Hayal ile hakikat arasında-Osman Bülent Manav

Okuduğumuz, dinlediğimiz kitaplardaki, romanlardaki, masal yahut hikâyelerdeki kimi sahneler, kimi ânlar beynimizin bir köşesinde, belki hafızamızda belki de bilinçaltımızda dönenir durur. Bunlar, hayalhanemizi besleyen ve hayal gücümüzü her daim zinde tutan kırıntılardır. Gerçek hayatta, benzer bir hadiseye şahit olduğumuz vakit, o romanın, o hikâyenin o ânı, hemen bir şablon gibi, daha önceden navigasyon cihazına yüklenmiş yol haritası gibi beliriverir zihnimizde. Ama beliren harita, bize mahsustur, biriciktir, üniktir. Çünkü tohum başka kaynaktan gelmiş olsa da, büyüyüp serpildiği toprak bize, şahsımıza aittir.
Dejavüyü yahut bir hatıranın, güncel bir hadise karşısında yeniden gözümüzde canlanmasını kastettim sanılmasın, bahsetmeye çalıştığım, çok daha farklı bir hâl. Meselâ Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun, hangi kitabında olduğunu tam çıkaramıyorum lâkin kuvvetle muhtemel Bu Atlı Geçide Gider romanında, Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in medreseden kaçışlarını anlatan bir bölüm vardır. İki isyankâr talebe gece boyu yol yürüyüp yorulduklarında, biraz dinlenmek, nefeslenmek için, tenha bir köşede uzanıp yatarlar. Fakat tam bu esnada ezan okunmaya başlar. Kalplerinde ezana, medreseye, kurulu düzene isyan eden öfke dolu bir taraf vardır ki, “Ayaklarını uzatıp yatmaya devam et” diye bastırmaktadır. Fakat aynı kalbin medrese terbiyesiyle yoğrulmuş diğer yarısı ise “Ezan-ı Muhammedî okunurken, böyle ayak uzatıp yatmak olur mu?” diyerek çekiştirmektedir sahibini. Sepetçioğlu, onların kalbinde köpüren gerilimi öyle bir anlatır ki, ne zaman ezan okunurken yatan birini görsem yahut ben yatarken ezan okunsa, Torlak Kemal’in bacaklarındaki “kiriş misali” gerildikçe gerilen tereddüdü hâlâ hissederim.

 

Devamı Nihayet Aralık sayısında…