Babaannemin Rahlesi

Babaannemin Rahlesi

Safiye Çelik

Bahçede veya açık alanda oyun oynarken zamanın nasıl geçtiğini bütün çocuklar gibi biz de anlayamazdık. Yaz günleri bu aymazlıktan uyanmamızı sağlayansa genelde annemin akşamüzeri camdan sokağa arka arkaya sıraladığı ihtarlar olurdu: “Akşam ezanı okundu”, “yemek hazır” ya da “baban geldi”.

Sadece akşamüzerleri değil, günün muhtelif saatlerinde bu ihtarlarla karşılaşırdık. Tabii küçük bir farkla, çağırılma nedeni akşam ezanının okunması, babamızın eve gelmesi değildi. Evde okunması gereken kitaplar, ezberlenmesi gereken sureler ya da işlenmesi gereken nakışlar bizi bekliyor olurdu.

Bazen de bahçede “Yasin, oğlum hadi gel!” diyen babaannemin sesi yankılanırdı. “Yasin mi?! O kim ya, misafir mi geldi?” ilk tepkimiz bu olsa da sonradan anlardık ki babaannem bizi Yasin suresini ezberlemeye çağırıyor; her zamanki gibi kendi üslûbu ile bizi Kur’an okumaya ikna etmeye çalışıyor.

Bahçeden çağırılan genelde sadece bizim evin çocukları olurdu ve bu, oyundan kopmayı bizim için daha zor bir hale getirirdi. Kitap okumadan, ezberler yapılmadan bahçeye çıkamazsın; saat 11:00-15:00 arası bahçeye oynayamazsın, sonuçta güneşin zararlı ışınları var. “Keşke bize de zararlı olmasaymış!” Bir ara balkondan seyrettiğimiz diğer çocukları gören küçük kuzenim, durumun yalnızca bizi etkilediği varsayımı üzerinden bunu demişti de hepimiz gülmekten kırılmıştık. Sonuçta herkesin evinde bizim kurallarımız yoktu. Kural dedimse, makarna yemek istiyorsan ıspanağını ya da pırasanı bitirmek zorundasın gibi bir kurallar bütününden bahsediyorum.

Bir anlamda eğlenceli bir öğretim metodu. “Anne ya, canım sıkılıyor!” repliğine en alışıldık cevap: “Sıkı can iyi olur, yerinden çıkmaz.” Duruma göre bu minvalde farklı cevapların gelmesi beklenir: “Al bir etamin işle, elin boş durmasın!”, “Kitap okudun mu bugün? Haydi!” ya da “Benim hiç fırsatım olmuyor, sen nasıl sıkılıyorsun?” En güzeli ise babaannemin sıcak havada suyla oynamayı meşrulaştıran halı yıkama istasyonuydu.

Yine bir akşam üzeri bahçe sefası sonrası “Kızım, gel de beni bir dinleyiver!” deyince babaannem, bir an için benden ne istediğini anlayamamıştım. “Babaannemle rolleri mi değiştirdik? İyi ama, okumayı bilen o, öğrenen benim. Ters bir durum yok mu bu söylediğinde?!” Derken elindekinin Kur’an değil de bir gazete olduğunu fark edince asıl meseleyi anladım. Babaannem okuma yazmayı oldukça geç bir yaşta öğrendiği için hala güçlük çekiyordu ve tıpkı onun bana öğrettiği gibi benim de Latin harfleri ile okumasına yardımcı olmamı bekliyordu. Zaten ondaki bu azim ve ilim aşkıyla okula gitme şansı olsaymış, profesör olacak kadınmış.

Onun okuma konusundaki kararlığı ve hassaslığı bizim üzerimizden hâlâ devam ediyor aslında… Günlük rutin konuşmalarımızdan birinde “Sen kaçıncı cüzdesin?” diye sorduğunda, birden her zamanki gibi Kur’an okumanın gerekliliği ve fazileti üzerine bir mevzuya gireceğimizi düşünerek bir nebze utandım. “Ben bu aralar hatime başlayamadım babaanne.” diye cevap verdim. “Onu demiyorum, senin kitabı diyorum” diyerek asıl mevzunun bir süredir yazmaya çalıştığım yüksek lisans tezim olduğunu işaret etti. “Babaanne, tezin cüzleri yok ki, ne diyeyim ben sana şimdi?” gibi bir cevap ile geçiştirmeye çalıştım. Ama onun “Bir başı bir sonu yok mu yazdığının, kitap gibi işte. Sen kaçıncı cüzdesin onu söyle?” karşılığı vermesiyle bu çabamın nafile olduğunu fark ettim. Daha yazmaya bile başlamadığımı söyleyemezdim tabii. Çünkü henüz ilerleyemediğimi alenen ikrar etmem demekti bu. Ki bu da bizim evdeki “Okuyana yılan bile dokunmaz!” ayrıcalığından yararlanma hakkımın sona ermesine neden olabilirdi. Her zaman yapılacak bir iş, okunacak yeni şeyler ve hayatta ulaşılacak daha ileri bir nokta vardır. Tez veya okul; bitse de bitmese de babaannem için bu böyle…