Mustafa Özel:Kiralık konakların ahı

Ekonomi parasallaştıkça, aristokratik yapı, değer ve anlayışlar yerlerini kapitalistik ilişki ve anlayışlara terk ediyor. Eskiden insanlar “Her şeyin değerini bilir, hiçbir şeyin fiyatını bilmez iken; şimdi her şeyin fiyatını bilir, hiçbir şeyin değerini bilmez” olmuşlardır.
(O. Wilde)

Tarih edebiyatın, edebiyat da tarihin bir dalı olmalı. Bunları birbirleri içinde eritmedikçe gelenek/modernlik, eski/yeni diye niteleyegeldiğimiz gerçekliklerin “hakikatini” kavrayamayız. Üniversite yıllarımızda ateşli biçimde tartıştığımız “Feodalizmden kapitalizme geçiş süreci”ni kiralık konaklar üzerinden “okumayı” hiç denemeyince, bir arpa boyu yol alamadık. Türkiye’de akademik akametin arkasında, kiralık konakların ahı var!
Bir aristokratın konağını günün birinde kiraya vermek zorunda kalması, bütün bir geleneksel hayat düzeninin yıkılması; yerine “gayesiz ve haysiyetsiz” (Y. Kadri) yeni bir yaşam biçiminin ferman-fermâ olmasıdır. Ekonomi parasallaştıkça, aristokratik yapı, değer ve anlayışlar yerlerini kapitalistik ilişki ve anlayışlara terk ediyor. Cümlenin ikinci kısmında değer kelimesini kasd-ı mahsusa ile tekrarlamadım; zira eskiden insanlar “Her şeyin değerini bilir, hiçbir şeyin fiyatını bilmez iken; şimdi her şeyin fiyatını bilir, hiçbir şeyin değerini bilmez” olmuşlardır. (O. Wilde)

Jane Austen’ın büyük marifeti
Ediz Hun-Filiz Akın yahut Hülya Koçyiğit-İzzet Günay filmleri 20. yüzyıl ortası İstanbul hayatını hangi basit güzellikte yansıtıyorsa, Jane Austen’ın romanları da 19. yüzyıl başları Londra (ve yakın çevresinin) toplumsal ilişkilerine aynı saflık ve sadelikle ayna tutmaktadır. Kırk iki yaşında kanserden ölen bu “evde kalmış kız”, Şehvet ve Para’dan görece uzak olmasına rağmen, belki de o yüzden, bu iki despotun birey ve toplum üzerindeki sarsıcı etkilerini öylesine basit bir incelikle resmetti ki, edebiyat ve sinemada modası hiç geçmedi. Basitlik büyük iştir!
Austen’ın büyük marifetini zannımca en iyi resmeden de Auden’dır, isimlerindeki dört ortak harf bir ruh akrabalığı yaratmış gibi. 20. asrın bu hassas şairi, Lord Byron’a yazdığı muhayyel mektupta, bakın Austen’dan nasıl söz ediyor:
Uğruna savaştığı sanat Jane Austen’ın
Cesurca ısıtıyor şimdi, haklı ikna sayesinde
Ve en şahanesidir edebî biçimlerin.
Beni şaşırttığı kadar, siz şaşırtamazdınız onu
Joyce ot kadar masum kalır onun yanında.
Rahatsız ediyor beni, görmek, enikonu
Evde kalmış bir orta sınıf İngiliz kızının
Paranın şehevî etkilerini betimlemesi,
Ve o denli içtenlik ve itidalle
Toplumun ekonomik temelini ifşâ etmesi.

Evet, içtenlik ve itidalle toplumun ekonomik temelini ifşa etmek, gerçekten de büyük iştir. Yüz yıl kadar sonra Yakup Kadri’nin Kiralık Konak’ta yapmaya çalıştığı da budur. Fakat ondan önce Jane Austen’ın İngiliz, Nathaniel Hawthorne’un da Amerikan toplumunda “konak inkırazını” nasıl romanlaştırdıklarına bakalım.
Austen’ın romanları baştan sona para hesaplarıyla doludur. İlk romanından kısa bir alıntı ile yetinip, konumuz olan İkna’ya geçelim: “Annesi Edward’a Miss Morton’la evlenmesi hâlindeki cömert planlarını açıkladı: Norfolk mülkünü onun üstüne yapacağını söyledi, vergisi çıktıktan sonra yılda rahat bin pound getirir; hatta mesele umutsuz hâl alınca, teklifi bin iki yüze çıkardı. (Eğer teklifini kabul etmeyip, düşük seviyeli bir aile kızıyla evlenmede inat ederse), kendi iki bin poundunu alıp gitmesini, bir daha yüzüne bakmayacağını, artık ona bir kuruş yardım etmeyeceğini… söyledi.” (Akıl ve Tutku)
Austen’ın ölümünden bir yıl sonra, 1818 yılında yayımlanan son romanı İkna, bildiğim ilk kiralık konak sosyolojisidir. Sosyal psikolojisi de diyebilirdim. Kellynch malikânesinin sahibi Sir Walter Elliot, serapa kibir dolu bir soyludur. Hem yakışıklı hem baronet. Yakışıklılık onun için olsa olsa baronetlikten daha değersiz olabilecek bir nimetti. “Duyduğu en derin saygı ve bağlılığın değişmez nesnesi ise, her iki nimeti de şahsında toplayan Sir Walter Elliot, yani yine kendisiydi.” Lady Elliot ise anlayışlı, cana yakın, kusursuz bir eşti. “Lady Elliot olmasına yol açan gençlik aşkı hoşgörülecek olursa, daha sonrasında anlayış gösterilmesi gereken hiçbir karar ve davranışı olmamıştı.” Tersine, kocasına karşı çok hoşgörülü olmuştu: “On yedi yıl boyunca kocasının kusurlarının ya üzerinde durmamış ya da onları yumuşatmış, gizlemiş ve onun saygınlığını ön planda tutmuştu.”

Hesaplı bir kadın olan Lady Elliot, malikânede ölçülü bir yönetim sürdürmüş; fakat onun ölümüyle bu sağduyulu tutum son bulmuş, harcamalar ailenin gelirini sürekli aşmıştı. Durum vahim bir hâl alınca, Sir Walter “bazı gereksiz harcamaları kesmek, salonu tekrar döşemekten vazgeçmek” gibi tedbirler düşünmeye başladı. Fakat rahat yaşamaya alışmış olan kızları için bunlar akıl almaz şeylerdi. “Onurlarından ödün vermeden ya da rahatlarından katlanılmaz şekilde vazgeçmeden harcamaları azaltmanın bir yolunu bulamıyorlardı.” Malikâne arazisi son derece genişti, bunun rahatlığı ile borçlanmaya başlamıştı. “Araziyi son karışına dek teminat gösterecek kadar düşmüştü ama asla satacak kadar düşmeyecekti. Hayır, adına asla böyle bir leke sürdürmeyecekti. Kellynch malikânesini, kendisine bırakıldığı gibi bölünmeden ve küçülmeden teslim etmeliydi arkadan gelenlere.”
Nazik ve temkinli bir hukukçu olan Mr. Shepherd, romanda bir nevi vekilharç rolü oynar. Elliot ailesinin konut değiştirmeden harcamalarını kısmalarının imkânsız olduğunu düşünür. “Kellynch malikânesi gibi konukseverliğiyle ün yapmış ve korunması gerekli tarihî saygınlığı olan bir evde Sir Walter hayat tarzını somut bir biçimde değiştiremezdi.” Oysa Londra yerine, sularıyla ünlü Bath gibi bir yerde, “görece daha az masrafla önemli biri” olabilirdi.
Konağın kiraya verilmesi kararlaştırılır, fakat bunun bilinmesi istenilmez! “Sir Walter evini kiralamayı tasarladığının bilinmesinin utancına katlanamazdı. Mr. Shepherd bir keresinde ilan vermek sözünü kullanmış ama bunu bir daha ağzına almaya cesaret edememişti. Sir Walter evin herhangi bir şekilde piyasaya sunulmasına şiddetle karşı çıkmış, kendisinin böyle bir niyeti olduğuna dair en ufak imayı bile yasaklamış; ancak ve ancak kendiliğinden yapılacak beklenmedik bir başvuru olursa, kendi koşullarıyla, büyük bir lütuf olarak evini kiraya vereceğini belirtmişti.” (Vurgular benim.)
Konağı kiralamaya Amiral Croft talip olur; denizcilikten iyi para kırmış müteşebbis bir asker. Sir Walter, önce müstakbel kiracının mesleğine takılır: “Bir dostumun bu mesleği edinmesine üzülürdüm.” Neden? Ne kötülüğü var denizden para kazanmanın? İki sağlam gerekçesi vardı Sir Walter’ın: “Öncelikle, soyu sopu belirsiz kişilerin hak etmedikleri bir saygınlık kazanmalarına fırsat yarattığı, onları babalarıyla dedelerinin hayal bile edemeyecekleri kadar onurlandırdığı için. İkinci olarak da insanın gençliğini ve yaşam gücünü fena hâlde tükettiği için; denizciler herkesten çabuk yaşlanıyorlar.” Mr. Shepherd, Croft’ları Sir Walter’a beğendirmek için bin dereden su getiriyordu: “Kellynch malikânesini ne kadar beğendiklerini, kiralamayı ne kadar çok istediklerini anlatıp duruyordu. Sanki Croft’ları dünyada en mutlu edecek şey, Sir Walter Elliot’ın kiracıları olmakmış gibi gösteriyordu.”

Hawthorne’un konak bakkaliyesi
19. yüzyıl Amerikan romanının Balzac’ı, Türkçeye maalesef pek az eseri çevrilen Nathaniel Hawthorne’dur. Kızıl Harf (The Scarlet Letter) en fazla bilinen romanı ise de, Yedi Çatılı Ev (The House of the Seven Gables) şöhret ve etkide ondan geri kalmaz. İkna’daki Kellynch malikânesinin yerini bu romanda Pyncheon konağı alır.
Sülalenin mebdei olan Albay Pyncheon amacına ulaşmak için hiçbir engel tanımayan çelik iradeli bir adammış. Bu görkemli konağı yaptırırken Maule adlı birinin haksızlıkla arazisini gasbetmiş, bu bakımdan “Pyncheon ailesinin büyük bir servet değil, büyük bir talihsizlik tevarüs ettikleri” söylenegelmiş. Konaktaki insanların başlarından o kadar çeşitli şeyler geçmiş ki, “Evin tahtaları bile ıslak bir kalple nemlenmiş gibi yapış yapıştı. Konağın kendisi sanki koca bir insan kalbiydi de zengin ve tasalı hatıralarla dolu, kendisine has ayrı bir hayatı vardı.”
Binanın gotik/romantik havasını bozan tek şey, ön kısımda yola bitişik bir dükkân kapısıydı. Soylu bir alında kara bir leke! “Bu kapı yüce Pyncheon Konağı’nın daha evvelki bazı sahiplerine olduğu kadar, şimdiki sahibine de hatırı sayılır bir üzüntü olmuştu.” Anlaşılan o ki, bir asır evvel Pyncheon’ların başı müthiş bir malî sıkıntıya girmiş, bu dükkânı açmak zorunda kalan adam da “muhakkak hile ile aileye karışmış sahte bir Pyncheon” imiş! Şuradan belli ki, bu yaşlı Pyncheon’un iş yapma tarzında “acınacak bir küçüklük” varmış. Şöyle mesela: Bozuk paralara bile eliyle dokunuyormuş! “Kulaktan kulağa söylendiğine göre kendi eliyle, o buruşuk eliyle, bir şilinin üstünü verir, bir kuruşu bile sahte mi değil mi anlamak için iki kere evirip çevirirdi. Hiç şüphe yok ki damarlarında bir seyyar satıcının kanını taşıyordu.”

Bu adam ölür ölmez kapı kilitlenmiş ve hikâyemizin başladığı döneme kadar bir daha hiç açılmamış. Tezgâh ve raflar olduğu gibi duruyormuş. Efsaneye göre, “her gece kepenklerin arasından ölü dükkâncının, başında beyaz bir peruk, üzerinde soluk kadife bir ceket, belinde önlük, kolunun uçları ihtimamla yukarı kıvrılmış, para çekmecesini karıştırdığını, yahut da hesap defterinin kirli sayfalarını sıkı sıkıya gözden geçirdiğini” görürlermiş. Yüzündeki ıstırap ifadesi “hesaplarını uç uca getirmek için ebediyen beyhude yere çalışmaya mahkûm edildiğini” gösteriyormuş.
Roman yaşlı Bayan Hepzibah Pyncheon’un konakta yalnız başına kalışıyla başlıyor. Yalnız ve maddi sıkıntı içinde. Çar naçar bakkal dükkânını açmaya karar verir. “Bu, kendilerine asilzade diyenlerin can çekişmesi idi. Ta çocukluğundan beri aristokratik hatıraların hayaliyle geçinmiş ve ekmeğini kazanmak için çalışan bir hanımın elinin artık temizlenmeyecek şekilde lekeleneceğine iman etmiş bir hanımefendi, altmış senedir gittikçe darlaşan bir gelirle yaşadıktan sonra, şimdi hayalindeki o yüksek mertebeden ister istemez iniyor. Ya kendi eliyle ekmeğini kazanacak ya açlıktan ölecekti.”
Söylemeyi unuttuk, konağın bir odası zaten genç bir ressama kiraya verilmiştir. Hayatın gerçekleriyle çok erken tanışmış olan sanatçı, Hepzibah’ı teşebbüsünde teşvik etmeye çalışır: “Bayan Pyncheon, bugünü hayatınızın hayırlı günlerinden biri olarak görüyorum. Bugün bir devir kapanıyor, bir yenisi başlıyor. Şimdiye kadar başka herkes türlü türlü ihtiyaçlar karşısında dünyaya meydan okuyup didinirken, siz kendi asaletinize gömülmüş, dünyadan uzakta duruyor, damarlarınızdaki kan yavaş yavaş donuyordu. Bundan sonra hiç olmazsa bir gaye için çalışmanın güzelliğini ve tabiiliğini duyacak, insanlığın müşterek mücadelesine az veya çok, kendinizin de katılmış olduğunuzu hissedeceksiniz. Başarı budur.” Bu efendi ve hanımefendi gibi unvanların, eskiden sahiplerine iyi kötü birtakım haklar bahşederken, şimdi onlara engel olduğunu artık öğrenmiş olan yaşlı Pyncheon, keder içinde başını sallar: “Bunlar yeni fikirler! Bunları hiç anlayamayacağım, anlamak da istemiyorum!”
Yedi Çatılı Ev, Amerikan toplumunun ticarileşmesini benzersiz bir ustalıkla tasvire devam eder. Biz sadece ilk alışverişi paylaşmakla yetinelim: “Küçük çocuk elindeki yüz parayı uzattı, vitrindeki çöreklerden birini istedi. Hepzibah sıska kolunu uzattı, çöreği alıp ilk müşterisine verdi. Çocuğu hafifçe kapıya doğru iterek, para istemez dedi. Yüz parayı görünce yine eski asalet damarı tutmuş, bunu alamamıştı. Hem sonra bir parçacık bayat çörek için çocuğun cep harçlığını almak bayağılık olurdu!”

Yakup Kadri’nin kiralanamayan konağı
Yakup Kadri 85 yıllık hayatına dokuz roman, üç öykü, beş anı, iki monografi, dört tiyatro, iki çeviri, iki “mensur şiir”, toplamda iki düzineden fazla eser sığdırdı. En büyük eseri hangisi, diye sorulsa oyumu ilk romanına veririm. Tıpkı Thomas Mann’ın ilk eseri Buddenbrooklar gibi, Kiralık Konak da yazarının sonradan yazdıklarını gölgede bırakır. Yanlış anlaşılmasın, ikisi de bilahare büyük eserler verdiler; fakat hiçbir şey yazmamış olsalardı da, o tek eserleri tanınmalarına yeterdi. Keza Recaizade, Araba Sevdası’ndan; Abdülhak Şinasi, Fahim Bey ve Biz’den başka hiçbir şey yazmamış olsalardı da, edebiyat tarihindeki yerleri değişmezdi.
Kiralık Konak, “Naim Efendiler bu yaz Kanlıca’ya taşınmadılar” cümlesiyle başlıyor. İkna ve Yedi Çatılı Ev’de resmedilen inkırazın Türkiye tecrübesi bu tek cümlede ifadesini bulmuştur. Taşınmasalar kıyamet mi kopar, demeyin. Kıyamet kopmuş bile: “Zamanlar artık eski zamanlar değil, iki sene içinde pek çok âdetler değişti. Kışın konaklarda, yazın yalılarda oturan aileler gittikçe azalmaktadır. Hele, Mısırlıların üşüşmelerinden sonra Boğaziçi’nde yalısı, köşkü olup da kiraya vermekten sakınanlara ya çok zengin ya çok hesapsız gözüyle bakılıyor.”
Naim Efendi, II. Abdülhamid devlet ricalinden dürüst ve muhafazakâr, “ruhu sanki bir merhalede durmuş” bir Osmanlı aristokratıdır. Ne çok zengin ne hesapsızdır. Babasından kalma servete hiçbir şey ilave etmemiş olsa da, onu korumayı bilmiştir. Kızı Sekine Hanım’ı pek de becerikli olmayan Servet Bey’le evlendirip, iç güveyisi olarak konağa almıştır. Balkan Harbi ile Çanakkale Savunması arasındaki dönemde geçen hikâyemiz başladığında, Beyoğlu’nda gününü gün eden Cemil ile konağı artık bir hapishane gibi gören Seniha, iki yetişkin torun olarak karşımızdadırlar. Kanlıca’daki yalının satılması da, Cihangir’deki konağın kiralanma ihtiyacı da, onların sürdürmek istediği yeni hayat tarzından doğmaktadır. Biçare Naim Efendi, son yirmi yılda, “Her gün bir eski itiyada veda etmekten ve her gün yeni bir mecburiyete katlanmaktan başka bir şey yapmıyor.”
Cemil’in başıboş hayatı, Seniha’nın Avrupai yaşam rüyası Naim Efendi Konağı’nda göze çarpacak değişiklikleri bir bir doğurmaya başlar: “Bu sene yalıyı kiraya verişleri bunlardan biriydi; atlardan birinin ölümü üzerine diğer atı da satıp, hususi araba kullanmaktan vazgeçişleri ve arabacı ile seyisleri savışları bunlardan ikincisiydi. Altı aydan beri (mürebbiye) Madam Kronski’nin maaşını veremeyişleri ve Beyoğlu’nda bazı terzi ve tuhafiyeci hesaplarını ödeyemeyişleri bunlardan üçüncüsü ve belki de en ağırıydı.”

Romanımız gerek uluslaşma gerek Avrupalılaşma meseleleri bakımından da bence çok büyük bir önem taşıyor. Servet Bey’in “daima muhayyel bir Avrupa seyahati için hazırlanmış bir bavulu” varken; doğup büyüdüğü konağı bir hapishane gibi gören Seniha, elmaslarını satıp Avrupa’ya kaçar. Fakat biz başlıktaki konak ve kira kelimelerine sadakatle, meselenin sadece o yönüne bakacağız. Bazı harp zengini tüccarla düşüp kalkmaya başlayan Servet Bey, konaktan ayrılıp Şişli’de modern bir apartman dairesine taşınır. Koca konakta yalnız başına kalan Naim Efendi “âdeta kendi ölümüne ağlayan, kendi yasını tutan bir adam” gibiydi.
Kız kardeşi Selma Hanım, Naim Efendi’ye acıyıp kendi yanına almak ve konağı da kiraya vermek için onu sıkıştırmaya başlar. Naim Efendi boyuna, “Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim? Ben buradan çıktığım gün ölürüm. Kabil değil, dayanamam ölürüm” diye sızlansa da, konağın kiraya verilmesi kararlaştırılır. Hayatı boyunca dürüstlükten bir milim sapmayan Naim Efendi, bakın konağın hizmetlisine nasıl talimat veriyor: “Hasan, evladım Hasan! Bugünden itibaren bu konak kiralıktır; fakat senden rica ederim, kapıya müşteri geldikçe bir bahane ile savıver! Naim Efendi’nin, müddet-i hayatında bu, ilk yaptığı hileydi.”
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, aristokrasiden burjuvaziye, Naim Efendi’den Seniha’ya, konaktan apartmana geçişin hem zorunlu hem iğrenç bir süreç olduğunu yazar yüzyıl önce (1921) kavramış gözüküyor. Bence hâlâ o mecburiyet ve istikrahın pençesinde yaşıyoruz. Kiralık Konak’a nispet edebileceğimiz romanlarımız vardır inşallah!