Bahtsız kuyuya girse üzerine kum yağar

Kübra Demir

Küçükken köye gittiğimizde, amca kızlarım gecenin en karanlık zamanlarında bana korku dolu hikâyeler anlatırlardı. (Kim bilir ne çok eğlendiniz kızlar!) Bugüne kadar izlediğim ve okuduğum hiçbir şeyden o hikâyeler kadar korkmadım diyebilirim. Mesela babamın teyzesinin yaşadığı köyün “lanetli” olduğuna, onların evlerinde cinlerin, perilerin yaşadığına inandırdılar beni. Amcamın evinin girişindeki yüklükte de ayrı bir yaşam alanı olduğuna, oraya giren kimsenin bir daha çıkamayacağına ikna ettiler. (İtiraf etmeliyim ki hâlâ o yüklükten yana şüphelerim var.) Ama anlattıkları korkunç hikâyeler ekseriyetle bir “canavara” dair olurdu. Canavar köye iner, ya insanlara ya da hayvanlara saldırırdı. Hatta bir keresinde dedemin de o canavarı gördüğünü söylüyorlardı kendilerinden emin bir şekilde. Ben o safdillikle tekrar tekrar soruyordum, “Dedem mi görmüş? Dedem canavarı mı görmüş?” Zira dedemin canavarı görmüş olması hikâyeyi hikâye olmaktan çıkartıp gerçek kılıyordu nezdimde. Bizim köyde “kurt”a “canavar” dendiğini bilmiyordum o yıllarda. Onlar için gündelik hayatın sıradan bir vakası olan köye kurt, nam-ı diğer canavarın inmesi benim için korku dolu bir masal gibiydi.
Benim Hollywood filminin aksiyon sahnelerinden mülhem hayatım da, yaşayanlar ve de izleyenler için bir korku filmine dönüşüyor yaş aldıkça… Durun hemen korkmayın öyle… Keyfim yerinde. Sadece biraz “şey” bir hayatım var. Anlatayım.
Benim evden dışarı çıkışlarım tam bir seremoni havasında geçer. Annem daha henüz yatağımdan kalkmadan başlar, kapıdan çıktığım ana kadar devam eder direktiflerini vermeye. Bazen aklına gelenleri yolda arayıp söylediği de olur… Yok, sandığınız gibi baskıcı bir anne falan olduğundan değil. “Dikkat et”li cümlelerdir bana durmaksızın söylediği. Zira ben dışarı çıktığım zaman Murphy amcanın tüm kanunlarının başıma gelebilme potansiyeli vardır. Hani gök taşı düşse, arar bulur, benim kafama düşer öyle bir talih. Mesela yağmur birikintisine düşebilir, düz yolda yürürken ayağımı kırabilirim. Benim bindiğim taksinin yolda giderken lastiği patlar, dağ başında kalakalırım. Bindiğim otobüs kaza yapar… Ya da otobüsün içinde bir anda kendimi kavga eden bir grubun arasında bulurum. Acil hastaneye gidecek olurum, iki takım holiganlarının taşlı sopalı, cam şişeli kavgası “başımda patlar”. Acile kaldırılmak zorunda kalırım. Tam benim gireceğim apartmanın kapıcısının yıllar sonra temizlik yapası tutar da, yeni silinmiş merdivenlerden yuvarlanıveririm. Asansöre bindiysem ya asansörde kalırım ya da asansör yere çakılır. Hasılı yürüdüğüm “o uzun ince yolda” gâh düşerim gâh kalkarım… Yok okumadan çıktığımdan değil. Benim hayat tarzım bu… Başkasını bünyem kaldırmaz… Ben eve dönene kadar hop oturup hop kalkan annem beni nihayet kapıda gördüğünde sevinç gözyaşlarına boğulur. O yüzden her eve dönüşümde de, devlet başkanlarını karşılama komitesine taş çıkartır derecede büyük organizasyonlar düzenlenir onuruma.
Bir gün bu kutlamalar esnasında, ertesi gün işe giderken kaçınmam gereken davranışlar, almam gereken tedbirler, okumam gereken dualar ev ahalisi arasında tartışılırken, o sırada bizi izleyen babaannemin bizim bu korku ile tedbir karışımı hâl ve hareketimize bıyık altından güldüğünü fark ettim. “Hayırdır babaannem, çok mu gülüncüne gitti aldığımız/aradığımız tedbirler?” diye sordum alındığımı belli eden bir sesle. “Yok guzum. Tedbir alınır tabii, hiç almaz mı insan? Amma velakin, tedbir ile takdiri birbirine karıştırmamak evladır. Deminden beri bakarım hâlinize de ettiğiniz laflar, tedbiri aşıp, takdire dokunur. Ne bileyim, biz daim tedbir aldıktan sonra tevekkeltü alallah kıvamında yaşamayı belledik atamızdan. Elimizi duaya açtığımızda korktuklarımızdan emin olmayı istedik Mevla’mızdan. Siz sanki ‘kazaya’ karşı durabilecekmiş gibi ‘keşke’ deyip durursunuz. Tevekkülün adı geçmez hiç konuştuklarınızdan. Bir kıssa vardır bilmez misiniz? Hani adamın biri, Hz. Süleyman (a.s.)’a gelip Azrail (a.s.)’ımı gördüğünü, haşyetle baktığını için ondan çok korktuğunu söylemiş. Sonra da Hz. Süleyman (a.s.)’dan kendisini bir rüzgârla Hindistan’a göndermesini istemiş. İsteğini yapmış Hz. Süleyman lakin ertesi gün meclisine gelen Azrail (a.s.)’a o garipçe adama neden öyle baktığını sormuş. Azrail (a.s.), adamı gördüğümde şaşırdım, çünkü onun canını o gün Hindistan’da alacaktım ama adam buradaydı, bir gün içinde nasıl Hindistan’a gideceğini düşündüğümden öyle baktım, demiş. Rahmatlık deden bu kıssayı anlattıktan sonra hep ‘Bahtsız kuyuya girse üzerine kum yağar’ derdi. O hesap yavrum, sen ne kadar korksan da olacak daima seni bulur. İsterse anangil seni kavanoza saklasın, o kavanoz kırılır da yine başına gelecek musibet gelir. Tedbir aldıktan sonra, tevekkül etmektir esas olan.”
Babaannemin söylediklerinin ev halkı tarafından benim için düzenlenen seremonilerde bir değişiklik yaptığını söyleyemem. Lakin, ben kuyuya girsem dahi üzerime kum yağacağını kabullendiğimden, üzerime yağacak kumlara karşı tedbiren yanımda şemsiye taşıyorum… Gerisi Allahu alem… Zira babaannem her daim tedbir ile tevekkülü, tevekkül ile takdiri dengede tutarak korkularından emin olduğundan bize onun adımlarını taklit etmek kalıyor.