Prof. Dr. Çiçek Derman

Prof. Dr. Çiçek Derman Ankara’da doğdu (1945). İstanbul Kız lisesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun oldu. M.Ü Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyeliği, dekanlık, bölüm başkanlığı yaptı. Alanında yüzü aşkın makale yazdı, kitaplar kaleme aldı: “Türk Tezyini Sanatlarında Motifler”, “Kadıasker Mustafa İzzet Efendi Hilyesi”, “Rikkat Kunt Hoca Hanım”.

Evi yuva yapan nedir?

Evi yuva yapan, içinde yaşayan ailedir. Ev, aile fertlerinin gün bitiminde koşa koşa geldiği, orada huzur ve sevgi bulduğu, sıkıntılarını paylaştığı sıcak bir yuva olmalıdır. Bunu temîn etmek de en çok anneye düşer. Bence; “En güzel ev, içinde mesud bir aile barındıran evdir”. Zarflara takılıp mazrûfu unutur olduk. Maddî ihtiyaçların karşılanması, maalesef hiçbir zaman mânevî hazları beraberinde getirmiyor. Uzun ve huzurlu bir evlilik fedakârlık ister, sabır ve tahammül ister. Güzel şeyler ancak ter dökerek, emek sarf ederek kazanılabilir. Beraber yaşlanmak, acısıyla tatlısıyla bir hayatı birlikte yaşamak zor, ama o nisbette değerlidir. Ailede kadının yeri çok önemlidir. “Erkeğini vezir eden de, rezil eden de kadındır.” “Evini yuva yapan da, yuvasını yıkan da yine kadındır”.

Evin sıcak yüzü nerede başlar?

Evimin bahçe kapısında başlar. Ayrılığım kısa da olsa eve dönüşlerimde bahçe kapısını açıp içeri girdiğim zaman özlediğim o sıcaklığı hissederim. Evimde huzur bulan ve misafir ağırlamaktan zevk alan biriyim. Bu misafirim bazen torunlarım olur, bazen öğrencilerim olur, hele danışmanlık yaptığım talebelerimle bir sanat eseri üzerinde çalışarak inceleme yapmanın keyfi, bilmem başka ne ile ölçülebilir? Sanatla iç içe yaşamak, etrafımdakilere faydalı olduğumu hissetmek benim en mesud olduğum anlardır. Torunlarımla da oyun oynamayı, onlara küçük hikâyeler anlatarak sıkmadan nasihat etmeyi, hatalı davranışlarını gördüğüm zaman, yine bir masal yardımıyla düzeltmeyi pek severim. Çünkü onlar bize Hakk’ın emanetidir ve bedenleri kadar ruhlarını da beslememiz gerekir.

Hangi zamanlarda “şimdi evde olmak vardı” dersiniz?

Seyahatlerimin sonuna yaklaştığımda evimi özler ve şimdi evimde olmak vardı, derim. Evimde vakit geçirmekten, evde olmaktan zevk alan biriyim. Dışarı çıkmak mecburiyetinde olmadığım zamanlar, çok sevinir ve evimde kendimi meşgul edecek pek çok şey bulurum.

Ev kokusu deyince aklınıza ne gelir?

İlk olarak aklıma temizlik kokusu geldi. Şükürler olsun, evimizde sigara içilmez. Ev içinde hayvan beslemeyi de sevmem. Çiçeklerimin güzel kokuları bize yeter.

Evin en çok sevdiğiniz eşyası hangisi?

Evimizin duvarlarını süsleyen hat ve resim levhalarımız, ailemizin müşterek kıymetlileridir. Bir tarihte boyanacağı için bütün levhaları duvarlardan indirmiştim. Oğullarımla birlikte ev bize sanki boşaltılmış gibi gelmişti. O günlerde boş duvarların bizi nasıl rahatsız ettiğini hatırlarım.

İnsanların parmak izleri var, evlerin parmak izi var mıdır, her evi farklı kılan?

Muhakkak vardır, bir eve girdiğiniz zaman burada yaşayan insanlar hakkında pek çok bilgiye sahip olabilirsiniz. Zevkli mi, düzenli mi, huzurlu mu, temiz mi, kültürlü mü, hatta mesud mu…Ev bize bunları söyler.

Şimdiye kadar evinizde yapmak isteyip de yapamadığınız nedir?

Bu soruyu çok düşündüm, istediğim şeyleri imkânların elverdiğince yaptığımı zannediyorum. Mesela sanat kitaplarıyla dolu bir kütüphanem olsun, zaman zaman onlarla vaktimi kıymetlendireyim, diye gençliğimde hep hayal ederdim. Hamdolsun, bu arzuma nâil oldum.

Ev ile ilgili atasözü deyim ya da aile büyüklerinize ait bir söz var zihninizde?

Benim üzerimde tesiri büyük olan Saraybosnalı anneannemin bir nasihat olarak sık sık tekrarladığı şu sözleri hiç unutamam: “Ne varlığını ilân et, ne yokluğunu belli et”. “Evin mahremiyeti çok önemlidir, buna her zaman dikkat et. Her hadiseyi herkese anlatma, sen unutursun, o unutmaz”. Bence aile mukaddestir, aile mahremiyeti önemlidir. Pek çok hadise aile içinde kalmalı ve aile içinde halledilmelidir. 50 yıllık huzurlu yaşanan evlilik hayatımda bu sözlerin ne kadar doğru olduğuna bir kere daha inandım.

Eli her daim evin üzerinde olanlardan mısınız, yoksa hiçbir şeye el sürmeyenlerden mi?

Elim her dâim evimin üzerinde olanlardanım. Ancak beni zorlayan ağır temizlik işlerinde yardımcı alırım. Çamaşır yıkamak, ütüleyip lavanta torbaları arasında dolaba yerleştirmek, vitrin ve elbiselerimi tanzim etmek, duvarlardaki birçok levhanın okşar gibi tozunu almak, kütüphanemi yerleştirmek, kitaplarımın tozunu silmek, yemek hazırlamak, değişik reçeller yapmak vb. işleri, -bir müddet için de olsa- sahip olduğum ve yapabildiğim için şükrederek yerine getiririm. Bahçemiz ile bahçıvanımız meşgul olur, ama ev içi çiçeklerimin bakımı da benim işlerim arasındadır, onlarla konuşur, tomurcuk verenlere, çiçek açanlara iltifatlar ederim. Allah rızası gözetilerek aileye yapılan hizmetin, ibadet olduğuna inananlardanım.

Evde sizi dinlendiren en sevdiğiniz hobiniz nedir?

Sanatımla ilgili kitap karıştırmak, desen hazırlamak, kendi konumla ilgili araştırma yapıp makale yazmak veya yeni çalışmalarımı tebliğ haline getirmek beni son derece dinlendiren, huzur veren işlerdir.

Evinizde kimi ağırlamak isterdiniz?

Kendilerinden feyz aldığım hocalarımı ağırlamak benim için hep bir bayram sevinci yaşamak gibi olmuştur. Necmeddin Okyay, Mahir İz, Rikkat Kunt… Keşke hala onları misafir ediyor olabilseydim. Bu gün de aynı şeylerden zevk aldığımız dostlarımızı evimizde ağırlamak ve sohbet etmek bizi memnun eder.

Kimin evinde ağırlanmak isterdiniz?

En rahat ettiğim yer evimdir. Çok konforlu bir otel bile olsa tedirgin olur, evimi ararım. Yatağımı, yastığımı ararım.

Unutamadığınız ev ziyareti?

Üzerimde tesiri büyük olan ev ziyaretini, 30 Aralık 1964 tarihinde, ressam ve hattat Feyhaman (1886-1970) ve Güzin Duran (1898-1982) âilesine yapmıştık. Daha evvelden haber verip, müsaade aldık ve Dr. Süheyl Ünver hocamızın başkanlığında, Uğur Derman, Azade Akar, ablam İnci Birol ve ben (Çiçek Ayan) bu ziyareti gerçekleştirdik. O tarihte henüz nişanlı olduğum için babamın soyadını taşıyordum. Duran’lara Ramazan tebrîki olarak düşünülen bu ziyâret, saat 14.45’de kapı zilini çalarak başladı ve saat 17.00 ye kadar devam etti.

Bayezid semtinde bulunan ve bir sene evvel, 1963 yılında İstanbul Üniversitesi’ne bağışlanan bu aşı boyalı, iki katlı bahçe içindeki ahşap evi hepimiz merak ediyor ve görmek için sabırsızlanıyorduk. Bahçe kapısını yardımcıları Menekşe Hanım açtı. Bizi önce bahçenin diğer tarafında bulunan Feyhaman Beyin atölyesine aldılar. Her yer resimlerle donatılmış, resim sergisi gibiydi. Sehpalar, vazolar, çeşitli fırçalar her tarafı doldurmuştu. Yarım saat kadar burada oturup hocamla Feyhaman Bey’in sohbetini dinledik. Konuşulan mevzular, eski İstanbul terbiyesi, âdet ve an’aneleri, Müslüman mahallesinde komşuluk münasebetleri, fakirlerin korunup kollanması vb. idi. Bu sohbetten kısa bir alıntı:

Kimsesiz hastalara, günler pay edilerek yakın komşuları bakar, kömür alırken fakirin de kömürü düşünülür, pişen yemeğin kokusu nereye kadar giderse oralara yemek dağıtılırdı. Fakir kimdir? Dilenci, fakir değildir. Fakir, el açamayandır. İşte ferâsetli komşular bu isteyemeyen kimsenin sükûtundan hâlini anlar, sıkıntısını hisseder ve yardımına koşardı”.

16.30’da eve geçtik. Güzin Hanımın nezâretinde hazırlanan sıcak leblebili bozayı,  peynirli pideleri ve meyve ikrâmını, sohbet eşliğinde yedik, içtik. Daha sonra Güzin Hanım, işleme sandığını odaya getirip açtı. Bizlere içinde saklanan örtüleri, yemenileri, peşkirleri ve daha neler neler gösterdi. Gelin namzedi olduğum kendisine söyleyince bu sandıktan çıkardığı bir gelin baş örtüsünü başıma örterek resim çektirmeme izin verdi. Dinlediklerimiz, gördüklerimiz ve bu asil insanların sohbet meclisi bizleri mest etti. Hayatımda unutamadığım, nezaketin, zarafetin, sevgiyle birleşmiş hürmetin canlı timsâli olan bu sanatkâr insanlara veda edip buradan ayrılmak da o nispette zor olmuştu. Evlendikten sonra da kendilerini zaman zaman ziyâret ettik. Mekānları cennet olsun.