Kadına gökte düğün var demişler göğe merdiven kurmuş

Kübra Demir

Akşam vakti tüm aile fertleri oturma odamızda toplanmış, mutat olan çay saatimizi ifa ediyorduk. Ailemizin altıncı üyesi televizyon her zamanki gibi başköşemizde kurum kurum kuruluyordu. Benim için yalnızca gürültü kaynağıydı, zira elimde telefonumdan komik videolar izlemeye çalışıyor, zaman zaman işimin ciddiyetini anlatmak için televizyonun sesinin kısılmasını rica ediyordum. Kardeşim Twitter’da yine birilerini mention yağmuruna tutuyor, babam gazete okumaya çalışıyor, annem de bir yandan televizyon izlerken bir yandan da babaannemle konuşuyordu. Tam olarak ne konuştuklarını anlayamasam da bizim hakkımızda olduğuna kanaat getirerek kulak vermeye çalıştım. Babaannem akşamları aynı odada ama farklı dünyalarda çay içme seremonimizi eleştiriyordu ki birden postmodern insanın hayatını alt üst eden bir felaket geldi başımıza: “Elektrikler gitti.”

Oturma odamıza tam bir kaos hâkim oldu. Çünkü şarjlarımız bitmek üzereydi. Kardeşim hemen elektrik arızayı aradı ve arızanın ancak sabaha karşı giderileceğini öğrendi. İlk on dakika ne yapacağımızı bilmez vaziyette öylece kala kaldık. Elden ayaktan düşmüş gibiydik. Kardeşim çok sıkıldım dedi; ben de sıkılmıştım. Babaannem ortamıza “sıkı can iyi olur kolay çıkmaz” sözünü bıraktı, tespihini çekmeye devam ederken o muzip ses tonuyla. O kadar memnundu ki bu durumdan, tüm süreç boyunca yanında olmasam elektriklerin kesilmesiyle ilişkisinin olduğunu düşünecektim. Bir saatin ardından, “Babaanne telefonumun şarjı da bitti, çok sıkıldım” dedim. Babaannem, “dilin işleyeceğine guzum, biraz da elin işlesin. Al biraz el işi yap, biz çıranın olmadığı zamanlarda bütün çiyizimizi gaz lambasının kör ışığında işledik.” Babaannemin eğlence anlayışını oldum olası fantastik bulurum zaten.

Babam ablama on beş yaşındayken walkman almıştı. Ablam yanından bir an olsun ayırmıyor, pili bitene kadar müzik dinliyordu. Bir gün babaannem bizdeyken, odamızdaki mini konseri işitmiş olacak yanımıza gelip ne yaptığımızı sormuştu da müzik dinlediğimizi söyleyince “erseyen teyp çalıyor, sen de mi ersedin gınalı guzum” dedi. Benim bu sözü o yaşta anlamam mümkün değildi, şimdi hatırlayınca oturuyor taşlar yerine. Babannemin lügatinde müzik dinlemek evlenmek istemekle eş değerdi. Film izlemek de şeytanları sevindirmekti.Canın sıkılınca da tabii ki el işi yapmalıydın. Şimdi mum ışığında gölgelerin dans ettiği odanın içinde otururken babaannemin neden canının hiç sıkılmadığını sorguluyordum. “Babaanne” dedim, “sen gençliğinde nasıl eğlenirdin? Hep babaanne doğmadın ya, senin de canın sıkılmıştır illa ki, ha ne dersin?” Babaannemin karanlığın içinden bana boncuk boncuk baktığını hissedebiliyordum, yüzündeki tebessümü mum ışığında seçebildim. “İla guzum, eğlenmeyi (alenmeyi) nereden bilecektik, düğünden düğüne eğlenirdik” dedi. Beni yanlış anladığını düşünerek, “yani gün içinde sıkılmaz mıydınız? Vaktiniz nasıl geçerdi, boş vaktinizi nasıl değerlendirirdiniz?” diye izah etmeye kalktım. Babaanemin cevabı gecikmedi: “Guzum elimiz başımıza değmezdi ki sıkılmayı nerden bilelim. Ancak Zemheride, giceler uzun olduğundan rahmetli babam etrafına toplar ya masal ya da peygamberlerin hayatını anlatırdı. Biz de kah şahmeranı düşler, kah peygamberlerin hayatını ezber ederdik. Onun haricinde didiğim gibi tek eğlencemiz de düğüne gitmekti. Hiç unutmam, köyden birinin düğünü olacaktı, ben de delikanlıyım havas ittim, kendime entari dikmeye kalktım; böyle allı pullu, mor sümbüllü, biraz da darıdı. Ben böyle boş kaldıkça entariyi dikerken, dedem rahmetli geldi, kime diktiğimi sordu, kendime olduğunu diyiverince kıyameti kopardı. Ne o entari giyilecek, ne de o düğüne gidilecek diye yemin verdi. Bizim zamanımızda atanın sözü kılıçtan keskindi. Keskindi olmasına da serde delikanlılık var, o entariyle o düğüne gitmeye havas itmişim. Gizlice bitirdim dikmeyi, düğün vakti gelince de, anamdan izin alıp düştüm yola. Tüm delikanlı kızlar orada, gözelce oynayıp, havasımızı aldık. Ama dönüşte dedemle karşılaştım. Hâsılı, köteği yesem de, düğünden mahrum kalmadığım için, gıkım çıkmadı. Yine bizim orda Bedriye diye bir gelin var bildin mi? Bir gün, bir düğün için kocası yemin vermiş düğüne gitmeyeceksin, yoksa karışmam diye. Düğün evine varıverdiydik, Bedriye herkeslerden öngülü, hazır bekliyor. Kız dedim, senin beyin sana müsaade itmediydi burada ne has işin var. ‘Valla, tek kurtlarımı döküyüm de her şeye razıyım.’ demez mi. Hayyeal es salah yavrum! Anlayacağın, bizim zamanımızda kadınlara, gelinlik kızlara gökte düğün var de, göğe merdiven kurarlardı. O kadar havasla, dört gözle beklerdik düğün olacak da ele karışacaz diye.”

Dedim ya babaannemin eğlence anlayışını her daim fantastik buldum. Ama bu biraz daha batılıların karnaval zamanlarını andırıyordu. Hani hayatın tüm katılığının eridiği, her şeyin mübah olduğu, eğlencenin tek amaç olduğu karnavalları… O bunları anlatırken gökteki düğüne merdiven dayayan kadınlar, azimle düğün elbisesi diken genç kızlar, gölgeler halinde cılız mum ışığında, duvarda oynaşıyordu. Sonra… Sonra elektrikler geldi de göğe dayalı merdivenden inip kendi gerçek eğlence dünyama dönebildim.