Kimse yoğurdum ekşi demez

Kübra Demir

Bestseller kitaplar nasıldır bilirsiniz… Kimse okuduğunu itiraf edip söyleyemese de “en çok satanlar” listesinden aylarca inmez, aylarca “en çok satanlar” listesinde kaldıkları için de daha çok satılırlar… Ben, “Yok ya, popüler kitapları okumam” diyen cool taifeden değilim, hiç de olmadım. O kitabı, çevrildiği tüm ülkelerde hiç çevrilmemiş gibi olduktan, adı dahi unutulduktan, tartışmalar küflendikten sonra merakıma yenik düşüp, “Acaba ne menem bir kitaptı ki falanca bile okudu” diye bir köşede gizli gizli okumaktansa herkesle birlikte bu “müthiş heyecanı” yaşamak, ortalığı kasıp kavuran bu kitabın ateşinde ben de kavrulmak isterim. İsterim de çoğu zaman pek de başarılı olamam. Kitap daha ilk sayfalarda dışarı atar beni. Ben, yok madem bu kadar olağanüstüsün, ben seni anlayamıyorum, ey kutsal metin, dercesine kitabın gâh orasından gâh burasından dolaşsam da içeriye bir türlü giremem. Bu da “ben tek/siz hepiniz” hissini taa kalp kapakçığımda hissetmeme yol açar. Yine bir doğa harikası olarak adlandırılan ve hatta “yüzyılın en büyük edebiyat olayı olmaya aday” olarak gösterilen Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam serisinden Çocukluk Adası içerisinde yol almaya çalışıyorum. Fakat Knausgaard’ın çocukluğu “bir adaya düşsem alacağım son şey sensin” dermişçesine dışarı atıyor beni. Ben karaya çıkmaya çalıştıkça herifçioğlunun çocukluğu elime, ayağıma basıyor. Neredeyse pes edeceğim, artık edebiyat ortamlarında “Ben Jack’in dışlanmışlık hissiyim” diye dolaşacağıma inanıyorum… “Selfie çağının başyapıtını” ortaya koyan; “kendi hayatının her detayını ifşa eden”; “sanki gözümüzün önünde zalimane bir açıklıkla kendini muayene eden” Knasugaard’ı ben nereden okumalıyım ki kitaba dâhil olabileyim derken Knausgaard okumalarımda çığır açacak bir şey oluyor… Hatta belki sosyal bilimleri ters yüz edebilecek bir şey…

Ben kitap elimde bir başından bir sonundan okumaya çabalarken, ablam ayağında kızını sallıyor, bir yandan da Instagram’da sağ elinin baş parmağı, artık vücudundan bağımsızlığını ilan edip, kendi “aşağı sürükleme” cumhuriyetini kurana dek “dolaşıyor”, “likelıyor” ve yine “dolaşıyor”du. Ben kitabı bırakıp, önümde cereyan eden, kim bilir hangi gizli örgütün dinî ritüellerinden mülhem icat edilen bu trans hâlini incelemeye koyuldum. O sırada, artık annesinin çığırından çıkmış ayak ritmine uyum sağlayamayıp baygınlık geçirdiğinden olacak yeğenim derin uykulara daldı. Babaannem elinde az evvel mutfaktan getirdiği “ayıklanacak pirinç” olduğu hâlde, ablamın zaman zaman izlediği saniyelik videolara, elinin daimi hareketine, bir yandan da ayağında salladığı bebeye bir anlam vermeye, belki bu gördüklerini “kuramsallaştıracak” bir kelime aramaya koyuldu. Belki de asıl ayıklanması gereken pirincin bu gördükleri olduğunu düşündü. En nihayet sordu: “Yavrum ne iş işliyorsun?” Babaannemin bu eski alışkanlıkla elinde örgü olanlara sorduğu soru, o sırada elinde, zihninde ve ayağında bambaşka bir kurgu ören ablam için de çok yadırganacak bir soru değildi elbette. Ablam en sabırlımızdır. Tane tane izah etti işlediği işi… Belki de hashtag hashtag demeliyim. “Babaannem, çocuklarının videolarını, fotoğraflarını paylaşan anneler var onlara bakıyorum. Kimisinin doğum günüymüş bugün; kimi ilk dişini çıkarmış; kimi agu demiş kimi day day durmuş; kiminin ilk baharıymış kırlara koşmuş; kimi mama yerken ağzını, yüzünü, üstünü başını batırmış; kimi dedesiyle kimi babasıyla oynaşmış; kimi annesiyle bilgiç bilgiç konuşmuş… Kiminin okulda gösterisi varmış; kimi saçlarını ördürmüş; kimi başına kuş kondurmuş… Muş da muş muş işte… Ben de ilerde bana tecrübe olsun diye izliyorum işte…” Babaannem duyduklarını sindirmeye çalıştığından olacak “Yavrum, git şu çocuğu yatır da gel bi hele” dedi ablama. Ablam babaannemi dinlemedi fakat. “Babaanne bugün biz biraz ayrı kaldık, çok ilgilenemedim de bebeyle o yüzden şimdi yanımdan ayrılmak istemiyor. Bırakırsam da kokumu duyamazsa ağlar” dedi. Babaannemin kaşları şaşkınlığından alnına değdi değecek kadar açıldı. “Şimdinin âdeti farklı oldu ya zaar yavrum” dedi. “Benim kaynanam, kayınbabam; çocuğunu seven beşikte sever, büyüklerin yanında çocuk sevildiği nerde görülmüş, derdi de başka bir şey demezdi. Şimdinin âdeti göstermek yavrum, siz de göstereceksiniz elbet. Sevdiğinizi sevmediğinizi, yediğinizi yemediğinizi göstereceksiniz. Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur, derdi rahmetli nenem. Derdi de bizim çocuklarımız bize benzemedi; onların çocukları onlara benzemedi; sizin çocuklarınız da size benzemeyecek. Benimki de söz! Nasıl benzesin şimdiki çocuklar beşinci sınıfı bitirip de doğuyorlar. Ama velakin guzum, anlattığın analar hep iyi, hep güzel, hep hoş, çocuklarıyla, ana babalarıyla, kocalarıyla daima mutlu mu sanırsın. Kirpi yavrusunu pamuğum diye sever evladım. Kimse benim yoğurdum ekşi demez. Sen kendinden olanın sözüne itibar etmeyip, falan yerdeki süslü fotoğraflara aldanma. Anandan, atandan sor, öğren ne öğreneceksen.”

Babaannemin ardı ardına sağ ve sol kroşeler hâlinde indirdiği sözlerinin ardından ablam ikna olduğundan mı yoksa yorulduğundan mı bilmem yeğenimi “beşiğine” götürdü, babaannem pirinçlerini ayıklamaya koyuldu. Ben de “Selfie çağının başyapıtını” yeniden elime aldım. İfşa çağının, ifşa romanı olması mıydı bu kitabın cazibesi. Yoksa “selfie çağının” makyajlı aynalarından ziyade yazarın kendi çirkinliğini de yansıtması mıydı onu bunca okunur kılan. Kendi yoğurduna ekşi demesi miydi yani? Neyse ki cevapları eninde sonunda öğrenebilecektim. Kitaptan olmazsa babaannemden… Zira babaannemin aynasından yalnız sözlü tarihin sokakları ya da pedagoji tarihinin açmazları görünmüyordu, bestseller kitapları dahi okutabilecek bir fener parlıyordu.