Mustafa Özel: Efendi değil, uşak ol!

Şamandan filozofa, âlimden aydına kadar her ehl-i vukuf kendi çapında bir “müşkül çözer”dir. Biraz da müşkülpesent. İşini nedense “kafa karıştırarak” yapar. Ben de yazı hayatıma iktisatçı Schumacher’in felsefi eseri Aklı Karışıklar İçin Kılavuz tercümesiyle adım atmıştım. Akıllar durulmaz, dalgalanmadan!
Günlük hayatta dilimize sakız olan şu ifadeleri kim bilmez ve kullanmaz: “Ben senin uşağın değilim!” “Uşak değil, efendi olacağız!” Ol abicim, elini tutan yok. Aklımızı çeliyorsun ama Bay Yazar! Nedir o, “efendi olma, uşak ol!” lafı öyle? Kendi kafa karışıklığını bize bulaştırmasan olmaz mı? Hani bir vakitler “Bilge gibi düşün, halk gibi konuş!” diye yazmıştın?
İtiraf edeyim ki, efendilik/uşaklık meselesinde (meselinde mi deseydim?) kafamı ilk karıştıran fakat nihayette beni ikna edemeyenler Hegel ile Marx oldu. O genç yaşımda, söylediklerini anlar gibi oluyor, fakat gerçekle tam irtibatlandıramıyordum. Bu iki ismi dilinden düşürmeyen birçoklarının da aslında “anlıyor gibi yaptıklarını”, yani rol kestiklerini hissediyordum. Fikir hayatımız neşesiz bir tiyatroydu sanki (1970’lerin ikinci yarısından söz ediyorum). O can sıkıntısı ve kafa karışıklığı içinde Tolstoy’un Efendi ile Uşağı hikâyesini okuduğumda, müşkülün çözülüverdiğini hissetmiştim. Roman’tik ışık böyle bir şey midir?

Hegel, Marx ve Kapitalizm
Diyalektik ustası Hegel, felsefesini “kurgularken” Geist kavramından yola çıkıyordu. İngilizceye Mind veya Spirit; Türkçeye Akıl, Ruh veya Tin gibi kelimelerle çevrilen Geist, evrensel bir Akıl/Ruh idi (galiba ). Kimin aklı, kimin ruhu? Benim, senin, herkesin. Tek tek bütün akıllar, Evrensel Aklın tezahürleriydi. Bu belki de bizim Tanrı dediğimiz varlıktı. (Varlık? Hem biz hem Tanrı varlık, öyle mi?) Tanrı, belki bütün evrendi. Tarih, bu evrensel aklın mantıken zorunlu bir yolda ilerlemesiydi.
Bu son cümle ile biraz kendime gelebiliyordum. Tarih, mantık, ilerleme… az çok anlar gibi olduğum, en azından anladığımı sandığım kavramlardı. Hegel, diyalektiğin tarih/toplum boyutunu Efendi/Köle meseliyle açıklamaya çalışıyordu. Efendi ile Köle, kendi müstakil kişiliklerinin farkında olsalar da, Evrensel Aklın tezahürleri olduklarını bilmiyor ve birbirlerini hasım sayıyorlardı. Husumet çatışmaya yol açıyor, sonuçta biri diğerini köleleştiriyordu.
İlk bakışta Efendi her şey, Köle ise bir hiç’ti. Hakikatteyse, çalışan ve emeğiyle dünyayı dönüştüren Köle’ydi. Köle çalışmakla tatmin oluyor ve öz-bilincini geliştiriyor, Efendi ise Köle’ye bağımlı kalıyordu. Son kertede, bu iki müstakil varlık arasındaki çatışma, Köle’nin özgürleşmesiyle aşılıyordu.
Akıl evrenseldi, fakat tek tek akıllar bu ortak evrensel mahiyetin farkında değildiler. Hegel bu duruma “Aklın kendine yabancılaşması” diyordu. Evrensel Aklın tezahürleri olan insanlar, aynı Aklın tezahürü diğer insanları yabancı veya hasım görüyorlardı. Oysa hepsi aynı büyük bütünün parçalarıydı. Hegelciler iki gruba ayrılıyordu. Sağ Hegelciler, insan toplumunu Evrensel Aklın tezahürü sayıp haklılaştırıyor (“Reel olan, rasyoneldi!”); Sol Hegelciler ise adil bulmadıkları mevcut toplum düzenine başkaldırıyordu (“Rasyonel olmayan, reel olamazdı!”)
Derken Hz. Marx (a.m.v.) zuhur ediyor ve baş üstü duran Hegel’i ayakları üstüne oturtuyordu. Nasıl mı? Efendi/Köle diyalektiğini birey yerine topluluklara (sosyal sınıflara) uygulamak suretiyle. Kapitalist ekonomi, insan yabancılaşmasının zirveye ulaşmasıydı. İnsanlığı kapitalizmin egemenliğinden kurtaracak maddi güç ise işçi sınıfındaydı, proleteryada. (a.m.v. = Allah müstehakını versin )

Devamı Nihayet Mayıs’17 sayısında…