Kemal Sayar: Tereddüt

Seyir hâlindeyim, bu bir lütuf gibi. İnsanlara dâhil olamıyorum. Her şey kendi içimde, insanların telaşına dâhil olamıyorum. Allah ile farklı bir muhabbetim var. Hani ruh hisseder ya her şeyi, o travmadan sonra bambaşka bir insan oldum. İnsan kendisine gafil ama Allah bir tünel içerisinde beni korudu. Hırslarım vardı ve bu süreçte bunlardan sıyrıldım. Bu dünyanın kurallarını, oyunlarını bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum. O’nun rızasıyla bir hayat istiyorum, yaşamayı istedim mi bilmiyorum, sevmek istiyorum, bir teselli arıyorum. Affedebilir miyim kalbimi kıran kişiyi? Affetmemek, “Ben Allah’tan daha iyi bilirim” demektir. Allah sana zulmetmiyor, eksik olan bir şeyi tamamlamanı istiyor. “Bu imtihanları sana kendini düzeltmen için veriyorum” diyor.
Tarazlanmış sesi, gönlü kırıkların lisanını konuşmak istiyor ama kelimeler boğazında düğümleniyor. Gönlü kırıklar böyledir, uzun sessizliklerle konuşur. Hatta konuşmaz da onları sessizliğinden tanımanızı ister. Ses veren sessizlik. Bir yün yumağına dolanmış gibi, sözler dudaklarında kımıldadığında onu bitap düşürüyor. Sadece mazinin yaralarından ibaret bir hayat, yaklaşmak isteyen istikbali hayaletleriyle korkutuyor. Karşımda bir şiir olup çağlayan bu genç kadını şaşkınlıkla dinliyorum. Kimileri dertlerinden bir şiir damıtır ve dünyaya bu şiirle meydan okur. Ama aşk duvarına toslayıp da sersemleyen ötekilerden onu ayıran bir şey var. O bu sersemletici uykudan yeni ve başka bir sabaha uyanmak istiyor. Gönlü kırıklarla beraber olan Rabbine bir cilve, bir naz var onun edasında. Hani biraz cesaret etse, “kovanım yağma olsun” diyecek ama ya içinde o kovana dair bir özlem kalırsa. Ya her şey darmadağın olduğunda, onun ruhunu sükûnet limanına vardıracak yeni bir nizam zuhur etmezse? Kovandan vazgeçmek zor. Sevilme arzusundan, hayatın bu diriltici nefesinden feragat etmek zor. Bir yakarış, Tur Dağı’ndaki Musa gibi, “Rabbim bana kendini göster!” Göster ki bütün bu ıstırabın bir karşılığı olduğunu bileyim. Beni kimse sevmese bile, Senin tarafından sevildiğimi bilmenin tesellisini ver.

Sevmek, yüreği hiç bilmediği yerlere götürür. “Aşk, tanımadığımız birine sahip olmadığımız bir şeyi vermektir.” Ebediyetin ruha değdiği, zamanın akmadığı o geniş ana taşır kişiyi. Aşk kendinden gitmektir, bazen kendine gitmektir, bazen yolda kaybolmak. “Gitmek daima aşina olanın bir parçasını; yabancı olan, aşina olmayan ve önceden kesinlikle bilmediğimiz bir parça için, bir yer için, yaşamın bir parçası için terk etmektir. Gitmek söz konusu olduğu zaman bizi bekleyenin ne olduğunu asla bilemeyiz” der Jean-Luc Nancy. Sevdiğimize göç ederiz. Sevdiğimizin yüzünde kendi hikâyemizi yeni baştan yazmak isteriz. Sevilen insan hayatını kaderin salvolarına karşı direngen bir ruh, kendi yatağını deşen muzaffer bir nehir gibi yeniden yazar. Madem bir âdemoğlu onu sevilmeye değer bulmuştur bu karanlık dünyada, boşuna yaşanmış bir ömür olmayacaktır hayatı. Başı sıkıştığında, boğulacak gibi olduğunda onu kurtaracak bir can simidi, tökezlediğinde yaslanacağı bir koltuk değneği vardır artık. Sonra birden kendimizi seyrettiğimiz o ayna kırılır. Aynanın ardındaki sır dökülür. Ardını gösteren bir cam, sevgilinin bütün kusurlarını serer ortaya. İşte en zoru burası. Yaşadıklarımın bir serap, kocaman bir yanılsama olduğu gerçeğiyle nasıl baş edeceğim? Bu bensem, o sırılsıklam âşık kadın da kimdi? O buysa, bir deniz feneri gibi bana kalbimin yolunu bulduran o adam kimdi? Şimdi payımıza ıstırap düşüyorsa, bizi kanatlandıran o sevinç nereye buharlaştı? Aşkın fısıltıları hangi bilinmez âlemde izini kaybettirdi?

İki uçurumu birleştiren bir asma köprüde yürüyor, ayak bastığı bu yardan öteki yakaya geçtiğinde bir dönüşü olmayacak sanki. Her ürkek adımda göz ucuyla geride bıraktığı yeri süzüyor. Ya o, ya O. Takat yetirebilir miyiz diğer kıyıya? Bu yardan o Yar’a geçmenin yalnızlığını üstlenebilir miyiz? Sırtımızda bir aşk ölüsünü sürüklerken yürümek pek zor. “Döküp varlığı gitmek” gerek ama o sadece şiirlerde mi oluyordu? İnsan Tanrı’yı özler ama dünya ağrısı da bir türlü dinmez.

Konuşuyoruz, kelimelerin uçan halısında şairlerin ülkelerine uğruyor, kelam-ı kadimden yaşadıklarına şerh düşüyoruz. İlk geldiğinde olduğu kadar şüpheci değil artık, bana diyesiydi ki elemim bir doktorun kârı değil. Benim elemimi siz yüklenemezsiniz doktor demeye getirdiydi. İnsan ve Tanrı arasında bocalamak her babayiğidin harcı değil. Kökten bir yalnızlıktır belki hayat ama bu yalnızlığı bile isteye seçmek, şu genç yaşta, dünya libasından soyunmak pek zor mesai. “Tanrı’nın sessiz çölü”ne düşmüş olan âşığın hiçbir şeyi yoktur ama her şeyi vardır.
Posta kutuma bir mesaj düşüyor ikinci görüşmeden sonra: “Razı olmak istiyorum” demiştim Rabbime, “hiçbir şeyde aşırı olmamam gerek” demiştim. Olanda hayır vardır, deyip yürüyorum. Bu belki güzel ve normal ama benim rabıtamda sorun çıkartıyor. Hayata karşı hevesimde, tevekkülümde, teslimiyetimde, muhabbetimde ki bunlar benim için çok önemli… Ruhun sıkıntısı hep nefsinden midir? Buna cevabım evet. Çünkü “Bir kez Allah dese aşk ile lisan, dökülür cümle günah misl-i hazan.” Yani bizde aşk yok efendim, nereye sarılsam avunamıyorum. Lakin lütfettikleriyle mutluyum; küçücük şeylere, bazen bir gökyüzüne, bazen bir yağmur damlasına, camideki çinilere, minareye, çocuklara, renkten renge bürünmüş yapraklara hayranım, gönlüme bahar doluyor. Ama işte bazen yetmiyor. Bunun adı ne? Şükürsüzlük mü, tamahkârlık mı, sahip olmadığına arzu mu? Bu yetmediği zamanda da içimdeki kötüleyen nefs hemen dalgalanmaya başlıyor. Önce geçmiş yaramı kaşıyor, hâlbuki unuttum diyorum, “yaram iyileşiyor, her şeyle, hayatla barış imzaladım” diyorum, “hiç olmadığım kadar olgun ve huzurlu hissediyorum” diyorum… Sonra imtihan hemen başlıyor. Yine yalnızlığımı ve hüznümü yüzüme vuruyor, “insanlar yine gününü gün ediyor ama sen acı çekmeye devam ediyorsun, sınanmaya devam ediyorsun” diyor. Kalkıp silkelenip yeniden umutlanacakken hayata karşı, o, filizlerin üstüne basıyor geçmişi hatırlatarak ve geleceği de karanlık sandırarak…

Bu cümleler bana ait değil, o genç hanımın. Bu metinde onun izniyle yer alıyorlar. Hani şair diyor ya, “bende sığar yedi cihan ben bu cihana sığmazam”. Bana günler, aylar ve yıllar boyu nasıl olup da insanların dertlerini dinlediğimi soruyorlar. Çünkü her insan öyküsünde gizli olan bir şiirin izini sürüyorum. Çünkü her insan, kendini hikâye etme imkânı bulduğunda sizi şaşırtabilir. Ulu dağlarda açan mevsimlik bir çiçek gibi, dikkat etmeyi başardığınızda size renklerini gösterebilir. Ona bakarken kendinizi de görürsünüz. Bana anlatılan bu hikâye benim hangi yaramı kanatıyor? Beni bilinç dışımda hangi yolculuklara çıkarıyor? Kâinatın özünü içinde taşıyan insan, bir âlem-i sagir olarak hayretinizi yenileyebilir, kendini onarırken sizi de onarabilir. Yeter ki birbirimize misafir olabilelim. Dünyada bir misafir olduğumuz gibi, bir sohbeti, bir şiiri, bir ülküyü, bir anı paylaştığımız insanları da misafir ederiz. Kimi uzun oturur, kimi kısa. Kimi içimizde varlığını sürdürür, kimi kısa misafirliğinden bize bir renk, bir koku bırakarak sırra kadem basar.

Affetmek istiyor ama zor, unutmak istiyor bu daha da zor. Çile hırkasını istiyor ama atlas kumaşlar gözünü kamaştırıyor. Onun hikâyesi hepimizde yankılanıyor. “Bir teselli ver!” diye niyaz ediyoruz ama teselliyi sadece O’nda bulabileceğimize ihtimal vermiyoruz. Ay batmadan güneş doğmuyor. Gönül yarası, sonsuzluktan bir damla tatmadan şifa bulmuyor.
“Bilmezdim sevgi de sular gibi gizlenirmiş zamanın yapraklarına” diyor şair. Sevmek ve sevilmek bir nasip meselesi. Yola çıkmadan yolun bizi nereye götürebileceğini kestiremeyiz. Sonuçta, “ya aşk ölüyor ya da âşıklar”. Seçim yapmak zorunda kaldığımızda donup kalıyoruz bu yüzden. Hayatlarımız tereddütlerle örülü: Bulduğumuz yer, bıraktığımız yerden daha asude olacak mı? “Kovanım yağma olsun” demeden, “ballar balını buldum” da diyemiyoruz. Bu hepimizin hikâyesi: Macera istiyor ama güvenli alanımızdan uzaklaşamıyoruz, öteleri arzuluyor ama yola çıkamıyoruz, kesinlik istiyor ama tereddütle yaralanıyoruz.

Günler günleri kovaladı. Posta kutuma birkaç mesaj daha düştü. Aylar sonra yeniden görüştük, ilaç ve zaman işe yaramış, ruh âlemini buza kesen o uzun ve karanlık kış, yerini bahar cıvıltılarına bırakmıştı. O uzun yorgunluktan geriye, her birimizin içinde nöbet bekleyen o derin tereddüt kalmıştı sadece. Araftakilerin içinde bekleyen ve geçmeyen bir ağrı gibi, şakakları yoklayan o soru. Kalmak mı zordu, gitmek mi?