Ne Batı’sın Ne Doğu; “Ama Biz Hacı Kardeşiyiz!”

İşte Tam O Gün: Ne Batı’sın Ne Doğu; “Ama Biz Hacı Kardeşiyiz!”

Fatma Şengül Süzer

Safiyane ve masumane…

Tatil beldesi kafası yoktu o vakit; belki de yaşlılık, kutlu yolculuğu, sıradan bir gezi ve hac günlerini tatil günleri olarak algılamanın önüne geçiyordu. İnsanlar emekli olur, çocuğunu everir, dünyanın civcivli işlerini bitirdiklerini düşünmeye başlayınca hacca niyet ederdi. Bir veda daveti verilir; eş dost akraba, konu komşudan helallik alınır, hediyeler kabul edilirdi. Hac dönüşü de hediyeler getirirlerdi tabii. Kutlu topraklardan gelirdi onlar, yanlarında getirdikleri de kutlu idi. Dönerlerse. Zira dönmeyecekmiş gibi, son yolculukmuş gibi gidilirdi.

‘Bir varmış bir yokmuş’ desem, nasıl da uyar buraya. Masal olmuş hepsi. Bu uzun bir hikâye; şimdi, küçücük bir kısmını anlatacağım:

Çok uzak bir zaman değil, Aralık ayının son günleri, 2002. Genç yaşların hiçbir şeyi beğenmez gözüyle; hac ibadetinin yaşlılığa mahsus algılandığından dem vurup dururken, kendim için de içten içe yaşlılığı beklediğimi fark etmiş, eleştirdiğim kalabalıkla aynı oluvermiştim. Birden. Bir rüya ile.
Daha hacca niyet etmeden boyumun ölçüsünü almaya başlamış ve kırk beş günlük bir süreç boyunca, defalarca, dayak yemekten beter hallere düşmüştüm. Önce Medine-i Münevvere’ye gitmiştik, orada kırk vakit namazı tamamlayacak ve Mekke-i Mükerreme’ye gidecektik. Toyluk işte, kalacağımız otelde herkesin odasının belli olduğunu vs. vs. düşünüyordum.

Aheste aheste otelin merdivenlerinden çıkıp odayı bulduğumda, bir odada yedi hatun kişi kalınacağı gerçeği ile kapıda dikilip kalmıştım. Zira oda arkadaşlarımın hepsi, kendilerine uygun gördükleri yatakları sahiplenmişlerdi ve bana da kala kala, kapının iki adım berisinde, ayakkabılar topluluğu ile bütünleşmiş gibi duran yatak kalmıştı. Peki. Lakin kapı açıldığında görülecek ilk kişi olmak, resmen yol üstünde, hatta ayak altında kalmak can sıkıcı… “Nasıl yapsam da bu durumdan kurtulsam” diye düşünürken, ‘mübarek erkek hacı kardeşlerim’den ilkiyle burun buruna gelivermiştim. Elbette gündüz vaktiydi ve herkes henüz eşyalarını yerleştirmekle meşguldü. Yine de bir nevi kıyamet koptu. Adamcağız hanımını arıyordu, ona bir şey getirmişti lakin önce kapıyı çalması, kapı açıldığında içeriyi görmeyecek şekilde beklemesi ve kapıyı açan kişiye -tam girişte, neredeyse girişe yapışık halde kaldığımdan bu kişi ben oluyordum- ne istediğini söylemesi gerekiyordu. Lappadanak odaya dalan adamın dediği ise, “Ama biz hacı kardeşiyiz!” olmuştu.

Kıyamet süredursun, kapı meselesinin hemen çözülebilir türden bir mesele olmadığını anlamış, yine de bir ümit, eşyalarımı hazırda tutmaya karar vermiştim. Bu, bir hafta boyunca tam tekmil giyimli, örtülü, başörtüsü kayarsa diye de beyaz bir namaz örtüsünü yüz örtüsü yaparak uyumak demekti.
Şikâyet için mi anlatıyorum? Bilakis, kutlu yolculuğun bereketiyle olsa gerek, bu şekilde uyumak zorunda kalmak, sinirlenilecek bir durum gibi görünmemişti. Belki de kendimi Medine’de, anne kucağına dönmüş hissetmemin sebeplerinden biri buydu. Bebeklere yüz örtüsü örterler. Beyaz. İğne oyalı. Safiyane ve masumane.

Hikâye uzun demiştim. Diğer veçhesine gelelim; “Ama biz hacı kardeşiyiz!” cümlesinin görüntülerine: İman edersin, ya takliden ya tahkiken. Her durumda, kendi kafandan eklemeler, yontmalar, uydurmalar yapmaksızın. Ne ise o, tam tamına kabul ederek. Bacı-kardeş yaklaşımının temelinde iyi niyet olsa dahi sınırlar bellidir, bilirsin. İyi niyet mi dedim? İyi niyetse gerçekten; nisa taifesini koruma, emanetin bilincinde olmayı gerektirir bu. ‘Hürmet’i muhafaza etmek esasına dayanır ve yeni bir mahrem-namahrem tanımlaması yapmayı, laubali olmayı içermez. Samimiyet ve laubalilik arasındaki incelik ‘hürmet’le sağlanır ve hürmet; kişinin önce kendini, kendi sınırlarını; sonra muhatabını, muhatabının sınırlarını gözetmesi, izzetli bilmesi ve saygı duyması demektir.

Şimdi masal anlatmıyorum. Ütopik bir temenni de değil bu. Kişinin kendi izzetini bilmesi, muhatabını da izzetli hürmetli bilmesi sonucunu doğurur. Türküsü dahi vardır: “İzzetli hürmetli bilirim seni.”

Böyle bilmenin sureti, yansıması nasıl olur? Örneğin sen, hakikatli bir Müslüman erkek olarak, tokalaşmak için bir Müslüman hanıma elini uzatmazsın. Hanımefendi, senin tokalaşma faslına mukabele etmeyip, elini sana vermediğinde de mosmor olup, cahilce ve edebe mugayir davranışın yüzünden kendi elinle kendini içine düşürdüğün durum için muhatabını suçlamazsın. Kendi sorumluluğunu alırsın ki yetişkin davranışı budur. Tabii ‘yetişkin’ derken, şahsiyet sahibi olmayı da kastediyorum.

Müslüman erkeğin şahsiyetli, izzetli, hürmetli, yani adam hali; Müslüman hanımı şahsiyetli, izzetli, hürmetli bilir. Hakikatli Batı/Batılı/Batıcı bir kişiyse, Batı adab-ı muaşereti gereği, bir hanım ona elini uzatmadan önce erkeğin elini uzatmasının ayıp ve görgüsüzlük olduğunu bilir, zaten elini uzatmaz. Kazara uzatmışsa ve hanımefendi de mukabele etmeyip tokalaşmazsa, ayıp edenin kendisi olduğunu bilir.

Bu, daha uzundu aslında.

Ve hayır, masal anlatmıyorum.