Birlikte öldük de birlikte dirildik mi o gece?-Nazife Şişman

15 Temmuz’u 16’ya bağlayan geceye dair pek çok fotoğraf yayınlandı. Mobese kameralarından, o gece göğüslerini siper etmek üzere sokaklara çıkanların akıllı telefonlarının kameralarından elde edilen görüntüler gün geçtikçe artıyor, ayrıntılanıyor. “Gerçek”in kaydı için, olmakta olanı anlamak için çok önemli bu görüntüler. Ama bir şey haddini aşarsa zıddına inkılap eder ilkesi, bu durum için de geçerli. O kadar çok görüntüye muhatap olunca, zihnimizdeki fotoğraf karışıyor. İmajlar, hissettiklerimizle tecrübe hanemize dâhil ettiğimiz hususları karmaşıklaştırıyor. Bu yüzden görüntüleri düzene sokacak kelimelere ve kelimelerle tasvir edilen tecrübelere ihtiyacımız var. Bu ihtiyaca binaen kaleme alınan aşağıdaki satırlar, “o gece”nin kelimelerle çizilmiş bir ev içi fotoğrafı olarak okunsun isterim.

15 Temmuz gecesi sıradan sıcak bir yaz gecesiydi, ne ki milletçe ölüp ölüp dirileceğimiz bir gece olacağını bilmiyorduk henüz. Saat dokuz buçuk civarında şehir dışından gelen kızımla konuştum, köprüye yaklaşınca arayacaktı, otogardan onu almaya gidecektim. Bir vesile ile uğrayan arkadaşı evde bekliyordu görüp de gideyim diye. Saat on civarı twitter’ından köprü Anadolu’dan gelişe kapatılmış haberini ve darbe söylentilerini aktarınca, hemen televizyonu açtım. Her iki köprüde de Anadolu’dan gelişin tanklarla kapatılmış olduğu haberi vardı. Aceleyle kızımı aradım, otobüsten inip karşı tarafta oturan bir akrabamızın yanına gitmesi için. Kıl payı bir zamanlama başarısıyla yollar kilitlenmeden vasıl olduğu haberi geldi. Arkadaşını da aceleyle evde yalnız olan kardeşinin yanına gönderdim.

Televizyon başına toplandık seksen yaşındaki kayınvalidem, kız kardeşim ve yeğenlerimle birlikte. Bir taraftan televizyon kanallarında gezerek, diğer taraftan herkesin farklı whatsapp gruplarından ve twitter hesaplarından gelen haberleri birleştirerek ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Birden kapı çaldı. Yakınlarda bir yerde düzenlenen kına gecesinden haber sebebiyle erken çıkan (pazar günü planlanan düğün daha sonraki bir tarihe ertelendi), evlerine ulaşmaları mümkün olmaz diye bize gelmeye karar veren arkadaşlarım ve kızlarından müteşekkil beş altı kişilik bir grup karşımdaydı.
“Bu gece biz de sığınmacıyız, mülteci kabul eder misin?” dedi içlerinden biri espriyle. Ama birkaç yıl önce “vatanına iltica etmiş” olan N.’nin ne espri yapacak ne espri dinleyecek hâli vardı. Almanya’da doğup büyüyen, uzun süren eğitimini tamamlamasına çok az bir süre kalmışken, yıl kaybını göze alıp, ailesinin bir kısmını Almanya’da bırakıp Türkiye’de yaşamaya başlayan N.’nin ağzından çıkan cümleler kısık sesli bir feryattı: Vatan ne demek bilmiyorlar. Hey Allah’ım vatanımız olmazsa nereye gideriz? Zaten korkunç bir düşmanlık var oralardan bize yönelmiş. Bakın, Der Spiegel neler diyor?
Hıçkırarak ağlarken, hıçkırıklarına dualar karışmışken bir taraftan da yabancı basını takip ediyor telefonundan. N.’nin çaresiz çırpınışları, Irak işgalini, özgürlük ülkesi diye sığındığı ABD’den naklen izleyip ardından aidiyet sorgulamasına maruz kalan Iraklı bir yazarın cümlesini getiriyor aklıma: Gökyüzü biterse kuşlar nereye uçar?

Darbe ne demek?
Lise öğrencisi yeğenim soruyor: Darbe ne demek? Ne N.’nin bu tepkisini anlayabiliyor ne de evdeki herkese hakim olan endişeyi. Üniversite öğrencisi olan misafir genç kızlar da bir açıklama bekliyorlar. Endişe içindeler ama neyle muhatap olduklarını bilmiyorlar. Ben biliyor muyum? Ev sahibi rolümü, metin ve olanlardan emin yüz ifademi takınıyorum. Darbe dediğin TRT’yi basıp Hasan Mutlucan türküleri söyletmektir. Çok kanallı dünyada TRT’yi bassan ne olur? Bir anlamı olmaz, diye ortamı yumuşatmaya çalışıyorum.
Bu söylediklerime ben inanıyor muyum?
Tam o sırada TRT spikeri okumaya başlıyor darbe bildirisini. Başka kanallar henüz açık. Dijital çağda tek kanallı dönemdeki gibi devlet televizyonunu kapatarak darbe mi olur? Levent Kırca parodisi gibi diyorum. Evdekileri rahat ettirmeye, tansiyonu yükselenleri sakinleştirmeye çalışırken…
Birden aklıma bir sokak ötede oturan yeni komşumuz geliyor. Yıllar önce bir sempozyum için gittiğimiz Berlin’de bize mihmandarlık eden, sonrasında kızımla arkadaş olan, kendini Berlinli diye tanımlayan S… Tüm dünyayı dolaşayım ama bir ayağım hep Türkiye’de, İstanbul’da olsun duası kabul olup da evlendikten sonra çok sevdiği İstanbul’un mukimi olalı daha bir yıl dolmadı. Eşi canlı yayındayken TRT World’e giren cuntacılar telefonlarına el koyunca haklı bir endişeye kapılan S.’yi yeğenim gidip bize getiriyor. “Mülteci kampı”mız genişliyor diye espri yapan arkadaşın cümlesi havada asılı kalıyor bu sefer.

Namaz nöbeti
Herkes dua edelim uyarısı yapıyor birbirine. Yatsı namazı kılmadım, abdest alıyorum ama kılamıyorum. En az üç dört kez abdest alıyor her birimiz namaz kılmadan önce, çünkü bir türlü televizyonun başından seccadenin başına geçemiyoruz. Sonrasında da nöbetleşe kılıyoruz namazı. Sanki savaş meydanında askerleriz ve televizyon cephesinden nöbetleşe ayrılıyoruz namaz için.
Başbakan’ın önce yazılı açıklaması, ardından sesli telefon bağlantısı geliyor. Sesindeki metanet ve ifadesindeki netlik dikkatimi çekiyor. Evet, bu bir darbe girişimi, adını koyuyoruz. Ama bu salâlar… Ürperiyorum, derin derin nefes alıyorum. Gecenin sessizliğinde salâ ve tekbirler… Zihnimize “bu darbeden öte bir şey” idrakini, dolaşan dilimize ise tekrarlayacağımız kelimeleri bahşediyor salâlar.
Digitürk gittiğinde ekranımız kararıyor ve ağzı Kur’anlı, gönlü imanlı arkadaşım ellerini kaldırıyor, hep birlikte amin diyoruz yüreğinden kopup gelen nusret, mağfiret kelimeleriyle bezeli duasına. Biri yüz Tebbet suresi okuyalım besmelesiz, yedi de Buruc suresi diyor. Elimde yüzlük bir tesbih, kaç kez başlasam da ilk otuz üçü bile tamamlayamıyorum. Buruc suresini ezbere bilmesine rağmen Kur’an’ı eline almadan okuyamıyor kardeşim. “Ve mekeru ve mekerallah” ayetini tekrarlıyor sık sık. “Allah’ım zalimlerin, hainlerin oyununu sen kendi başlarına çevir. Kahhar sıfatınla onları kahreyle” diye tekrarlamaktan başka bir şey gelmiyor elimden, dilimden. Gidip üst kattaki kayınvalideme bakıyorum. Gözü televizyonda, elinde binlik tesbihi, dudakları kıpır kıpır.
Bilincinde her cenaze töreninde büyüklerimizin dilinden dökülen “acıyan yerim ayrı, acığan yerim ayrı” uyarısı yerleşmiş olan yeğenim çay ve galeta ikram ediyor. Bardakların çoğu üzerinden ya birkaç yudum alınmış ya hiç dokunulmamış hâlde kalıyor sehpanın üzerinde.
Telefonum çalıyor, eşim yurt dışından arıyor. Otel odasında cep telefonu ekranından takipteymiş haberleri. Aradaki saat farkını da düşünerek ben onu aramak istememiştim. Binlerce kilometre uzakta olmasına rağmen olaya “vukufiyetimiz”de bir fark yok. Neler olduğunu aynı oranda bil(m)iyoruz.

Elhamdülillah
dediğimiz an
Kanalları geziyoruz, “Cumhurbaşkanı açıklama yapacak” alt yazısı geçiyor sürekli. Ekrana daha bir kilitlenmiş gibiyiz. Sanki bir münadi hepimizi felaha kavuşturacak bir ses verecek. Ve geliyor o ses.
CNN Türk kanalında canlı yayın yapan Hande Fırat’ın telefonundan… Cumhurbaşkanımız ara ara görüntüsü kaybolsa da sesiyle ulaşıyor ve herkesi meydanlara çağırıyor. İşte o zaman iliklerime kadar sarsılıyorum. Bu bir savaş, bu bir işgal… Hayatında belki de hiçbir eyleme katılmamış yeğenlerim de dâhil olmak üzere ailedeki erkekler evden çıkıyorlar. Bir araba havaalanına doğru, diğeri Taksim’e… Biri whatsapp’tan Fatih civarında bir caddenin görüntülerini çekip paylaşmış. İnsanlar kararlı adımlarla yürüyorlar, sanki say’in helvele kısmında gibiler. Hızlı hızlı bir hedefe doğru yürüyen bacaklar…
Sokaklarda tam olarak neler olduğunu bilmiyoruz, ama pek çok yerden haberler geliyor insanların sokaklara çıktığına dair. Bir başka yeğenim Boğaz Köprüsü’nden âdeta naklen yayın yapıyor, kurşunlardan, çatışmadan bahsediyor. Meydanlara çıkın çağrısının bu kadar hızla karşılık bulmuş olmasına, hatta bu çağrıdan önce insanların sanki insiyaki olarak sokağa çıkışına sosyolojik olarak belli bir mesafeden bakabiliriz belki. Ama ancak üstünden belli bir zaman geçtikten sonra… O ruh hâlinin aceleyle yapılan tanımlara sıkıştırılarak anlaşılamayacağını kabul etmeliyiz önce. Vücut dili üzerine bu kadar konuşulan, etkili iletişim için el masaya mı konacak, bacaklar nasıl konumlandırılacak vb. konularda kişisel gelişim dersleri alınan bir çağda, telefon ekranındaki küçücük bir görüntünün bu kadar büyük bir etki yaratabileceğini düşünebilir miydik?

Suriyeli
kardeşlerimizi
hiç anlamadığımızı
anladığım an

Bizim üzerimizden geçen jetler, tam Cumhurbaşkanımızın açıklaması esnasında alçak dalışlar yapıyor. Camlarımız zangırdıyor, bir bomba ha düştü üzerimize ha düşecek korkusu… Sonradan da üzerinde konuştuk, hissettiğimiz ölüm korkusu değil, 17 Ağustos depremi ile karşılaştırdığımızda anlıyoruz bunu. Depremde ben kıyamet kopuyor diye uyanmıştım uykudan ve ayetteki uyarının hakikatini yaşamıştım âdeta. Kelime-i şehadet getirerek önce hiçbir kaçma, saklanma girişiminde bulunmadan öylece yatağımın üzerinde oturmuş, sonra annem kapıma gelince iki yaşındaki kızımı odada bırakıp çıkmıştım dışarı. Yaşadığım ikinci yakîn ölüm tecrübesiydi deprem. Bundan sonra “o gece” diyeceğimiz gecede yaşadığımız ise ölüm korkusu değil, vatanımız işgal ediliyor endişesi idi.
Tam tepemizde jetler dolaşırken geldi Lema aklıma. Bir iki sokak ötemizdeki Suriyeli komşumuz. Ne yapıyordu acaba? Kardeşime sordum. Whatsapp’tan yazıştık, çocuklarıyla beraber duaya durmuşlar, dedi. Hızbü’n-nasr duasına… Ramazan’da mukabeleye başladığımız ilk gün ve 27. gününde yaptığımız hatim cemiyetinde o kısık, âdeta Rabbiyle fısıldaşır gibi çıkan sesiyle yaptığı dua… Suriye’de iken halka olup sesli sesli feryad ederek okudukları dua… Nasıl da etkileyici idi sonradan İmam Şazeli’nin duası olduğunu öğrendiğim o ifadeler. Arapça bilmeyenler bile anlıyordu “acileten, acileten, acileten” yakarışlarını: “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd” hakkı için, düşmanlık besleyenlerin art niyetlerinden bizi muhafaza buyur.”
Tepelerinden bombalar yağarken, düşmanın kim olduğu belli değilken “Memleketlerinde savaşsalardı ya niye gelmişler?” cümlesinde ifade bulan yaklaşıma hiç kulak vermemiş olsam da “o gece”ye kadar Suriyeli kardeşlerimizi hiç anlamamış olduğumu acıyla fark ettim.

Hem her şeyden
haberdar oluyoruz,
hem hiçbir şey
bilmiyoruz

Dijital çağın çelişkisi bu. Hem her şeyden haberdar oluyoruz, hem hiçbir şey bilmiyoruz. Arkadaşım H.’nin damadı Boğaziçi Köprüsü’nde dizinden vurulmuş, hayati tehlikesi yokmuş, hastanede… S.’nin damadı bir yaralıya yardım ederken tartaklanmış, kaburgası ciğerini yırtmış, hayati tehlikesi var mı, endişedeyiz… Yüreğimize saplanan asıl kurşunun haberi geliyor yine twitter’dan. Daha birkaç gün önce arkasından geldiğimi fark edip merdivenlerde yavaşlayan, Efendimiz gibi sadece başıyla değil bütün vücuduyla muhatabına dönüp tebessüm eden Mustafa Cambaz şehit olmuş. Aralarında daha uzun bir geçmiş ve dostluk olduğunu bildiğim arkadaşımı, F.’yi aramak geçiyor aklımdan. İnşallah itiyadı olduğu üzere erkenden yatmıştır ve bu yaşananlara şahit olmamıştır diye temenni edip vazgeçiyorum. Salâlar gecenin sessizliğini dalga dalga kaplıyor, çok şükür. Ama seferberlik devam ediyor hissi hâkim. Bu uzun gecenin sabahı var mı?
Darbe girişimi kontrol altına alındı haberi biraz teskin edince, sabah namazı sonrası birkaç yastık pike getiriyorum misafirlere. Ama kimse başını yastığa koymuyor. Tesbihat ve dualar devam ediyor. Hava aydınlanıyor, ama günümüz hâlâ aydınlanmıyor.