Leyla İpekçi

Leyla İpekçi, 1966’da İstanbul’da doğdu. Saint Michel Fransız Lisesi’ni ve BÜ Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli kültür ve aktüalite dergilerinde, haftalık ve günlük gazetelerde söyleşileri ve yazıları yayınlandı; muhabirlik, editörlük, yazı işleri müdürlüğü, yayın yönetmenliği görevlerinde bulundu. Köşe yazılarına Yeni Şafak gazetesinde devam ediyor. 1999 yılında evlendiği yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun film senaryolarına ve yapımcılığına ilk filminden beri katkıda bulunuyor. 2007’de TYB ‘Basın / Fikir’ dalında ‘Yılın Yazarı’ ödülünü aldı. Maya (1998, Milliyet Sanat ödülü), Sinan’ın Mayası (1999), İlk Kötülük (2000), Başkası Olduğun Yer (2005) Ateş ve Bahçe (2011), Şehrim Aşk (2013) adlı romanları; Şölen Sofrası (2000), Bir Sevgili Gibi Yaşamak (2007), Gecenin İkinci Rüyası (2011, ESKADER yılın en iyi kitabı ödülü), Güzelin 1001 Yüzü (Şubat 2015) adlı deneme kitapları yayınlandı.

Evi yuva yapan nedir?

Sıcak nefes. Ev içinde yalnız kalmış, çoğunlukla tek başına büyümüş bir çocuğum. Karşı komşuda akşamları sofra kurulur, ailecek yemeğe oturulurdu. Öyle bakakalırdım. Evde beni ziyaret eden birileri olduğunda çöp kovası dolardı, kapının önüne dolu çöp poşetini çıkarınca çok sevinirdim. Nihayet benim de evimde herkesinki gibi bir yaşanmışlık izi olduğu için kendimi normal hissederdim. Nefes gerekir evin yuva olması için. Yoksa hayali kardeşlerle, anne babalarla konuşursunuz, boş duvarlarda sesiniz yankılanır.

Evin sıcak yüzü nerede başlar?

İçinde sevenler sevilenler oldukça sıcaktır evin yüzü. Birlikte yaşandıkça. İyisiyle kötüsüyle. Eve yaklaştıkça içim ısınır mesela. Bahçe kapısından girerken o sıcak yüz belirmiştir.

Hangi zamanlarda şimdi evde olmak vardı dersiniz?

Evin dışında olduğum hemen her zaman. Eve dönünce hayat anlamına kavuşur.

Ev kokusu deyince aklınıza ne gelir?

Sevdiğimin kokusu. İnsanın sevdiği eşiyle, çocuğuyla, komşusu ya da bir akrabasıyla, ya da sadece bir yakınıyla aynı çatı altında oturması ne büyük bir nimettir. Kıymet bilmek gerekir. Sevdiğinizin kokusu, evin içine siner. Bir de ahşap evde oturanlar bilir, o yıllanmış koku evin içindeki eski ve yeni anılara eşlik eder mutlaka.  Ahşap kokusunun özlemle bir ilgisi olduğunu düşünüyorum.

Evin en çok sevdiğiniz eşyası hangisi?

Pencere. Hem içeriye doğru açılıyor. Hem dışarıyı yansıtıyor. Kopuşu değil, devam edişi simgeliyor. Ev eşyasıyla aram iyidir. Pencere önü saksı çiçeklerimi de severim. Kullanılmayan ölü nesnelere (mesela kitaplıkta hediye edildiği günden beri öylece duran bir fil biblosu) pek yüz vermem. Onları işlevsel kılmak gerekir. Ya sevecek birine hediye ederim. Ne de olsa hediyeyi hediye etmek sünnettir. İşe yaramaz halde durması iyi değildir. Ya da başka türlü bir kullanım alanı sağlamaya çalışırım onlara. Dolayısıyla sevdiğim eşyalar da sabit değil. Değişir. Şu aralar baharat kutularımı pek seviyorum mesela. Balkondaki çamaşır iplerini de seviyorum. Çamaşır ipine asılan çamaşırların rüzgarda uçuşunu izlemeyi çok severim. Bir de bir duvarda tek başına asılı duran bir hilye-i şerif’imiz var. Onu çok seviyorum. Her baktığımda sevdiğimin yüzüne bakıyorum gibi, en Sevgili’yi hep başka türlü bir güzellik içinde tahayyül ediyor ve seyrediyorum gibi.

İnsanların parmak izleri var, evlerin parmak izi var mıdır, her evi farklı kılan nedir?

Evi, içrek bir anlamla ele alırsak, gönül. İnsanın gönlü. Gönülden gönüle geçişler, gönülde dinlenmeler… Her kalpte biricik yaşanır. Onun gibi, evin kendine has parmak izi de o evin sakinlerinin doğurduğu bir gönül çocuğudur. Ev tozu bile farklıdır evden eve. Çıtırtılar, kımıltılar, gölgeler, ışığın yer değiştirişi, yansımalar, ürpertiler. Hepsi kendine hastır her evde. Birbirinin aynısını bulamazsınız. Evin içinde biraz yaşadığınızda tüm bu parmak izlerinin farkına varırsınız. Duaları, rüyaları, hayalleri, korkuları, arzuları… Yani insana ait bütün iç dünyaları yansıtan bir ipucudur sanki evin her kenarında köşesinde size yol gösteren.

Şimdiye kadar evinizde yapmak isteyip de yapamadığınız …?

Kitaplığıma bir çare bulamıyorum. Durmadan başkalarına kitap vermeme rağmen, bir süre sonra yine sığmaz oluyor raflara kitaplar. Öyle bir imkan olsaydı ki, hepsi her zaman sığacak şekilde olsaydı, her aradığım kitabı bir kerede bulacağım bir arşivleme sistemi yapabilseydim. Bir de evin içinde bir su sesi isterdim, bir minik fıskiye sistemi hayalim var. Hayal tabii.  Bahçede tavuk, kuzu yetiştirmek isterdim. O da hayal. Ama en azından kediler ve balıklar var.

Ev ile ilgili atasözü deyim ya da aile büyüklerinize ait bir söz var mı zihninizde?

Bulamıyorum.

Eli her daim evin üzerinde olanlardan mısınız yoksa hiçbir şeye el sürmeyenlerden mi?

Hayatın bütün anlamı evin içinden görünür bana. Ev benim için bazen ofistir, bazen bir sığınma merkezi, bazen bir misafirhane, bazen atölye… Çünkü çoğunlukla evde çalışan, iş yapan, sosyalleşen, kabuğuna çekilen, gülen, hüzünlenen, kısaca ev içlerinde yaşayan biriyim. Mahremi korumak gerekir. Ama mutfak masasında, bir yandan yemek pişirirken, bir yandan yazı yazarım mesela. Hayatın en kritik, siyasi, sert konuşmalarını yerleri süpürürken yapmışlığım vardır. Ev, sadece akşamları gelinen ve sabahlanan bir yer değil benim için. Modern hayatın hızlı temposu bizden dışarıda olmayı talep etse de, evinize dokundukça, elinizi üzerine sürdükçe onunla birlikte değişir, dönüşür, canlı kalır, güzelleşirsiniz.

Evde sizi dinlendiren en sevdiğiniz hobiniz nedir?

Güneşli havalarda balkonda uzanmak, ağaçlara, Boğaz’ın tepelerine, etraftaki eski konaklara ve en çok da gökyüzüne bakmak. Bulutların yer değiştirişini seyretmek, kuşların cik ciklerini dinlemek. Geceleri mehtaba, yıldızlara bakmak. Kedimiz Gümüş ile oynamak.

Evinizde kimi ağırlamak isterdiniz?

Uzun süredir görmediğim, ayrı düştüğüm dostlarımı. Helalleşemeden ayrıldığım kişileri. Sevemediklerimi, beni sevmeyenleri. En sevdiklerime kurduğum sofra gibi sofra kurmak isterdim onlara. Hepsine.

Kimin evinde ağırlanmak isterdiniz?

Samimiyetle kapısını açanların evinde.

Unutamadığınız ev ziyareti?

Karar veremedim.

Hamur mu su mu?

Su.