Kadınların anlatılan ve anlatılamayan hikâyesi

Kadınların hikâyesi daima imajlar savaşının ortasında yer alır.
Kadınlar kendi hikâyelerini anlatmaya niyet etseler de hiçbir zaman anlatılan sadece kadınların hikâyesi olarak kalmaz.
Kelimeler üzerinden ilerleyen imajlar savaşı devreye girer ve hikâyenin sunumunu daima muktedir olanlar gerçekleştirir.
Elinizdeki sayıya 1906 yılında yayınlanan Loti’nin Bezgin Kadınlar romanı ile başlıyoruz. Çünkü roman Pierre Loti tarafından yazılmış ancak kendisine bu romanı sipariş veren iki kız kardeş “haremden kaçanlar” olarak uzun bir süre Avrupa basınının ilgisini çekmiş, büyük kardeş kitaplarda okuduğu Batı’yı bulamamış olmanın kederi ile Türkiye’ye dönmüş, küçük kardeş Nuriye ise Polonyalı bir kont ile evlenmek için Hristiyan olmuş, dört çocuk dünyaya getirmiştir.

Hariciye memurlarından Mehmet Nuri Bey’in, Taha Toros’un kaleminde “Kontes Nuriye” olarak yer alan kızı, Fransa’da Güzin Dino ve Ahmet Hamdi Tanpınar ile de görüşmüştür.
Kapak fotoğrafına gelince… “Bizim bir ruhumuzun olduğunu Avrupalı hemşirelerimize romanınız yoluyla anlatın” diyerek Pierre Loti’ye Bezgin Kadınlar’ın siparişini veren üç genç kadın, gizli saklı buluşmalarından birinde bu fotoğrafı çektirmişlerdir. Kadınlardan birinin peçesi diğerine göre daha kalındır. O kalın peçelerin ardında bir Türk kadını değil, Fransız kadın yazar Maria Lera vardır. Maria Lera, Mehmet Nuri Bey tarafından kızlarına mürebbiye olarak tutulmuştur ve sanki Türk romanlarındaki “mürebbiye” tiplemesini gerçek hayata geçirmek ister gibi “bezgin” romanların yazılış sürecini inşa etmiştir.

Roman 1906 yılında yayınlanmış olmasına rağmen romanda anlatılanlar ve anlatılmayanlar üzerine Fransızca kitaplar yazılmaya devam ediyor.
Anlatılamayan kadın hikâyeleri sadece ruhu bunalan burjuva kadınlarına mahsus değil. Günlerdir sabah kuşağında heyecanla takip edilen “kayıp kadın” hikâyesi var. 1990’da hacda tünel faciası ile yakınları tarafından öldüğüne kanaat getirilen, ama esasında orada esir tutulan Fahire Kara’nın hikâyesi, “postmodern bir köle” hikâyesi olarak yerleşti zihnimize.
Türkiye’de on iki çocuğu var Fahire Kara’nın. Buradaki çocukları annelerine kavuşmak istiyor; Medine’deki üç çocuğu ise bu hikâyenin bir daha ortaya çıkmaması için çaba sarf ediyorlar. Çünkü Suudi Arabistan yasalarına göre ya anneleri suçlu bulunacak ya da babaları. Her ikisi için de sonuç ölüm olacak.
Batı, Doğu’nun sadece yer altı ve yer üstü zenginliklerini tarumar etmekle kalmıyor, aynı zamanda “bilinmeyen İslam”ı oryantalist söyleme uygun olarak bilinir kılmaları için otobiyografisini, anılarını yazan kadınlara finansal destek veriyor.

Bir tarafta Batılı tüketiciler için inşa edilmiş otobiyografiler ve romanlar var, diğer tarafta ninelerimizin yaşadığı göç, gurbet, sürgün hikâyeleri.
Her birimiz kendi kültürel genetiğimizi çıkarmakla yükümlüyüz. Ninelerimizin hayatını kalemimizde saklayarak zincirin halkalarını sağlamlaştırabileceğimizi düşünüyoruz.
Yazıları lütfen sıra ile, yavaş yavaş, sindire sindire okuyunuz. “Post truth” çağında imajlar savaşının yeni bir evresine girdik. Yol azığımıza titizlik göstermek her birimizin vazifesi olsun.
İyi okumalar…