Okul Çocukların Hapsedildiği Yer Olmamalı

“Okul çocukların hapsedildiği yer olmamalı” – Röportaj: Ayşegül Tozal

Sevinç Hanım 1967 doğumlu. İstanbul’da ikamet ediyor. Kadıköy İmam Hatip Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik (şimdiki adı İletişim Fakültesi) Bölümü’nü kazanır, fakat başörtüsü yasağından dolayı kayıt dahi yaptıramaz. Sonrasında evlenir ve bir buçuk yaş arayla beş çocuğu olur. 2010’daki afla okuluna tekrar dönüp 2015’te mezun olan Sevinç Hanım, yaklaşık on yıldır resim, kaligrafi ve tezhiple meşgul. Eğitimin sadece okullara emanet edildiği bir dönemde, kendi tabiriyle âdeta anaokulu gibi olan evinde çocuklarının eğitimini bizzat üstlenen Sevinç Hanım’la bu sıra dışı eğitim serüveni üzerine konuştuk.

Annelik/eğitmenlik serüveniniz nasıl başladı?

İlk çocuğum olacağını öğrendiğimde çocuk kitaplarından oluşan bir kütüphane oluşturmaya başladım. İlk aldığım kitap Mustafa Ruhi Şirin’in bir şiir kitabıydı. Çocuklara kitap almaya başlayınca onları ilk önce benim okumam gerektiğini fark ettim. Çocuklar belirli bir yaşa gelene kadar, okumadığım hiçbir kitabı onlara okutmadım. Masalları, oyunları seviyordum. Belki de bu yüzden çocuklarımla iletişimde hiç zorluk çekmedim. En büyük çocuğum 1992 doğumlu, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı son sınıfta. İkincisi, tek erkek evladım Tıp’ta, üçüncüsü İngiliz Dili ve Edebiyatı’nda okuyor. En küçüğü 1998 doğumlu.

Beş çocuğun eğitim süreciyle ilgilenmek büyük bir sorumluluk. Bu süreci nasıl planladınız?

Büyük çocuğum okula başlayacağı dönemde biz alternatif eğitimleri araştırıyorduk. Dört kız çocuğum vardı ve başörtüsü problemi burada henüz çözülmediği için yurtdışına gitmeyi planladık. Sekiz ay kadar yurt dışında kaldık, ama sürdüremedik.

Türkiye’ye geri dönünce ne yaptınız peki?

sevincsahin3Büyük kızım sekiz yaşındaydı. Türkçe okuma yazmayı biliyordu. Genelde hepsi altı yaşında okuma yazmayı öğrendiler. Pedagoji eğitimi falan almadım, kendi kendime tümevarım yöntemiyle öğrettim okumayı. Kur’an-ı Kerim’i de aynı şekilde öğrettiğim için çok hızlı öğrendiler. Okulda uygulanandan farklı bir yöntem. Hepsiyle ayrı ayrı ders yapıyordum. Derse gelmek istemiyorlardı bazen, şart koşarak bırakıyordum ancak. Mesela, “Vereceğim ödevi bugün bitirmek zorundasın. İstersen sabah istersen akşam yapabilirsin, saatini sen seç.” gibi alternatifler sunuyordum. Yapmadığında kızıyordum ve yapmadan, sorumluluk almadan ilerleyemeyeceğini belirtiyordum. Bu konuda zorluk çekmedim, bir şekilde yapıyorlardı, yapmadıkları olmadı. Bazıları ilkokul son sınıfta bazıları ortaokulda formel okul eğitimine başladılar. Devlet okullarına girişte bir sorun yaşayabilirdik; o yüzden kendimizi daha kolay açıklayabildiğimiz bir özel okula yazdırmayı tercih ettik. Sınava tâbi tutarak aldılar, beşi de tüm sınıfla birlikte girdikleri sınavdan birinci olarak çıktılar.

Gerçekten enteresan. Bu başarının sırrını neye bağlıyorsunuz?

Eğitim çocuk doğduğu andan itibaren başlıyor aslında. Genelde kadınlar çocukların temel ihtiyaçlarını kendi işleri, zevkleri için erteliyorlar. Dolayısıyla çocuklarda bıkkınlık ve sabırsızlık oluşturuyorlar. Çocuğun karnı acıkıyor ya da altını pisletiyor örneğin; fakat kadın önce misafiri, muhabbeti ya da başka şeyi öne alıyor. Çocuk ağlamaya başlayana, isyan edene kadar erteliyor. Böyle olunca ihtiyacı giderilse de susmuyor, inat ediyor çocuk. Esas önemlisi anneye karşı ayak diremeye o yaştan itibaren başlıyor. Misafir ikramlarında örneğin kadınları bekletmiyorsun ya da kocaman adamları, ama çocukları bekletebiliyorsun. Çocuk hareket ettiğinde de terbiyesiz oluyor. Çocuğun o pastayı yerken aldığı zevki bir yetişkin alabiliyor mu? Çocuğun bazı duyguları o anda yaşamasına izin vermek gerekiyor.

Çocukların her isteğine cevap vermek zor olsa gerek. Peki siz ev işlerinizle ilgilenirken çocuklar ne yapıyordu?

sevincsahin2Çocuklar her zaman yapacak bir şey bulurlar. Evde iş bölümü yapıyorduk. Herkesin bir sorumluluğu vardı. Birine “çamaşırları sen topla” ya da diğerine “sen bulaşıkları kaldır” diyordum mesela. Aslında çocuklar her şeyi yapabiliyorlar. Çok şaşırdığım bir hadiseyi anlatayım. Eşimle birlikte bir eğitim alıyorduk ve oradan bir hanımı eve davet ettik. Ama evden erken çıkmıştık. Gerçi birkaç ikramlık hazırlamıştım, ama eve dokunamamıştım. Çocuklara “Lütfen evi toplayabilir misiniz?” dedim. Esasında ne kadar yapabileceklerini bilmiyordum. Akşam eve geldiğimizde öyle şaşırdım ki, ev benim toparladığımdan daha güzel bir haldeydi ve sofrayı da kurmuşlardı.

Diyelim ki çocuk oyun oynamak istiyor, fakat sizin o an işiniz var, bu durumlarda ne yapıyorsunuz?

Sizin gerçekten işiniz olduğunu anlayınca çocuk oyun oynamak istemiyor zaten. Çocuklara açıklama yapmak çok önemli, ben bunu şu an yapmalıyım, bitirince sana döneceğim demeli, fakat ardından da işinizi bitirdiğinizde çocuğa dönmelisiniz. Güven ilişkisi böyle tahsis ediliyor. Çocuğun yaşı küçük bir insan olduğunu hep hatırda tutmalıyız. Ben çocuklara içimden geldiği gibi davranıyorum. Böyle söylediğimde insanlar her şeye tolerans tanıyorum gibi algılıyorlar, fakat öyle değil. Çocuğun fıtratının bozulmadan büyümesine imkân tanımak gerek. Bu yüzden hepsine eşit şekilde davranmadım hiç. Çünkü hepsi bambaşka kişiliğe sahipler. Farklı davrandığım halde onların arasında da bu yönden bir sıkıntı yaşanmadı. Mesela, “Anne sensiz yaşayabiliriz, fakat kardeşsiz yaşayamayız.” diyorlar.

Çocuklarınızı yetiştirirken en çok hangi yaş aralığında zorlandınız? Yaşadığınız sıkıntılarla nasıl baş ettiniz?

Ergenlik dönemine kadar çok ciddi problemlerle karşılaşmadık. Ondan sonra bazı sorunlar oldu tabii. Benim kırk yaş dolaylarında olmam hasebiyle de sorun yaşamış olabiliriz. Genel olarak söylemem gereken bir şey varsa söyleyip çözümü kendilerine bırakıyorum. Kendi aralarında daha rahat çözüme kavuşturuyorlar. Şöyle bir kuralım var kendi hayatımda uyguladığım: Birisine bir şey vereceksem, bir iyilik yapacaksam, asla ikiletmem ya da yalvartmam. Veriyorsam veririm, vermiyorsam vermem, bu konuda kararlı davranırım. Çocuk da bunu anlıyor ve neyi isteyip istemeyeceğini biliyor. Yetişkinler yetişkin olamadığı, yetişkin gibi davranamadığı için çocuğa karşı kendisini yetersiz hissetmeye başlıyor.

Çocuklarımla her şeyi konuşuyor olmamın çok faydasını gördüm. Belki de hayatta yaptığım en güzel şey, çocuklarımı dinlemek. Sabaha kadar dinlediğim zamanlar oluyordu.

Çocuklar birbirleriyle nasıl vakit geçiriyor?

Evde çocuklara özel bir oda tahsis etmiştim, sınıf ortamı gibi her türlü malzeme mevcuttu. Kendilerine uğraşacak bir şeyler buluyorlardı. Bilgisayar aldım eve fakat internet yoktu. CD’ler izliyorduk birlikte. Çocuk dergileri alıyordum sürekli.

Eğitim sadece çocuğu okula emanet edilerek geçirilecek bir süreç değil. Okulun yanında ev ve çevre faktörü de önemli. Çocuklarınızı evde büyütmüş bir anne olarak bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

‘Okul’ların bir sürü çocuğun hapsedilip kontrol edilmeye çalışıldığı yerler olmaktan çıkarılması gerek. Evde okul kesinlikle mümkün ve üzerinde düşünüldüğünde iyileştirilebilir bir fikir. Mesela ben evde bir öğretmenle birlikte çalışabilseydim, çok daha fazla yol kat ederdik. Belirli bir yaştan sonra çocuklara yetemediğimi hissettim ve okul o zaman gündeme girdi.

Hem anne hem de eğitmen olarak çocuklarınızla eğitim düzeninizi nasıl inşa ettiniz?

Bu durum doğal olarak yorucu bir süreçti tabii ki. Bazen yatağıma yattığımda ayaklarımın ağrısından uyuyamayıp ilaç almak zorunda kaldığım zamanlar oluyordu. Genelde çocuğun algısının açık, isteğinin yüksek olduğu durumları yakalamaya çalışıyordum. Böyle olunca aklı başka yerde olmayan çocuk sizin verdiğinize de açık oluyor. Hep mi böyle hayır tabii ki, bazen de onu ister hale getirmek gerekiyor. Kendi konsantrasyonunuzu diri tutunca onların konsantrasyonlarını diri tutmalarını sağlamak daha kolay oluyor. Bir de çocuğa değer vermekle, çocuğu şımartmak karıştırılmamalı. Çocuğu sevmek onun duygu ve düşüncelerinin arzularını sınırsız icra etmesine izin vermek demek değildir.

Normalde anneler ‘bir an evvel okul açılsın, çocuk okula gitsin, rahatlayayım’ duygusu içerisindeler. Buna rağmen siz ev okulu yaptınız. Bu enerjiyi nasıl buldunuz? Motivasyonunuz neydi?

Enerjim hep vardı benim. Sürekli yeni şeyler denemek benim en büyük hobim. Okul kitaplarının yardımcı kitaplarını aldım ve onları takip ederek her çocuğuma ayrı ders verdim. Bir ara ailemden bir lise mezunu akrabamın yardımını aldım bir dönem. Üç büyüklerle uğraşırken diğer iki küçük biraz ilgisiz kalmaya başlamıştı ve ben de o sıralar bayağı yorulmuştum, bu destek bana iyi geldi. Çocuklar öğrenme merakı ile dünyaya geliyorlar zaten, mühim olan bu merakı sürekli taze tutmak, kanalize etmek.

Bu merakı sürekli taze tutarken çocukları bir düzene dâhil etmek de gerekmiyor mu?

Çok sıkı bir disiplinin faydalı değil zararlı olduğuna inanıyorum. Sonuçta karşınızdaki robot değil. Çocuklar küçükken yatma kalkma alışkanlıkları benim kontrolümdeydi doğal olarak, ama zamanla bu değişti. Çok sıkı bir disiplin ya da çok serbest bir tarz uygun değil. Benim inancım bu. Sürekli ezberci, sürekli teori bazında bir şeyler öğreterek eğitim verilemez. Verilse de sonuç ortada. Kaç yıl İngilizce okutuyoruz, İngilizce bilmeden mezun oluyor liseden çocuklar. Okuma yazma öğretme süremle ilgili bir saat istatistiği verecek olsam size, eminim çok şaşırırsınız. Üç-dört ay, haftada üç-dört saat gibi bir zaman içinde öğrendiler okuma yazmayı.

Çocuklar öyleyse dershaneye, kursa vs. de gitmediler?

Hayır gitmediler. İlk üçü çok iyi İngilizce biliyor. Kendileri öğrendiler. Çocuklarıma çok fazla yasak koymadım, daima onlarla birlikte bir şeyler seyretmeyi ve seyrettiğim konularda doğru bulduklarımı takdir edip yanlış bulduklarımı açıklamayı tercih ettim. Bu durum çocuklara da eleştirel bir bakış açısı kazandırdı.

Çocuklara bu kadar vakit ayırınca komşulara, akrabalara vakit ayıramamışsınızdır diye tahmin ediyorum. Sosyal çevrenize sınırlama getirdiniz mi?

Bütün ilişkilerin mutlaka bir sınırda kalması gerektiği kanaatindeyim. Ölçü şart. Normalde de zaten teklifsiz bir komşuluk bana göre değildi. Çocuklarım olunca bu elzem ve kaçınılmaz oldu. Çünkü kurduğunuz bir düzen bir sistem var, çok sıkı kurallara dayanmasa bile, bunun bozulması hiç iyi olmuyor. Tabii ki komşuluk çok önemli. Ama sonuçta hem çocukların eğitimini üstlenmiş olduğum hem de evin işleri için de bir yardımcım olmadığı için bu düzeni korumaya özen gösterdim. Komşularım da buna alıştılar. Akrabalara gelince; kayınvalidem benim için, “Sevinç için her şeyden önce çocukları gelir.” der hep.

Çocukların sosyalleşmesini nasıl sağladınız peki?sevincsahin4

Çocukları her yere götürüyordum sosyalleşebilmeleri için. Beş çocuğumu da alıp tiyatrolara, parklara, konserlere, alışverişe, düğüne derneğe götürdüm. Biz nereye gidersek onlar da bizimle geliyordu. Ayrıca apartmanımız çok çocuklu bir apartmandı ve arkadaş sıkıntısı çekmediler pek.

Çocuklar diğer arkadaşları okula giderken kendilerinin neden okula gitmediğini sorgulamadılar mı?

Bir dönem sorguladılar elbette. Ama sonra lise dönemlerinde okula gitmemelerinin ne kadar iyi bir şey olduğunu ifade ettiler. Her şey güllük gülistanlık olmadı tabii, okula başladıklarında uyum sorunu yaşadılar ilk başta. Ben çocukları evde kalıplara sokmadan eğitmiştim. Okul, çocukları belirli bir sisteme ve kalıba sokmak isteyince bir uyumsuzluk oluştu. Okulda her çocuğa aynı şekilde ders anlatımı, aynı sorumluluğu yükleme, aynı cevabı bekleme gibi bir durum mevcuttu.

Çocuklara özel program veya etkinlik yapıyor muydunuz?

Evde çocuklara kitap okuma yarışmaları yapıyordum. Liste yapıyorduk beraber, oradan takip ediyorduk. Mesela, büyük kızım Berire beşinci sınıfa başladığında öğretmeni çok şaşırmış, “Benim bilmediğim bir kelimeyi bildi.” demişti. Çocukların yaptıkları elişlerini sergilediğim büyük bir pano vardı evde. Resimler, yazılar vs. asıyordum oraya. Ayrıca çocuklarıma karneler hazırladım her sınıflarına ait, hâlâ saklarlar.

Bir de tiyatro yapma merakları vardı. Babalarına ve bana özel davetiye yaparlardı elleriyle, tiyatrolarının adı da Çam Ağacı Tiyatrosu’ydu. Duvardan duvara sahne perdesi hazırlardım. Elimden geldiğince rollerine uygun kostümler uydururdum. Senaryoları kendilerine ait tiyatrolar sergilerlerdi bize.

Çocuklarla birlikte kitap okuyorduk ve kitap oyunu oynuyorduk. Kitabın ilk birkaç paragrafını okuyup, sonra kitabı kapatıp devamını kendimiz getiriyorduk. Okumayı bilenlerle böyle aktiviteler yapıyorduk, bilmeyenler yanımızda oturup bizi dinliyor ya da boyamalar, elişleri yapıyorlardı. Şu an çocuklarımın çoğunun resme ve yazıya kabiliyeti var.

Bütün zamanınızı çocuklarınıza tahsis ettiğiniz bir annelik tecrübeniz olmuş anladığımız kadarıyla. Peki içinizde ukde olarak kalan bir şey var mı?

Geçen sene ilk dönem vize zamanı, fakültenin merdivenlerinde durup bahçede oturan, sohbet eden öğrencilere bakıyordum. Kendi kendime dedim ki, “Keşke gençken okumuş olsaydım.” Koştura koştura okula geliyorum, dönüyorum. Diğer öğrenciler ise okulda vakit geçiriyorlar, oradan başka bir yere gidiyorlar. Böyle bir öğrencilik yaşayamadım ben. Üniversiteyi bitirmek ve düzenli iş sahibi olmak isterdim.