Din ve büyüden paranın büyüsüne-Mustafa Özel

George Eliot, Alphonse Daudet ve Mark Twain, 19. yüzyılın toplumsal dönüşümünü yaşayan ve yazan üç ehl-i vukuf (bilir kişi). Adları toplumbilim kitaplarında geçmez ama. Öyle ya, “Büyük Dönüşüm”ün hikâyesini Marx, Weber veya Polanyi gibi üstatlardan dinlemek varken, fantastik öyküler karalayan bu tuhaf kurguculara mı kulak verseydik? Marifetleri ne ki? Uydur, uydur, yaz!
Büyük Dönüşüm’ün özü, zaman, mekân ve inancın ölümüdür. Haydi biraz yumuşatalım: Avrupa’da “bilinen, hissedilen hâliyle” zaman, mekân ve inancın transformasyonu. Makineleşme, sadece çalışma hayatını dönüştürmekle, zamanı sıkıştırıp mesafeleri büzmekle kalmadı; zihinleri de dönüştürdü. Eski mit ve tanrıların yerini, ilah etiketi taşımayan fakat aynı işlevi gören sayısız “put” aldı. İnsanların yaşam ve geçim şekilleri kadar, his dünyaları da başkalaştı…

Raveloe köyünün büyücüsü
Kadın yazarların okuyucu tarafından ciddiye alınmayacağı korkusuyla mı, yoksa bu kadar derin tarihî, sosyolojik ve felsefi kavrayışın bir kadına yakışmayacağı endişesiyle mi, romanlarına erkek imzası atan güzel İngiliz hanım “George” Eliot, 1861 yılında Silas Marner’ı yazdı. Max Weber’in 44 yıl sonra kapitalizmi “dünyayı büyüden arındıran bir sosyo-ekonomik sistem” olarak tanımlayabilmesi için, bu tür romanların yazılması ön şarttı. Toplumbilim boşlukta gelişmez.
Eliot’ın kurguladığı dönem yaklaşık yarım yüzyıl öncesi, yani 19. yy başlarıydı. “Sırtlarında gizemli yükleriyle” kasabalardan köylere giden birtakım “solgun benizli adamların” taşıdıkları çuvalların içinde keten ipliği yahut bu iplikten dokunmuş patiska kumaş vardı. Yaptıkları iş köylüler için hem vazgeçilmez hem de tuhaftı: “Bu dokuma zanaatının iblisin yardımı olmaksızın sürdürülebileceğinden” pek emin değillerdi. Yanlış duymadınız, çok değil iki asır öncesinin İngiliz köylüleri, “herhangi türden bir hız ve ustalık gerektiren işlere öylesine yabancıydılar ki, bunları gözbağcılıkla bir tutuyorlardı.”

Silas Marner da bu gözbağcı zanaatkârlardan biriydi. Raveloe’ya gelmeden önce, kasabada yaşayan “aklı başında ve dürüst” bir adamdı. Bir kardeş gibi bağlandığı arkadaşı William Dane ve nişanlısı “hizmetçi kız Sarah” dışında, gözü sadece yaptığı işi görüyordu. Toptancı bir tüccar hesabına düşük bir kazançla çalışıyor, haftalığının büyük bir kısmını ise “din ve hayır işlerine” harcıyordu. Derken hayatının en büyük kazığını yedi: Biricik dostu William, papazın parasını aşırıp, ustaca bir kumpasla suçu Silas’a yükledi. Kilise’den dışlandı Silas ve Sarah da nişanı bozarak, William Dane ile evlendi. Kahramanımız “Tanrı’ya ve insanlara duyduğu inanç sarsılmış olarak”, büyük bir elem içinde kasabadan çıkıp gitti. Eleminin derinliğini yazar ancak şöyle yansıtabiliyor: “Eğer insanların günahlarını yazdığı gibi kederlerini de yazan bir melek varsa, hiçbir insanın hak etmediği… bu gibi elemlerin ne kadar çok ve derin olduğunu da bilir.”

Silas Marner’in Raveloe köyündeki birinci marifeti gözbağcılık (yani dokumacılık) ise, ikinci marifeti kazandığı altın liracıkları üst üste yığmaktı. İnsan’dan ve Tanrı’dan koptuğu için, buradaki kazancından hiç kimseye pay ayırmak zorunda değildi. Bu ikisinin yokluğundan doğan boşluğu Para ile dolduracaktı. Altın liraları “avucunda hissetmek ve hepsi kendisine ait olan bu paraların parlak yüzlerini seyretmek hoş bir duyguydu… Her kuruşu bir amaca yönelttiği yıllarda parayı pek az sevmiş gibiydi; çünkü o zamanlar amacın kendisini severdi. Amacın yitip gittiği şu anda para kazanmaya çalışma ve onu yerine getirilmiş bir çaba gözüyle görme alışkanlığı, arzu tohumları için yeterince bereketli bir toprak oluşturmuştu.”

Silas insanlara güvenmiyordu, köylüler de yabancılara. Dolayısıyla pek az görüşüyor, asla kaynaşmıyorlardı. Günleri duvara çizgiler çekerek sayıyor ve bu iş zamanla asıl amacın yerini alıyordu. Eliot’a göre bu insanlarda hayal gücü, istifçiliğin ötesinde bir amaca yönelmediği zaman, para biriktirme aşkı giderek kişiyi pençesine alan bir tutkuya dönüşür. “Yığına eklenen her bir altın hem bir doyum sağlıyor hem de yeni bir arzuyu doğuruyordu… Paranın da, tıpkı tezgâhı gibi, vicdanı hâline geldiğini düşünmeye başlamıştı.” Para, en yakın dostu olmuştu. Altın liraları “gözünde biçim ve renkleriyle sanki susuzluğunu giderene dek elinde tutuyor, sayıyordu… Onları yığınlar hâlinde yayıyor ve ellerini içlerine daldırıyordu. Sonra sayıyor, düzgün sütunlar hâlinde diziyor, yuvarlak çeperlerini başparmağıyla parmakları arasına alıp okşuyordu.” Bitmemiş işlerinden kazanacağı paraları da düşünüyor, onları “henüz doğmamış çocukları” yerine koyuyordu.

DeğirmenimdenMektuplar

Eliot’tan sekiz yıl sonra, Alphonse Daudet “Cornille Usta’nın Sırrı”nı da içeren Değirmenimden Mektuplar’ı yayınladı. Bu yedi sayfalık kısa öykü, Fransa’da kapitalist sanayileşme tarihinin özetidir. Fransa’da ve her yerde.
Taşrada, değirmenciliğin insanlar için önemli bir geçim kaynağı olduğu bir bölgedeyiz. Yel değirmenleri hem bir ekmek kapısı hem de bölgenin neşe kaynağıdırlar. Ne zaman ki birkaç Parisli para babası Tarascon yolu üzerine “buharla çalışan bir un fabrikası” kurar, bölgenin de talihi tersine döner. Daha ucuz ve hızlı olduğundan, köylüler buğdaylarını fabrikaya götürmeye alıştıkça, değirmenler sinek avlamaya başlar. Bir süre direnmeye çalışsalar da, buharın gücü karşısında sanki buharlaşır, birbiri ardınca kapanırlar. Sonunda belediye birer viraneye dönen değirmenleri yıktırıp, yerlerine asma ve zeytin ağaçları diker. Ayakta kalan, bir tek Cornille ustanın değirmenidir.
Cornille usta, sanayi çağının Don Kişot’uydu. “Altmış yıldır una bulanmış bir halde yaşayan, kendini işine adamış yaşlı bir değirmenci.” Un fabrikalarının kurulmasıyla çılgına dönmüş, fabrikaların tüm bölgeyi zehirleyeceğini haykırıp duruyor: “Fabrikalara gitmeyin, bu eşkıyalar ekmek yapmak için şeytan icadı buharı kullanıyorlar. Oysa ben değirmenimin kanatlarını yalnızca Tanrı’nın soluğu olan Karayel ve Yıldız yeliyle döndürürüm.”

Cornille ustanın fabrikalarla savaşı, Don Kişot’un yel değirmenleriyle savaşından farksızdı; her tarafı yara bere içinde kalıyordu. Üstelik, bir Sanço Pança’sı da yoktu. Sırrı fâş olmasın diye, biricik ve kimsesiz torunu Vivette’i bile yanından uzaklaştırmıştı. Sırrı şuydu ustamızın: Artık tek çuval buğday gelmeyen değirmenin onurunu kurtarmak için, değirmeninin kanatlarını sanki çalışıyormuş gibi döndürüyor ve akşamları sokaklarda şişkin un çuvallarıyla yüklü eşeğini sürerek, iş varmış görüntüsü veriyordu. Kimden iş aldığını soranlara da, “Şiişşt, kimse duymasın, ihraç edilecek buğdayları öğütüyorum!” diyordu.

Durumu nihayet fark edip de ustanın hâline acıyan köylüler, evdeki kalan buğdaylarını toplayıp değirmene yollanırlar. Sırrının açığa çıktığını anlayan yaşlı adam hıçkırıklara boğulur. “Zavallı ben! diyordu, artık tek çarem ölmek. Değirmenimin onuru lekelendi.” Köylülerin getirdiği buğdayı görünce yeniden doğmuş gibiydi ama. “Ah! Bana döneceğinizden emindim. O fabrikatörlerin hepsi hırsız.”
Köylüler, zaferini kutlamak için onu köye götürmeye çalışırken, o anacığını, aylardır aç yatan değirmenini düşünmektedir: “Hayır, çocuklarım. Önce gidip değirmenimin karnını doyurmam gerek. Anlarsınız! Uzun zamandır boğazından tek bir lokma bile geçmedi.” Ustamız bir süre sonra ölür ve değirmenin kanatları bu sefer sonsuza dek durur. Yazar, kaderin derin çizgilerini yansıtan bir bildiriyle bağlar öyküyü: “Ne bekliyordunuz ki, beyefendi? Bu dünyada her şeyin bir sonu vardır ve tıpkı Rhone nehrindeki kayıklar, yüksek yargı organları ve iri çiçek desenli ceketler gibi, yel değirmenlerinin de zamanının geçtiğini kabullenmek gerekir.”

Kralın sarayındaki Yankee
Cornill usta, yaşlı Don Kişot idiyse; Tom Sawyer, çocuk Don Kişot. Onunla “yontulmamış yoldaşı” Huckleberry Finn’in serüvenlerini başka bir yazıya havale edip, şimdilik Connecticutlı Yankee Hank Morgan’ın marifetlerine bakalım. Mark Twain, kahramanını 19. yüzyıl Amerika’sından 6. yüzyıl İngiltere’sine ışınladığı bu tersine bilim-kurguda, korumacılık/serbest ticaret, nominal ücret/reel ücret gibi tartışma konularında bile değme iktisatçılara taş çıkartacak bir başarı sergiliyor. Kral Arthur’un Sarayında Connecticutlı Bir Yankee’nin 33. bölümüyse pür akademik bir başlık taşıyor: “Altıncı Yüzyıl Ekonomi Politiği.”

Kahramanını 1889 yılından 13. yüzyıl öncesine gönderen Twain, elbette o çağın insanlarına medeniyet ve teknoloji öğretecektir. Din ve büyüye karşı, aklın ve bilimin üstünlüğünü kanıtlamaya çalışacak; mistik tevekkül yerine, akılcı ve hesapçı bir iktisat zihniyeti yerleştirme gayreti içinde olacaktır. Despotik monarşi ve kısır aristokrasi yerineyse, “zavallı İngilizleri” cumhuriyetin nimetlerinden yararlandırmaya çabalayacaktır.
Don Kişot, yeryüzüne adaleti ve aşkı yayma arayışındaki bir gezgin şövalye idi. Twain’in kahramanı şövalyeliğin itibarını ayaklar altına alma peşindedir. Basit ama kesin hesabına göre, çalımlı şövalyelerin söylediklerinin % 97’si palavradır. Onları itibarsızlaştırmada en etkili yol olarak reklamı kullanır. Zırhlarının üstüne şöylesine tanıtım sloganları kazıtır: “Persimmon Sabunları. Her gözde hanım bunu kullanır!”

İngiliz ulusunun “medenileşmesi ve canlanması” için düşünülen fikirlerden biriydi reklam. Kralın gövdesine bile bu tür tabelalardan takmayı düşünüyordu! “Misyonerlerim ne zaman gezgin bir şövalyeye rastlasa ve tepelese, hayatının geri kalan döneminde sabunu ve uygarlığı yayacağına dair yemin ettirecekti. Böylece saha çalışması yapanların sayısı artmış ve reform düzenli şekilde yayılmaya başlamıştı. Sabun fabrikam şimdiden (üretimde) zorlanıyordu. Başlangıçta sadece iki işçim vardı ama Camelot’tan ayrılırken bu sayı 15’e çıkmıştı ve imalathane gece gündüz çalışıyordu.” Çıktığı seferde şehit olup da azizler arasına karışma şerefine nail olamayan bir şövalyeyi şöyle teselli ediyordu: “Matem tutmayı bırak, aziz şövalye. Tabelana Seçilmiş Azizlerin Müptelası Olduğu Sabun! yazacağız. Nasıl geliyor kulağa? Hakikaten harika bir fikir! Eh, yerinde kullanılmış tek cümlelik reklamın tıkanıklıkları açmakta birebir olduğu gerçeğini kabullenmek gerek.”

Medeniyet temizlik demekti ve kahramanımız sabun yanında diş macunu ve diş fırçası gibi tüketim malzemelerinin reklamını da soylulara yüklemişti. Şövalyelerden birinin tabelasında şöyle yazıyordu: “Peterson’un Hastalıklardan Koruyan Diş Fırçasını Kullanın. Şimdi Çok Revaçta.” Kocaman kalkanına ise savaş eldiveninin içinden çıkan bir diş fırçası resmedilmişti, altında şu sloganla: “Sallagitsin’i Deneyin!” (Sallagitsin, kahramanımızın yeni çıkardığı ağız gargarasıydı.) Sir Ossaise’yi ise soba cilalama işine hazırlıyordu. Ortalıkta henüz soba diye bir şey yoktu, fakat girişimcimiz elbette bugüne değil geleceğe odaklıydı: “Seçilen kişinin tek yapması gereken, kamuoyunu büyük değişime yavaş yavaş hazırlamak ve soba piyasaya çıktığında tercihin düzen ve temizlikten yana yapılmasını sağlamaktı.”

19. yüzyıldan 6. yüzyıla fırlatılmış olan Connecticutlı Yankee sürekli yenilik (inovasyon) peşindedir. İbadetler dâhil, her şeyi metalaştırmaya, pazarlanabilir bir mal kılmaya dönük bir mantığı vardır. Satılamayan şey, beş para etmez. Ziyaret ettikleri bir münzeviler dergâhında, Mevlevî semazenlere benzetebileceğimiz ünlü bir keşişin hareketlerinden bile nasıl kâr elde edebileceğini hesaplar: “Adam yüksek bir platformda, hızla ve hiç durmaksızın, başı ayaklarına değecek kadar eğilip doğruluyordu. İbadet şekli buydu. Saat tutarak izledim onu ve 24 dakika 46 saniyede 1244 devir yaptı.” Acaba bir semazen aynı sürede kaç devir yapabilir? Bir şeb-i arus töreninde bile, bu törenler günümüzde ne denli metalaşmış olursa olsun, seyircilerden hiçbirinin aklından devirleri saymak geçmez sanırım. İşte 19. yy sonu Yankeelerinden farkımız: Kahramanımızın yufka yüreği, böyle bir enerjinin heba olmasını kaldırmaz. Mekanikteki en üretken hareketlerden birini yapan bu münzeviyi “esnek kordonlar vasıtasıyla dikiş makinesi çalıştırmayı sağlayacak bir sisteme bağlamayı” tasarlar.

“Aklıma gelen düzeneği daha sonra uygulamaya koydum ve adamdan beş yıl boyunca gayet iyi verim aldım. Bu süre zarfında 18.000 adet birinci sınıf sıkı dokumalı keten gömlek imal etti ki, kaba hesapla günde on parçaya denk geliyordu.” Münzevi, pazar tatili de yapmadığından verimliliği yüksekti. “Enerjiyi ziyan etmenin anlamı yoktu. Gömlekler bana sadece cüzi bir ham madde parasına mal oluyordu.” Buraya kadarı işin üretim ayağı; asıl numaraysa pazarlama ve satıştaydı. İnanç temelli reklam sayesinde, gömlekler akıl almaz fiyatlara satılabiliyordu: “Hacılar bu mamulü tanesi 1,5 dolara denk gelen bir para ödeyerek kapışıyordu. Arthur’un ülkesinde o rakama elli inek ya da safkan bir yarış atı alınabilirdi.”

Aman Allahım! Elli inek pahasına bir gömlek! Kafayı mı yemiş bu İngilizler, demeyin. Reklam (hâşâ) her şeye kadir! Kampanyada, gömleklerin günaha karşı mükemmel koruyucu olduğu belirtiliyordu. Şövalyeler damga ve şablon baskı kullanımını o kadar ilerletmişti ki, İngiltere’de üstüne şu laf boyanmamış tek bir yer, tek bir kaya ya da boş duvar kalmamıştı: “Asiller arasında revaçta olan hakiki Aziz Stylite giyin. Patentlidir.”
Yirmi yıl önce, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü ders kitabı olarak okutacak iktisat hocasının eli öpülmeli, diye yazmıştım. Sosyoloji dersindeyse Eliot, Daudet ve Twain okutacak toplumbilimcinin bu gidişle ayağının öpülmesini önereceğim!..