Editörden

Aradığınız “ev kadını” artık burada oturmuyor!

I-

Yer Afyon otobüs garajı. Üniversite öğrencisi iki genç kız, şalvarlı yaşmaklı bir kadına, “Ev kadını mısınız?” diye soruyor. “Ev kadınıyım” cevabını alacaklarından yüzde yüz eminler. Daha kadın cevap bile vermeden ellerindeki formun ev kadını yazan seçeneğini işaretliyorlar. Oysa kadın bütün gücü ile ev kadını olmadığını haykırıyor: “Aah yavrıım, ben ev kadını değilim. Ben köy kadınıyım. Ev kadını çalışma bilmez. Silme süpürmeyi iş sanır. Ben köy kadınıyım. Alnımın terini silerim de ekmek diye yer, su diye içerim.”

Öğrencilerin elindeki anket formunda çalışan kadın ve ev kadını seçenekleri var. Köy kadını diye bir kategori yok. Köylü kadının onca itirazına rağmen onu ev kadını kategorisine yerleştiriyorlar.

Modern insan; olayları, durumları ikiye bölerek, böldüklerini birbirine karşı konumlandırarak anlayabiliyor ancak.

Bu karşıt konumlandırmalardan biri de çalışan kadın/ ev kadını kategorileştirmesi.

Çalışan kadının karşısındaki kategori ev kadını olarak belirlendiğinde, satır arası, ev kadınlarına tembel kadın mı denmiş oluyor? “Köy kadını”nın verdiği cevaba bakarsak, evet.

II-

Tarih boyunca kadınlar babalarına ya da eşlerine nispet ile anıldılar. Sultan, hanım, hatun, kadın, avrat, refika vs.

Modern zamanlara gelindiğinde, kadınlara bahşedilen sıfat, ait oldukları mekân üzerinden verilmeye başlandı. Böylece kadınlara, eve ait olduklarında ev kadını, örgütlü zamanın mesaisine ait olduklarında çalışan kadın dendi. Köy kadını ise tamamen kategori dışıydı.

Oysa ne evdeki kadın artık sadece “ev”e ait ne de işteki kadın evinin sorumluluklarından azade.

Geçim ekonomisinden üretim ekonomisine, üretim ekonomisinden tüketim ekonomisine doğru seyreden değişim, en çok kadınları yerinden yurdundan etti.

Geçim ekonomisinde, evdeki her bireyin işin ucundan tutma yükümlülüğü olduğu için kadınların çalışan ve çalışmayan kadınlar olarak kategorileştirilmesi söz konusu değildi.

Tarım toplumlarında kadınların ve erkeklerin yaptıkları işler birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğundan, köylü kadınlar için hayatın tarlada ve evde diye keskin bir ayrıma tabi değildi. Ev içi ve ev dışı diye bir ayrım yapılacaksa eğer, bu ayrım daha ziyade yaşlı kadınların evde çocuklara bakıp yemeği hazırlaması, genç kadınlarınsa tarlada, bağda, bahçedeki işleri yapması demekti.

Tarımsal üretimin döngüsü içinde, köydeki kadınının yaşlı olsun genç olsun hayatının hiçbir döneminde bir anlık bir boşluğunun olması mümkün değildi. Hayat gün doğumu ile başlar, hasılatın toplandığı yaz aylarında gece yarılarına kadar devam ederdi. Sonbahar ile birlikte kadınlar imece usulü yardımlaşarak hanenin erzak ihtiyacını karşılar, kışın kilim ve halı dokuyarak evin bütçesine katkıda bulunurlardı.

Sanayi Devrimi ile birlikte köyler şehirlere taşındı, ev ile iş birbirinden boşandı; çocukların bakımı ve eğitimi, dolayısıyla kadınların çalışması, bir sorun olarak ortaya çıktı.

III-

Günümüzde Batı toplumlarında genç annelerin “evde” olma hakkı, tartışma konusu. Mesela Almanya’da ev kadını olmak, aşağılanmayı hak etmek anlamına geliyor.

Emel Topçu, Almanya’da, çocuklarını yetiştirmek üzere eve dönmeyi tercih eden annelerin olumsuz imajlar eşliğinde değerlendirilişini bir haber üzerinden analiz etti.

Özgen Felek, Amerika’da, kadınların “ev kadını” kelimesinin bagajında taşıdığı olumsuz etkilerden kurtulmak için kendilerini ev kadını değil, “evdeki kadın” olarak tanımladıklarına dikkat çekiyor. Nitekim Türkiye’de de üniversite mezunu kuşak kendi konumunu değerlendirirken ev kadını tabiri yerine “evdeki kadın” tabirini kullanıyor. Evdeki kadın tabirinde, eğitimli olduğu hâlde kariyer yapmaktan vazgeçen “anne kadın” vurgusu mevcut.

Seyhan Büyükcoşkun popüler kültürün kadınlara “ev kadını” adı altında yüklediği negatif imajlara değinerek evdeki kadınlara iade-i itibar istiyor.

Negatif imajlar sadece ev kadınlarına dair değil. Madalyonun öbür tarafında muhafazakâr erkeklerin çalışan kadınlara yönelik geliştirdiği olumsuz imajlar da var. Bu imajların inşa sürecine dair Sosyolog Ergün Yıldırım ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ayşe Böhürler ile İslam coğrafyasının ev işini pek de önemsemeyen ev kadınlarına dair konuşurken; Türk kadınlarının titizliğini hatırlamadan edemedik. Bu hatırlayışımız giderek nostaljik bir renge mi bürünecek?

Ekran karşısında pasifize olmuş kadınların ne aşa ne işe bakacak hayat enerjileri kalmıyor. Sema Karabıyık, evdeki kadının ekran tarafından heba edilen pasif zamanını yazdı.

Beyza Karakaya’nın yazısı, Instagram kuşağı genç ev kadınların “sunum merkezli” gerçek dışı kurgusal zamanına dair.

Nihayet dergi olarak meseleleri bölüp parçalama değil, ortak bir paydada bütünleyerek, sorun alanını tasvir edip değişimin gidişatını yakalama derdindeyiz; hiçbir sorunun, hiçbir tartışmanın hemen şimdi hayatımıza dâhil olmadığını ortaya koymaya çalışıyoruz.

Fatma Tunç Yaşar’ın yazısı, 1900’lerden itibaren yoğun olarak gündeme gelmeye başlayan “ideal ev kadını” tartışmalarına dair. Zaten var olan bir duruma “ilmî ve fennî” standart belirlemek için ecdadın gayretini anlamak noktasında Fatma Tunç Yaşar ilginç veriler ortaya koyuyor.

Kitabi bilgi ile hayat bilgisini buluşturmayı önemsediğimizi artık siz de biliyorsunuz. Bu anlamda Betül Şatır, değişimin izini ninesinden kendisine uzanan yolculuk üzerinden sürdü.

Ninelerimizin hayatına bakınca bizim hayatımız bir hayli kolay; bolluk ve refah içinde. Ama onlara göre tahammül damarımız zayıf, hayattan aldığımız neşve eksik…

Bizi, sabredemeyecek kadar tahammülsüz, şükredemeyecek kadar hoyrat, hayatın sıkıntıları ile baş edemeyecek kadar depresif yapan nedir?

Kadınları ev kadını/çalışan kadın şeklinde ayırmak yerine, hayata ve ahirete bigâne kalmış/kalmamış kadınlar olarak ayırmak gerekmiyor mu? Münire Daniş’in yazısı bu anlamda yol haritası hükmünde.

Olanı biteni idrak etmek noktasında sanatın gücünden istifade etmesek olmazdı. Yıldız Ramazanoğlu bu sayı için “Ev kadınlarının kırpık zamanları”na dair bir öykü yazdı.

Hâl ve vaziyet böyle. İyi okumalar dilerim.

Fatma Barbarosoğlu