Modern bir helak hikâyesi-Ali Ayçil

Beş yıl önce, sağ ayak başparmağımda bir yanma hissetmiştim. Ayağımı bir yere çarpmış değildim, keskin bir cisme dokunmuş ya da bir şey batırmış da değildim. Bu, durduk yerde ortaya çıkan bir yanmaydı ve o tarihte akıl almaz bir tiryaki olduğum için beni fazlasıyla endişelendirmişti. Burada dünyadaydım işte, henüz yapacağım işler, yazabileceğim kitaplar, seyahat etmeyi düşündüğüm yerler ve başka bir sürü arzularım vardı. Tam da gecikmiş geleceğimin eşiğinde dururken, tiryakinin başparmağı alev almaya başlamıştı işte. Akla gelebilecek bütün kötü senaryoları ben de aklıma getirdim. Ve bu hâletiruhiye ile özel bir hastanenin yolunu tuttum. Özellikle o hastaneye gittim çünkü internette, başhekimin yardımcısı da olan konunun uzmanı doktora pek çok övgü cümlesi yazılmıştı! Sıramı bekledim ve nihayet benimle aynı yaşlarda olan hekimin odasına çağrıldım. Şöyle bir ayak parmağıma göz gezdirdikten sonra, neredeyse bütün vücudumun tahlillerini ve filmlerini içeren bir liste tutuşturdu elime. Daha da artmış bir telaşla, “Doktor bey, önemli bir rahatsızlık olduğunu mu düşünüyorsunuz?” diye sordum. Yüzüme baktı, sonradan düşündüğümde bütünüyle sahte olduğuna kanaat getirdiğim endişeli gözlerle “Evet, her şey olabilir” dedi. Bir tahlilden diğerine nasıl koşturduğumu, sonuçları alıp yeniden göstermek için gittikçe yanması artan başparmakla birkaç günü nasıl geçirdiğimi elbette tahmin edebilirsiniz. Nihayet tahlilleri tamamlayıp hekimin karşısına çıktım. Beni de, beni bir para atma makinesinin dişlilerine teslim ettiği o muayene etme anını da çoktan unutmuştu. Tahlilleri yaptırılmış ve kabarık ücreti ödenmiş başparmağın, deri altında küçük bir tahrişten başka bir derdi yoktu. Doktor, aslında başından beri bildiği bu önemsiz tahrişi, kuşkulu bakışları ve birkaç cümlesiyle önce bir can korkusu hâline getirmiş, tahsilat işleri bittikten sonra, bir kremle hastayı evine göndermişti. Buna daha o zaman “korkudan elde edilen kâr” adını koymuştum…
İsterseniz işe önce sistemin en küçük öznelerinden biri olan doktordan başlayalım. Doktor, basit bir parmak yanması olan hastasında bir korkuya sebep oluyor. Sebep olduğu korku aslında rahatsızlıkla ilgili değil, bilinçli olarak üretilmiş. Hastasının hastaneye mümkün olduğunca fazla ödeme yapmasını amaçlıyor bu hareketiyle. Başka bir söyleyişle, bireyin zaten netameli olan psikolojisi üzerinde küçük bir oynama yaparak, onu zorunlu bir tüketici hâline getiriyor. Bu kısa hikâye tüketim toplumlarında başka pek çok alana pekâlâ uygulanabilir. Listeye bunlardan birkaç tanesini daha ekleyelim: Sözleşmeli personel, sistemli olarak işten uzaklaştırılma tehdidi altındadır; parasını döviz cinsinden saklamayanlar, yastıklarının altındaki miktarın her gün erimesi tehdidi altındadır; gençler istenilen şekilde uyumlu ve uysal değil iseler bir işe kabul edilmeme tehdidi altındadır; ev kredisi alanlar onu ödeyemezlerse oturmakta oldukları evi kaybetme tehdidi altındadır. Ve başka tehditler: Bir ülke, halkının aç kalma tehdidi altındadır, bir başkası parçalanma, daha başkası ise borsasının altüst olması tehdidi altında. Bütün bunları yan yana getirdiğimizde ortaya bambaşka bir harita çıkıyor. Dünya sistemi, tuhaf bir biçimde korkular üreten ve işlerini saldığı korkuyla yürüten bir sistem hâline gelmiştir. Deyiş yerindeyse söz konusu olan, korkunun egemenliğidir…

Ama bütün saydığım bu korkular fazla bildik, zaten ortada olan korkular. Bir de küresel korku mekanizmasıyla ilişkisi yokmuş gibi görünen ama biraz irdelediğimizde pekâlâ onunla ilişkili olan başka korkularımız da hiç az değil. Sadece kilo alma korkumuz yüzünden girdiğimiz yolun zincirini düşünmek bile size birkaç kilo kaybettirebilir. Kilo verme; yiyecekler, ilaçlar, tıbbi sektör, her türden spor malzemesi, giyim atölyeleri, televizyon ekranları ve doğal olarak erkek kadın ilişkilerine uzanan karmaşık bir düzeneğin işlemesini sağlayan görünürdeki eylemdir. Tabii ki kimse kilolu görünmek istemez. Zaten sorun da bu insani arzudan kaynaklanmaz. Sistem, kilolu olma hâlini çok ince yöntemlerle bir dizi korkuyla akraba hâline getirir. Kilonuz yüzünden işe alınmama korkusu da buna dâhildir. Ve şu güzel gözükmeme korkusu; ne kârlı bir korkudur o. Tüketimin bütün şanslı piyangoları ona çıkar. İnsani bir arzunun etrafına, güzel görünmeyince kaybedilecekler listesi asılmış, bu liste her gün yeni nesneler ve tavsiyelerle uzatılmış, sonunda birey bir liste mağduru hâline getirilmiştir. Onun, sistemin dışına çıkıp kendi suretiyle bakışması neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Zaman zaman yıldızların makyajsız hâllerini gösteren albümler yayınlanması, onların bile asıllarının ne hâlde olduğunun gösterilmesi sadece bir gazeteci merakından kaynaklanmasa gerek. Tam tersine, onlar bile güzellik sektörü el atmadığında bakın işte, ne hâllere düşmektedirler…
İyi de kapitalizm bizi sadece tüketime sevk etmek için mi korkutur? Bu, daha karmaşık bir konudur. Karmaşıktır çünkü küresel pazar sistemi, ürettiği korkulardan çok daha fazla bir korkuya sahiptir. Sistemin mekanizması öylesine birbirine bağlanmış ve mahkûm hâle gelmiştir ki, mekanizmanın herhangi bir yerinde bir aksaklık çıkma olasılığı bile borsaların canına okuyabilmektedir. Kapitalizmin hep bir kriz korkusu vardır. Tuhaf bir biçimde, içindeki korkuyu pazarlar ve onu kâra dönüştürmeyi amaçlar. Bunu yaparken çoğunlukla bir illüzyona başvurur: Kendi krizini, günlük hayatını sürdürmeye çalışan kitlelerin maişet krizi olarak sunar. Sistem tıkandığında işsizlikler artacak, insanların çocuklarının yetişmesi ve eğitimi zora girecek, evden arabaya, tatilden özel bazı zevklere bütün bir yaşam düzeni bozulacaktır. Böylece, tüketiciyi korku üzerinden tekrar tekrar örgütleyerek, onu “ekonomik faaliyete” zorlar. Hülasa kapitalizm, modern bir helak hikâyesi anlatarak insanların içine hep bir korku salar. Bu hikâyeler, kıssadan hisse çıkaracağımız bir kıvamdadır. Sonunda pek çoğumuz, hikâyenin içindeki sallanan parmağa boyun eğeriz…