Münire Daniş-Hastalığın ufukları

Herkesin bilmediği bir dilde, herkesin umursamadığı bir alanda yaşanan tecrübeleri var hayatın. Yalnızca bu tecrübelerden geçenlerin ayak basabildiği mertebeleri var. Hayatın içinde herkesin talip olmadığı başka hayatlar var…
Bu yaşantıların bir tecrübesi de mahrumiyettedir. Kur’an’ın, sevilen şeylerin eksiltilmesi, kaybetme korkusuyla imtihan (2/155) olarak tarif ettiği mahrumiyet; sağlıklının, zenginin, güçlülerin uzak durduğu ya da dâhil olmaktan korktuğu bir alandır. Çünkü fakir zengin kadar, hasta sıhhatli kadar, dertli talihli kadar, güçsüz güçlü kadar dünyanın olmayı başaramaz. Mahrumiyet, hayatı dertle paylaşan bir dışlanmadır aynı zamanda. İmam Gazali, mahrumiyeti ölüme benzetir. “İnsanın kalbi sevdiği, kendisiyle rahatladığı ve varlığına önem verdiği dünyalığın en küçük parçalarına bile iltifat eder. Ölümle, insana verilen her şey ondan alınır. Bu şeylerin insandan alınması ile insanın bunlardan alınması arasında ise fark yoktur. Elem aynıdır, çünkü elem veren şey ayrılıktır” der. İşte hastalık gibi, fakirlik, güçsüzlük gibi her mahrumiyet ölüm sezgisini uyandıran bu elemin bir tecrübesidir aynı zamanda. Mahrumiyetin dünyevileştirme zevkine, arzuların hazzına kabiliyeti yoktur. Varlıktan ziyade hiçliğe yakındır; hiçlik ise nefse ağır geldiğinden mahrumiyetin hiçbir kolu sevilmez. Arzularıyla arasına çekilmiş bir perdeye, dünyayla arasına mesafe koyulmasına kim razı gelir?

Ne ki senden alınmıştır
İnsanın kendine yönelmesi dünyevileşme (fânilik) boyutuna sıkışmasıdır. Bu sıkışma göze inen bir perde gibidir; insanı hem dış âlemin hem kendi gerçeğinin ufuklarından habersiz bırakır. Kendine yönelen insan her şeyden çok arzularını yaşamakla ilgilidir, biricik maksadı dünyadır. Kur’an, insanın bu gafletini “yükünü ağırlaştırması” (35/18) olarak tanımlar. Oysa Allah, insanı yüklerinden kurtarmak, onun gözündeki perdeleri kaldırmak, cehaletini gidermek ister. “Ufuklarda ve kendi nefislerinde insanlara ayetlerimizi göstereceğiz ki Hak (hakikat) onlara iyice belli olsun” (41/53). Bunun için de yarattığı sebeplerle delillerini belli eder. Kur’an; insanın umduğu ve sevdiği dünyalıkların eksiltilmesi diye tanımladığı mahrumiyetlere de buradan bakar (2/155).
Madem verilince kendine yönelen insan, mahrum bırakılınca Hakk’ı hatırlamaktadır, demek ki mihnet gözden perdenin kalkması, insanın farkında olmadan yüklendiği ağırlıklardan kurtulması için bir imkândır (39/49). Ataullah İskenderî bunu, “O, bazen sana ihsanda bulunur, (dünyevi şeyler verir. Fakat bu verilenler sebebiyle kulluktan uzaklaştığın için) aslında sana bir şey vermemiş olur. Bazen de aksi gerçekleşir… Nimetlerin verilmeyişi sebebiyle sendeki anlayış kapısı açılırsa bu verilmeyiş lütuf ve ikramın ta kendisi olmuş demektir… Ne ki senden alınmıştır, hayrınadır” diye anlatır.
İlahi terbiye, insanı dünyanın gafletinden alıkoyan mahrumiyet ve mihnetleri bir fırsat olarak değerlendirir. Kullar, dünya kadar ahiretin de bilincinde ve Rabbinin yakınlığının farkında olmalıdır. İşte mahrumiyet bu bilinci ortaya çıkarmak ve O’nu hissettirmek için insanı uyandıran bir sarsıntıdır. Kur’an, kendisine nimet verilen insanın bunu kendinden bilmeye, ihsan edildikçe kendine yönelmeye meyilli olduğunu bildirmişti (39/49). Oysa insana bir zarar dokunduğunda, mahrumiyetlerle sarsıldığında Rabbini hatırlar, bütün yollarda O’nu gözler, bütün dillerde O’na yalvarır (2/214). O’nun dokundurduğu zararı, O’ndan başka giderecek kimsenin olmadığını fark edince acizliğiyle yüzleşir; çaresizlik O’na yöneltir, ümidini O’nun kudretine bağlar (11/107). İşte böylece mahrumiyet Hakk’ı ortaya çıkaran bir delil olur.
Anlıyoruz ki hiçbir şey boşuna yaratılmaz. Hayır zannedilen şer, şer zannedilen hayır, her ne yaratılmış ise bir anlam içindir. Anlamsızlık ise gerçeği örtbas eden inkârın zannıdır (38/27). Demek ki her şeyde aranacak bir hikmet (anlam) mevcuttur.

Devamı Nihayet Şubat sayısında…