Hilal Görgün:Hastalık ve ölüme refakat, sağlık personelinin “işi” midir?

İnsan ruh ve bedenden oluşan bir varlık. Ruhumuz konusunda bilgimiz sınırlı. Ancak doğum ve ölüm, tüm canlıların eşitlendiği bir alan ve her ne oluyorsa göz önünde oluyor. Bu ikisi arasında geçen süreye de hayat, ömür, yaşam vs. diyoruz. Doğumumuzun ne zaman vuku bulacağı konusunda hiçbir etkimiz ve yetkimiz olmamakla birlikte, ölüme hazırlık yapabiliyoruz, yani hayatımızı nasıl geçireceğimiz hususunda kararlar alabiliyoruz. Bu yüzden ölüm, ölen kadar, belki ondan fazla yaşayanları ilgilendirir, dense yeridir.
Hasta insanlarla, daha ziyade onların “ağır” tabir edilen durumlarda olanlarıyla ilişki içinde olmaksa insanları ölümle daha yakından yüzleştiren bir tecrübedir. Ama günümüzde ağır hastalar genellikle hastanelere kaldırıldıkları için, hayatlarını tıbbi bakım altında sürdürürken, “normal” hayatın dışına itilmiş oluyorlar. Bu durum, yaşayanların hayatının mütemmim cüz’ü olan hastalığı ve hayatın son ucu olan ölümü, en azından daha az görünür kılarak ihmal edilebilir hâle getiriyor. Hastalık ve ölüm, yaşayan insanların meselesi olmaktan çok, sanki hekimlerin, hemşirelerin ve hasta bakıcıların “işi” hâline geliyor.
Günümüzde doğumların da ölümlerin de çoğu artık evlerde değil, hastanelerde gerçekleşiyor. Dolayısıyla hastaneler insanın hayata merhaba dediği, hastalandığında şifa aradığı ve en nihayetinde ahirete irtihal ettikleri son mekânlar olarak karşımıza çıkıyor. Hâlbuki hiç kimse hastaneye ölmek için gitmez, nihai amaç şifa bulmaktır. “Çıkmayan candan umut kesilmez” atasözünde ifade edildiği gibi en ağır hastalıklarda bile hayata tutunmak için bir umut vardır. Ancak en nihayetinde tıbbın hastalıklar karşısında hep sınırlı imkânları olduğu ve ölüm karşısında yapabileceği bir şeyin bulunmadığı gerçeği ile karşılaşırız. Tıbbın tabii bir ampirik-istatistiki bir ciheti olduğu gibi, ahlaki ve estetik bir tarafı da vardır; iman, İslam ve ihsan, tıp ve tabip için de geçerlidir. Ampirik-istatistiki imkânların bittiği noktada imdadımıza inançlarımız yetişir ve hasta için yaptığımız duaları çoğaltır ve Allah’tan yardım dilemeye başlarız. Modern teknolojinin imkânlarıyla hatta sayı ile Yasinler dağıtıldığına, dünyanın bir ucundaki bir hasta için öbür ucunda dualar edildiğine şahit oluyoruz. Bunlardan anladığımız, hastalık ve inancın iç içe olduğu ve ölümün manasını ancak imanla kavrayıp, imanla karşılayabileceğimiz gerçeği.
Peki Türkiye’de, bu dünyadan diğerine irtihal ettiğimiz mekânlar, yani hastaneler böyle bir sürece ne kadar hazırlıklı? Ölüm sadece biyolojik bir olay olarak mı görülüyor? Hayat sahibi hastanın, hayatının bir parçası olan dinî inançları bu süreçte gözetiliyor mu? Bir müessese olarak hastane, Türk toplumunun gerçeklerini ve gerçek ihtiyaçlarını dikkate alarak, bu toplumun hastalık ve sağlık ile ilgili meselelerini halletmeye ne kadar hazır ve yetkin?
Kültürümüzde hekim ve hikmet aynı kökten gelen iki akraba terimdir. Hakim ve hekim eski harflerle aynı şekilde yazılır, farklı okunur. Hekimlerde hep bir hakimlik boyutu beklenir; hakimlerin ve hekimlerin “prensi” olan İbn Sina’nın bilinmesi, sadece bir ideali temsil etmez; tıp eğitiminde gözetilmesi gereken bir hedeftir de. Bu hedefe ne kadar yakınız?

 

Devamı Nihayet Şubat sayısında…