Tembel, bir sedirden diğerine geçmiş de insanoğlu kuş misali, demiş

Kübra Demir

Babannemin fotoğrafa olan mesafesi, makineyle ilk tanıştığı günde saklı. Tarlanın tapusu için gerekli olan onca evrak, onca imza, “şehirlik” onca iş, nihayet fotoğrafla son bulmuş, belki bu yüzden yüzünün tüm çizgileri, tüm mimikleri “kıyam”a durmuştu. Sonra “hacıya” giderkenki vesikalığını gördüğümde, “Acaba fotoğrafla bu süreçte barıştın mı babaanne?” diye soracak olduğumda, kutlu yolun yolcusu olmanın verdiği sevinçle söylemişti fotoğraf çektirdiğini.
Fotoğraf makinesinin artık “özel günlerimiz”in bir parçası olduğu yıllarda, çoğunluğu otururken verdiği pozlardan oluşan fotoğraflarında ise babaannem, ellerini daima “tahiyyat”ta tutmuştu ve bakışları tedirginlikle doluydu, fotoğraf çektirmenin, kamusal olarak görünür olmanın verdiği gerilim, tüm vücut diline yansımıştı. Yine de o günlerden bahsederken, kendisinin fotoğrafla köydeki tüm kadınlardan daha önce tanıştığını gururla anlatırdı. “Guzum, tavsır (fotoğraf için tasvir anlamına gelen “tavsır”ı kullanır) neyim bilmezdi kadınlar. Babanın düğününde, düğün pastası geldiğinde, ne olduğunu çıkaramadılar da en son foturaf makinesi belleyip karşısına geçip poz verdiler. Köylük yer yavrum, tabii ne bilsinler. Şehirde işin olacak da bilecen. Şimdi ohoo. Her kişinin elinde bir kamera, çekiyor da çekiyor. Tarlanın tapanın neyim foturafını niye çekersiniz, diyemiyor insan. Foturaf çektiği yine iyi, sıfatının resmini ne diye bildik bilmedik onca adamla paylaşırlar.”
Babaannem fotoğraf çekilmeye ölesiye mesafeli olduğu için, tam bir “selfie-can” olan kardeşimin durmadan onun selfiesini çekmeye çalışmasına güceniyor. Güceniyor da onun torun sevgisini silah olarak kullanarak çektiği selfielere yine de bir şey diyemiyor. “Moda buymuş ya zaar, gençlik havasatı, biz foturaf çekinmeden önce abdest alırdık. Şindi nerdeyse helada bile fotoğraf çekiyor uşak” diyor.
Kardeşimle bir yere gittiğimizde eğer yanımızda babaannem de varsa kardeşimi babaanneme emanet ediyorum. Hayır yanlış bir cümle kurmadım. Kardeşimiii babaannemee emanet ediyorum. Zira kardeşim gittiğimiz her yeri, anbean selfie çekerek belgelemek ve dahası o anı tüm dünyayla ve gelecek nesillerle paylaşmak istiyor. O yüzden onunla bir yere gidip gelmemiz, normalinden iki kat fazla sürüyor. Selfie, çekiliyor, filtreleniyor, uygun hashtagler ya da effectler bulunarak Snapchat ve Instagram’da paylaşılıyor. Ben bu ağır aheste gidişe tahammül edemediğim için zaten küçük adımlarla yürüyen babaanneme teslim ediyorum onu. Her ne kadar aynı anda hem selfie çekmeyi hem de yürümeyi başarabildiğini iddia etse de, bir gün ya bir araba çarpacağından ya da bir çukura düşeceğinden endişe ediyorum. Selfie-can da olsa kardeş işte, ne yaparsınız… Babaannem bana nispetle sabırlı olsa da bazen arkama dönüp baktığımda onu kolundan tutup sürüklediğini görüyorum. “Yiter gayrı senin ittiğin uşak” diye söyleniyor da kardeşim sanki hiçbir şey olmamış gibi babaannemin yanağından makas alıp “#süper #babaannem #ile #bişey #bişey #qeyfisi” temalı selfieler çekmeye devam ediyor.
Bir yere gitmemiz gerekmediğinde, okullar da tatilse haftalarca evden çıkmadığı oluyor kardeşimin. O zamanlar kendisini Xavier de Maistre ile karıştırdığını Odamda Yolculuk, kitabının ikinci cildini Evimde Yolculuk olarak devam ettirmeyi planladığını düşünüyorum. Kardeşim tüm bu ev hapsi sürecinde, kendi üzerinde deneysel çalışmalar yapıyormuş, birden sırtıyla bütünleşmiş koltuktan zıplayarak, “evreka” diyecekmiş gibi sürekli, durmadan ve daima, nihayetsiz, mütemadiyen… selfie çekiyor. Önce yatağında, sonra salondaki üçlüde, sonra berjerde, yemek masasında, mutfakta, çalışma masasında… -hanii sanki çalışıyormuş gibi.
Artık işin geyiği de tükendiği için, kesinlikle bir yardım almamız gerektiğini düşünüp selfie bağımlılığı üzerine çalışan bir hekim arayışına girdiğim o gün, babaannem daha fazla dayanamayıp, o koltuktan bu koltuğa, elinde kendisinin bir uzantısı olan telefonuyla, şekilden şekile girerek, ne yaptığını sordu (bu özet hâli, babaannemcesi epey uzun). Kardeşim canı sıkıldığı için dolaştığını, dolaşırken de geyik çevirdiği arkadaşlarına selfie attığını, uygun pozisyon bulmak için çabaladığını söyledi (bu da özet hâli, kardeşim bir taraftan hashtag yazdığı için bu kelimeler, bizim satır arasında yakaladıklarımız). Babaannem kardeşime baktı, baktı, baktı… “Canı sıkılan adam alır eline iş görür. Baban evde olduğu zaman, bozulan aletleri tamir ederdi, senin gibi yayım yayım yayılmazdı. Bak, şu priz üç aydır öyle sallanır. Oğlum, elinden ne iş gelir senin? Varsa yoksa foturaf. Neymiş bir de “dolaşıyormuş”. Tembel, bir sedirden diğerine geçmiş de insanoğlu kuş misali, demiş. Seninki de o hesap. Yatmaktan yatır oldun iyice, kırkını göremeden tutulup kalacan.”
Babaannem eli her daim iş tutanlardan olduğundan, tembelliği insanlığa yapılacak en büyük zulüm olarak görür. Belki bu yüzden kardeşime hayatının dersini verdikten hemen sonra, ağrılarına aldırmadan yerinden hırsla kalkıp, mutfağın yolunu tuttu.