüellerden ney üfelemek ve sema etmek, daha bir görünür oldu.

 

İşte bu din ve örf kaynaklı kültürel unsurlar cümlesinden olarak, artık ilk kimin aklına geldiyse, içimizi birdenbire bir davul sevdası kapladı… Ramazan-ı Şerif ayına dair ne kadar kaybolmuş, unutulmuş değer, ritüel, hoşluk varsa hepsinin acısını çıkarırcasına, derin bir hasretle sarıldık davula. Elbet biz bir sarıldıysak, bu işin asırlık üstadları olan Roman vatandaşlarımız bin sarıldı. Aman o ne sarılmadır yarabbi! Çoluk çocuk, genç yaşlı her biri bir mahallede, maharet(!)lerini konuşturmaya başladılar. Mutlaka içlerinde bu işin üstadı olanlar da vardır, lâkin yıllardır davulcu zulmü altında inleyen biri olarak söyleyebilirim ki, o “üstad” henüz bizim mahalleye uğramadı.

 

Hele o basında gördüğümüz, müzik eğitimi almış, maniler okuyan davulcu kardeşlerimiz hangi semtlerde geziyor, hiç bir fikrim yok.

 

Orucun farzlarından biri de davul mu?

 

Mevzu Ramazan-ı Şerif olunca, davulcuya bile laf etmek riskli. Kimi insanlar, etinden et koparılmış gibi irkiliyor. Oysa ecdadın sahura kalkmak için bulduğu ve sözlü kültürle de zenginleştirdiği bu geleneğin dinle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Hatta, gecenin o saatinde hasta insanlara, küçük çocuğu olan kimselere ettiği eziyet sebebiyle, Allahu a’lem, kul hakkına bile yol açmaktadır.

 

Tamam, asırlar süren bir geleneğin kaybolmasına, bunca yılın milliyetçi muhafazakârı olarak benim de gönlüm razı gelmez. Fakat bir kültür ögesini yaşatmak için bütün bir şehrin sinirleriyle oynamaya da gerek yok. Bunun bir sürü yolu yöntemi bulunabilir. Ne bileyim, gerçekten eğitim almış, hem müzik bilgisiyle, hem mani/deyiş/şiir repertuarıyla bu işin hakkını verecek zarif ve ehil davulcular yetiştirilebilir. Onlar da Ramazan ayının belli günlerinde çıkar, mahalleleri gezerler… Veya pencerelerin önüne gelip dan dan dan vurmak yerine, zaten sahura kadar ana baba günü olan caddelerde hoş temsiller verirler. (Bilmem farkında mısınız, “bahşiş” konsuna girmedim bile… )

 

Neyse, fazla söze hacet yok. Nef’î’nin sadağından alıp fırlattığımız ok, menzil-i maksûda ulaştı. Meramımız anlaşıldı. Okçular pîri Sa’d bin Ebî Vakkas’dan (r.a.), sahib-ü menzil-i fi’l-meydan  Tozkoparan İskender’e ve bugüne kadar gelmiş geçmiş bilcümle kemankeş gazilerin mirasına minnet, hâtırâtına hürmet, ervâhına rahmet diyelim.

 

Hilal

 

Bakmayın siz benim davulcu esnafına şarladığıma. İşim icabı sık seyahat eden biriyim fakat her yıl Razaman-ı Şerif ayını İstanbul’da geçirmek için hususi gayret gösterir, seyahatten, hele hele gayrimüslim beldelere gitmekten mümkün olduğunca kaçınırım. Dinini dört dörtlük yaşayan mükemmel bir Müslüman olduğumdan değil. O mübarek hilâlin ışımasıyla birlikte İstanbul’u sarıp sarmalayan huzura duyduğum susuzluktan.

 

İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,

Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,

Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti

Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;

Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,

Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer..

 

Aşkla bağlı olduğum bu şehri, Razaman hilâliyle başlayıp Bayram hilâliyle nihayete eren o müstesna zaman diliminde bir başka seviyorum. Bir süzülmüş benizli sükûnetiyle şehrin sokaklarında, kılcal damarlarında gezinmeyi; ve bir müjdenin peşinden asırlar boyu akın akın Feth’e koşan Eshab’ın, şehitlerin, gazilerin huzurunda iftar etmeyi seviyorum. Ölüm, kabir, mahşer, mizan, bütün berzahlardan geçerek Cennet’in kapısına vâsıl olan mü’minlerin, orada görevli meleklerce söylenecek “selamün aleyküm tıbtüm fedhulûhâ hâlidîn / selamün aleyküm, tertemiz geldiniz, haydin, ebedî kalmak üzere giriniz” hitabını işittikleri anda hissedecekleri huzur ve saadetin rengini taşıyan iftar neşesini, bu müstesnâ beldede tatmayı seviyorum.

 

Evet. Şimdi oruç vakti. Süzülmüş benizlerimizden damıtacağımız ilaçlarla, ruhumuzu sağaltma vakti. Gün boyu aç bekleşip, akşamüstü annelerine kavuşan kuzular misâli sevinçliyiz. Çünkü, semirmiş bedenlerimiz, mütemadiyen şehvetle dolduradurduğumuz midelerimiz bizi tümüyle meşgul, hatta işgal etmişken; Dicle kıyısında tüten bir ocağı, Ren kıyısında yükselen bir bacadan, akın karadan ayrılması gibi ayıran bir mübarek vakit, bir kez daha bereketiyle, şefkatiyle, merhametiyle bizi emzirmeye, onarmaya, sağaltmaya geliyor.

Hoşgeldin yâ Şehr-i Ramazân.