Gerçeği taşıyan fotoğraflar mıdır?

People drag a slodier after troops involved in the coup surrendered on the Bosphorus Bridge in Istanbul, Turkey July 16, 2016. REUTERS/Yagiz Karahan

Fatma Barbarosoğlu: Fotoğraf sayımızı yapmaya karar verdiğimizde “Türkiye’nin darbe fotoğraflarına” maruz kalacağımızı bilmiyorduk elbet. Fotoğraf ve o fotoğrafı sunan kişinin niyetine dair çok çarpıcı ve acılı bir tecrübemiz oldu. Sizi en çok şaşırtan sunum hangisi?

Beyza Karakaya: 15 Temmuz gecesi akabinde, takip eden günlerde “şu gerçekmiş, şu değilmiş” karmaşasında zihnimiz hayli darbe aldı… Yaşadıklarımız, hissettiklerimiz bir tarafa… Bir tarafa koymak, parantez içine almak değil elbette… Ancak öyle bir kirlenme/zehirlenme yaşadık ki sosyal medyada, zihni ve ruhu bu zehirlenmeden hayli yara almış pek çok yakınım var. Kanlar içerisinde, kesilmiş, parçalanmış bedenler… Ama en çok bir şeylerin yalan olduğu, kurgulandığı fotoğraflardan zihnimizi arındırmak hayli zaman aldı. Beni hepsi çok şaşırttı aslında. Bir sıralama yapamıyorum zihnimde. Hepsi insanların hangi kodlarla, hangi ön yargılarla yaşadığının en somut örneğiydi. Mesela yaralanan askeri, sakallı biriyle ambulansa taşıyan adamın görüntüsü. Haber şöyle servis edildi: “Darbeci askeri teslim olduktan sonra linç eden IŞİD’ciler.” Adamların ikisi de sakallı, birisi insanların IŞİD kodlarına uyduğu için olsa gerek hemen IŞİD’ci olmakla yargılanmış. Fotoğrafta ambulans görünmediği için, sanki linç edip, karga tulumba götürdükleri sanılıyor. Bu fotoğrafın yayılmasından sonra, fotoğrafta gördüğümüz gözlüklü bey, olayın aslını açıkladı. Ama bu fotoğrafın kurgulandığı hâline inanmak isteyen pek çok insan böyle servis etmeye, o adamlara lanetler etmeye devam ediyor. O insanların hayatlarında, o insanların ailelerinin hayatlarında suçsuz oldukları hâlde silinmeyen bir iz bıraktı kurgucular, servis edenler ve inananlar…

Nazife Şişman: Beni şaşırtan bir sunum olmadı esasında. Çünkü ilk defa karşılaşmıyoruz medyadaki manipülasyonlarla. Şaşırtmaması, düşündürmediği anlamına gelmiyor elbette. Beyza’nın bahsettiği bu fotoğraf, en çok servis edilenler arasındaydı. Fotomontaja bile gerek olmaksızın, yani manipülasyon için fotoğrafa herhangi bir dış müdahalede bulunmaksızın sadece kadraj ayarıyla, yani fotoğrafa dâhil edilen görüntü kontrolüyle fotoğrafın temsil ettiği gerçeğin ne kadar değişebileceğini gösteriyor bu örnek. Ama kadraj ayarının yanı sıra bir de fotoğrafa yazılan hikâye var. Tamamen kurgusal bir hikâye yazılarak servis edilebilir bir fotoğraf. Yakın bir arkadaşımın başına gelmişti 1980’li yılların ortalarında. Farklı ülkelerden bir yabancı öğrenci grubu ile tanışmıştık. Bültenlerine onları misafir ettiğimiz ortamın fotoğraflarını basmışlar. Birkaç yıl sonra başörtüsü yasakları tartışılırken, “ezilen başörtülü genç kızlar” imajını pekiştirmek isteyen laikçi gazetecilere mazlum, aile baskısına maruz, zorla evlendirilen başörtülü kız fotoğrafı gerekince, nereden ellerine geçmişse bu bültenden bir fotoğraf kullanmışlar. Altına “zorla evlendirilen baskıcı aile kızları” ibaresi yazılan fotoğraftaki arkadaşlarımdan biri tıp fakültesi, diğeri diş hekimliği fakültesi öğrencisiydi ve o dönemde her ikisi de bekârdı. Ama başörtüleri simgesel olarak bu kurguya izin veriyordu.

Söz konusu fotoğraf da şekilsel olarak kalıp yargı oluşturacak denli özdeşleştirilmeye elverişli simgelerle dolu: sakal, entari, takke, şalvar… Böyle olunca olayın gerçeğini tamamen çarpıtan bir kurgu ile sunulabiliyor bir fotoğraf.

Beyza Karakaya: Bir diğer kurgu da Fatih Portakal tarafından “başı kesilen asker” olarak servis edilen çocuğun fotoğrafıydı. Fatih Portakal, yüzündeki gülüşe bakmaya utandığını ifade ederek paylaştı fotoğrafı… Utanmalıydı da zira… O çocuğu tanıdığımızı, yakın arkadaşımız, kardeşimiz, evladımız, komşumuz olduğunu farz edelim. Yaşayacağımız korkuyu, travmayı, acıyı nasıl telafi edebilir bu yalan fotoğraf… Yalan zira, fotoğraftaki çocuk o an Avcılar’da ikamet ediyordu ve fotoğraf yıllar önce askerlik yaparken, sosyal medya hesabına yüklediği fotoğraftı. Medyanın kurgusu ve olayları kendi istediği yerden göstermesi üzerine meşhur iki fotoğraf vardır. Hatırlarsınız bir tanesinde bir asker, yakaladıkları başka bir askere su içirmektedir. Masum bir görüntüdür. Zihnimiz hemen askerin müşfikliğini seçer. Fotoğrafın orijinalinde ise, başka bir asker su içirilen askerin başına silah dayamıştır. Yine başka meşhur bir illüstrasyon vardır. Bir adam elinde bıçakla başka bir adamı kovalıyordur. Ama kadraj öyle bir kurgulanmıştır ki sanki kaçan adam diğerini kovalıyor gibidir.

Foucault’un da üzerine yazdığı ressam René Magritte’in meşhur “İmgelerin İhaneti” tablosundaki pipo resminin altında yazan “Bu, bir pipo değildir” yazısına atıfla, sanat tarihçisi ve eleştirmen Ahu Antmen artık fotoğraf temelli pek çok işin altında bu “Bu, bir pipo değildir” ibaresinin olduğunu söylüyor. Biz de sosyal medyada gördüğümüz, özellikle servis edilen fotoğraflara bu gözle bakmalıyız. “Bu, bir pipo değildir”, yoksa pipo mudur?

Nazife Şişman: Biz fotoğrafların “servis edildiği” gerçeğinin unutulduğu bir paylaşma çılgınlığı atmosferinde yaşıyoruz. Emile Zola 20. yüzyılın başında fotoğrafın gerçekliği temsili ile ilgili olarak şöyle diyordu: “Bir şeyin fotoğrafını çekmedikçe onu gerçekten görmüş olduğunu iddia edemezsin.” Pop-art’ın İngiltere’deki ilk simalarından, bir pop-star gibi hareket etmesiyle tanınan meşhur ressam-fotoğrafçı David Hockney ise fotoğraf sanatının gerçeği yansıttığını iddia etmemizin artık mümkün olmadığını söyler. Kimyasal dönem bitmiş, karanlık oda tarih olmuştur. Devir, manipülasyon devridir. Görüntüleri yönlendirme ve şekillendirme konusunda çok daha geniş imkânlar sağlayan dijital makinalardan sonra, fotoğrafın gerçeklikle hiçbir alakası kalmamıştır sanatçıya göre. En “gerçek” olduğunu zannettiğimiz savaş fotoğrafları bile “olan”ı değil, kameranın arkasındakinin görmek istediklerini yansıtmaktadır. Dijital kamera ve bilgisayar işbirliği, kameranın arkasındaki göze büyük bir iktidar ve yaratma alanı bahşetmektedir. Ama sözünü ettiğimiz “darbe fotoğrafları”nda, yaratma kameranın arkasındaki ile sınırlı değil. Sosyal mecraların kabarttığı paylaşma iştihasının farkında olan birtakım merkezler, ortamın, titizliği ve temkini bertaraf eden hızını da kullanarak kaba bir kurgusal sunuma yaslanabiliyorlar. İncelikli bir manipülasyona bile gerek duyulmadan servis edilen fotoğraflar bunlar.

Fatma Barbarosoğlu: En ilkel savaş teknikleri ile dijital savaş stratejilerinin harmanlandığı bir dönemden geçiyoruz. Ve kitleleri harekete geçirmek için fotoğrafın kitleyi galeyana getirecek şekilde kurgulanan hikâyesi kimyasal silah hükmünde. Bilgi kirliliği en ziyade fotoğraflar üzerinden yayılıyor. Bir fotoğrafa bakarken “acaba” sorusunu hiç unutmamamız için ne yapmamız gerekiyor?

Nazife Şişman: Sanayi işçileri ve göçmenlerle ilgili belgesel fotoğraflarıyla tanınan Amerikalı fotoğrafçı Lewis Heine’nın şu sözünü unutmamalıyız: “Fotoğraflar belki yalan söylemez, ama yalancılar fotoğraf çekebilir.” Bu sözü, “fasık biri size haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın” mealindeki ayette ortaya konulan ilkeye uygulayabiliriz belki de. Nasıl sözü bağlamı içinde değerlendiriyorsak, insanı daha fazla yanıltma ihtimali olan gözle algıladığımız fotoğrafları da bağlamı içerisinde değerlendirmemiz gerekir. Sözde siyak ve sibak varsa ve dinleyen söyleyenden arif olmalı ise, görüntüde de bağlam ve çerçeve önemlidir. Fotoğraf gerçeğin ta kendisi olmadığı gibi temsili de değildir. Fotoğraf, objektif bir imaj sağlayabilmek için icat edildi. Belki de bu yüzden fotoğraf makinesinin merceğine objektif diyoruz. Ama kamera kodlandığından beri fotoğraf, resimden daha az objektif olmuştur. Bu yüzden fotoğrafta gördüğümüzün, gerçeğin sadece bir görüntüsü olduğunu asla unutmamalıyız.

Diğer taraftan elbette fotoğraflar bize, tarihe ve topluma dair bilgi verir. Ama 19. yüzyılda Avrupalıların çizdiği harem resimleri nasıl haremlerle ilgili nadiren bilgi verip aslen Avrupalıların fantezi dünyası ile ilgili bilgi veriyorduysa, bugün de “servis edilen fotoğraflar”ın, esasında olmuş olanın ta kendisini aktarmaları mümkün olmadığı hâlde, toplumsal tahayyül ve siyasal manipülasyon sahası ile ilgili bilgiler verdiğini söyleyebiliriz.

Fatma Barbarosoğlu: Bir tarihçinin fotoğrafa bakışı nasıldır, nasıl olmalıdır?

Beyza Karakaya: İngiliz tarihçi Peter Burke, resimlerin bir pencere, bir ayna ile eş değer tutulduğu dönemden bahseder, görüntüler de böyledir diye ekler; görülebilir dünyayı ve toplumun yaşamını yansıtır; görüntüler, imgeler ve fotoğraflar… Ancak fotoğraflar bile ve belki de özellikle fotoğraflar gerçeğin aynası değildir. Bir tarihçi olarak baktığımda şu soru aklıma geliyor: İmgelerin ve fotoğrafların dahi “şahitliğinin”, “temsilinin” sorgulandığı bir durumda, fotoğrafları belge veya kanıt olarak kullanabilir miyiz? Yine Burke’den gidecek olursak Burke tarihçilerin temsil sanatı olarak kullanılan fotoğrafların gerçekliğinden şüphe duymaları gerektiğini söyler. Zira sanat fotoğrafları, gerçeği yansıtmak yerine onu çarpıtma amacındadır. Ancak bu çarpıtma da bir tarihçi, bir sosyolog ve bir psikolog için mantaliteleri, normları, toplumsal kodları, ideolojileri okumak için bir kanıt niteliğindedir. Ama bu okumaları yapması gerekmeyen, mümkün olduğunca az zehirlenerek doğru görüntülerle gündelik hayatına devam etmek isteyenler ne yapmalı?

Fatma Barbarosoğlu: Evet, bizim sorun alanımız tam da bu. Okuyucularımızın sormasını ve cevabını bulmalarını istediğimiz soru da bu!

Beyza Karakaya: Nazife Hocamın dediği gibi fotoğraf merceğine objektif diyoruz, ancak fotoğraf çekmenin İngilizce karşılığı da ateş etmek anlamına gelen “to shoot”. Belki bundan hareketle şöyle bir bağ kurabiliriz; fotoğraf makinesi kiminin elinde doğruyu, gerçeği birebir yansıtan bir objektifken diğerinin elinde binlerce kurşundan daha etkili, manipülasyona ve algı yönetimine açık bir “silah”. Bize düşense, gördüğümüz fotoğrafın bir gerçeklik mi yoksa dolaylı yoldan işlenmiş bir cinayet mi olduğuna vicdanla ve akılla hükmünü verebilmek.

Fatma Barbarosoğlu: Fotoğraflar üzerinden manipülasyona şahit olduk. Ama manipülasyon bununla sınırlı kalmadı. Meşhur kişiler adına, sahte sosyal medya hesapları açıp, kendi görüşünü bu meşhurların diline veren tweetler atıldı.

Beyza Karakaya: Evet, mesela Müjdat Gezen, Twitter hesabı olmadığını defalarca söylediği hâlde, adına açılan hesapta darbe yanlısı tweetler atıldı. Akabinde Müjdat Gezen, hesabın kendisine ait olmadığını, darbelere karşı olduğunu ilan etti. Yine Nejat İşler adına açılan bir hesapta, darbe karşıtı tweetler atıldı, binlerce RT aldı, ama Nejat İşler kendi hesabından, o paylaşımları yapan hesabın fake olduğunu kendisinin en son ay başında tiyatro içerikli bir tweet attığını söyledi. Bunlar sadece bildiklerimiz.

Nazife Şişman: Dijital ortam henüz kurallarını tam belirleyemediğimiz, neredeyse orman kanunlarının geçerli olduğu bir ortam. İnternetin ilk dönemlerinde, ortamın katılımcı özelliğinden gözü kamaşanlar “demokrasi otoyolu” gibi tabirler kullanmışlardı. Hâlbuki darbe girişiminde bulunanların daha önce de Twitter’ın manipüle edici gücünden istifade ettiklerini biliyoruz. Bu yüzden bu alanla ilgili her düzenleme girişimine sansür diye karşı çıkmak hiç makul değil. Sanal/reel ayrımının çok net olmadığı bir ortamda provokasyon ve manipülasyonun alanı sadece meydanlar değil, bilakis sosyal medya.

Fatma Barbarosoğlu: Fotoğraf, manipülasyona açık ve silah gibi kullanılabilecek bir araç. Bunu yaşadığımız son darbe girişiminde de acı bir şekilde tecrübe ettik. Ama umudumuzu canlı tutmamızı sağlayan fotoğraf karelerini de hafızamıza silinmeyecek bir şekilde kaydetmek zorundayız. Her karenin hikâyesi ve duygusuyla beraber… Sizi en çok etkileyen, sizde kalan fotoğraflar hangisi oldu?

Beyza Karakaya: Aslında bu soru, bu sayının özetini, izleğini ifade etti. Fotoğrafın gerçekliği ya da belki uyandırdığı his, o “anın” “gerçekten” yaşanmasıyla eşdeğer sanırım. Sizin bahsettiğiniz gibi bize umut olan o fotoğraflarda kurgu yok, tabiri caizse natüralist bir gözle çekilmiş, sunulmuş fotoğraflar. Fotoğrafı olan kişilerin büyük bir kısmı fotoğrafının çekildiğinden bihaber… Fotoğraf vermek için değil yalnızca yaşamak için oradalar, bu gerçekliğe de ayna gibi yansıdığı için belki hafızamıza kazınıp kaldı o fotoğraflar… Mesela başbakanı ağlatan o fotoğraf… Tesettürlü bir hanım, bir kamyon dolusu ellerinde bayrak olan genci meydanlara taşıyor. Cepheye gidiyor gibiler. Başka bir fotoğrafta, farklı ideolojilerde, farklı siyasi görüşlerde (bunu farklı el işaretleri yapmalarından anlıyoruz) insanlar birlikte direniyorlar. Yine beni çok etkileyen bir fotoğraf karesi; sabahın ilk ışıkları, etrafta pet şişeler, arkada valizler, belli ki yolculuktan az önce dönülmüş veya bir yolculuk ertelenmiş, bir adam var, ayakkabılarını yanı başına çıkarmış, yüzünün kıvrımları, yorgunluğunun belgesi… Az ilerisinde altına ve üzerine karton almış, poşeti yastık yapmış, uyumaya çalışan bir adam… Yüzünün kıvrımlarında yorgunluk okunan adam, hayatın, umudun devam ettiğini yanı başına gelmiş güvercini beslerken anlatıyor. Başka söze ne hacet… Evet, hayatın devam ettiğini, gönlün merhametini, umudun var olduğunu güvercine şefkat gösteren adam anlatıyor… “An” da, “gerçek” de, “hayat” da iyi şeyler olacağına dair “umut” da bu fotoğrafta saklı…

Nazife Şişman: Bazen apaçık gerçek, her tür manipülasyonu bertaraf eder. 15 Temmuz darbe girişimi de destansı fotoğraflarla her tür manipülasyonu bertaraf eden kareler bıraktı ardında. Yüzünü görmediğimiz bir vatan evladı, tekerlekli sandalyedeki arkadaşıyla yan yana, olmayan bacağının yerine koltuk değneğine yaslanmış, Türk bayrağını pelerin yapmış yürüyor. Nemrud’un ateşini söndürmek için gagasındaki bir damla suyu taşıyan güvercin misali… Bir başka fotoğraf sanki İstiklal Harbi’nden bir sahne. Kağnı arabası değil de kamyon römorku, yine de sanki ellerinde sopa balta ne varsa almış seferberliğe giden nene hatunların torunları… Salâları dinlerken şöyle bir oturup sırtlarını belediye aracına yaslamışken, kuş uykusuna yenilmiş dede ile nine… Instagram’dan başını kaldırmaz klişesine çok uyan bir ergen genç kız, gecenin karanlığını al bayraklarla renklendiren fotoğrafın tam ortasında…

Önemli toplumsal olayları sembolize eden fotoğraf kareleri vardır. Bunlar çoğu zaman sonradan sembolleşir, çünkü tarih bugünden geriye doğru yazılır. Ama biz daha bugünün içinde yaşarken, ne yaşadığımızı bize gösteren, insana dair umudumuzu canlı tutacak kareleri sabitleyen fotoğraflar da mevcut. Bunları görmezsek resmi bütünleyemeyiz.

Fatma Barbarosoğlu: Konu çok derin ve kapsamlı. Dijital çağda her birimizin fotoğrafın gramerine dair bilgi sahibi olması gerekiyor. Okuyucularımız bu söyleşiyi bu grameri çözecek alfabenin ilk harfi niyetine okusunlar lütfen. Her şeyin fotoğraflar üzerinden ifade edildiği/yönetildiği dijital çağda fotoğrafları doğru okuyabilmek/bağlamına yerleştirmek her birimiz için neredeyse farz-ı ayn hükmünde…

Bazı okuyucularımız benim neden sadece “soru soran” olarak kaldığımı merak edecektir. Özgürlüğümüzü borçlu olduğumuz hayatlar için edebiyata sığınıyorum. Kelimelerim öykünün dilinde kalsın istediğim için burada sadece “soran” ve “dinleyen” oldum. “Temmuz direnişi”, medyada, sosyolojik, siyasi analizlerin konusu olarak kalmamalı. Öyküsü, şiiri, romanı, senaryosu muhakkak yazılmalı.