Zeynep Yılmaz: Ezanı duymak için Türkiye’ye döndüm

Röportaj: Kübra Kuruali Yaşar

Zeynep Yılmaz, 1980 yılında Kahramanmaraşlı bir ailenin 7 çocuğundan biri olarak Almanya’da dünyaya gelir. Babası 1972’de “Gastarbeiter” yani “Misafir İşçi” olarak Almanya’ya gider, annesi ve kardeşleriyse ancak 1978 yılında gelebilirler. Annesi ev hanımıdır. 15 yaşlarındaki büyük iki ablası, babaanneleriyle kalmak ister. Bir ablası da ilkokulda zorlanınca Türkiye’ye döner. Zeynep bir yaşındayken babası iş yerinde kalp krizi geçirir ve çok genç yaşta malulen emekli olur. Bu süreçte Zeynep babasının can yoldaşıdır. Okula başlayana kadar tüm vaktini babasıyla geçirir. Maddi durumları çok iyi olmasa da her yaz tatilinde Türkiye’ye gelirler. Lise öğrencisiyken babasını kaybeden Zeynep, 4 yıl önce, eczacılık fakültesi öğrencisiyken annesini, ağabeylerini ve kardeşlerini Almanya’da bırakıp, Türkiye’ye kesin dönüş yapar.

Zeynep Yılmaz, Almanya’da doğup büyür. Çocukluğu ve gençliği, yabancı bir ülkede varlığını kabul ettirme mücadelesiyle geçer. Eczacılık fakültesi üçüncü sınıf öğrencisiyken, “ezan sesi duymak için” Almanya’yı terk eder ve Türkiye’ye yerleşir. Kendisiyle yurda dönüş hikâyesini, Almanya’da Türk ve Müslüman kimliği üzerinden yaşadığı sıkıntıları konuştuk.

Türkiye’deki gençler Almanya’nın şartları, eğitimi, ekonomik ve sosyal hakları çok iyi diye oraya gitmeye çalışırken, siz niye Türkiye’ye döndünüz?
Ben kendimi hiçbir zaman oraya ait hissedemedim. Türk olduğum her fırsatta bana hissettirildi. Kendimi orada kayıp bir çocuk gibi yurtsuz, yönsüz görür; içimden şöyle derdim: Babam neden bu ülkeye geldi? Bu çektiğimiz zorluklara, rencide olmamıza değdi mi? Keşke Türkiye’de kalsaydı ve biz bu zorluklarla karşılaşmasaydık. Sürekli çalışıp başarılı olmaya gayret göstermeme rağmen en küçük fırsatta yabancı olduğum hissettirilirdi. Bir yabancı olarak iki kat çalışmak, haklı iken haksız konumuna düşürülmek çok gücüme gidiyordu. İnsanların ön yargıları, sürekli kendinizi anlatmak zorunda olmanız… Bir yerde bir şey olur; hemen araştırmadan, bak gördün mü bu da Türk, bak bu da Müslüman, derler. Alman arkadaşlarıma karşı sürekli diyordum ki; bak, benim Türk, benim Müslüman. Ben böyle bir şey yaptım mı, yapar mıyım? Bizim dinimiz savaş dini değil. Bunu sürekli söylemek, kendimi haklı çıkarmaya çalışmak beni yordu, tüketti. Okulda size klasik şu soru yöneltilirdi: “Burada mı yaşamak istersin?” Siz evet dersiniz. “Ama burası senin ülken değil ki, sen buraya ait değilsin, sen burada misafir bir işçinin çocuğusun. Söyle bakalım o zaman, senin vatanın burası mı Türkiye mi?” derler. Siz bu sefer Türkiye diye cevap verirsiniz. “O zaman burada ne işin var, ülkene gitsene” derler.

İnsan sabreder, sabreder, bir kırılma noktası yaşar. Sizin dönüşünüze vesile bir kırılma noktası var mı?
Hayata yaşam sevinci ya da yaşam kalitesi üzerinden bağlanırsınız! Benim için ilk başta dinî kimliğim önemli, yaşam sevincim buna bağlı. Orada en çok hasretini çektiğim, ezan sesiydi. Kırılma noktam ezan. Ezan sesi duymak için Türkiye’ye geldim. Yaşadığım bütün zorlukları unutuyorum ezan okunurken. Burada adım başı cami olması büyük bir lütuf. Her vakit, her zaman, istediğin gibi camiye girip abdest alıp ibadetini yapabiliyor olman çok değerli. Bu her şeye değer! Orada ezanı duyamamak ruhumuzu yaralıyor. Burada yaşayıp da Almanya’ya döndüğümde daha iyi anlıyorum, içimdeki boşluk, huzursuzluk ezan sesini duyamamakmış. Benim için Türkiye eşittir ezan, Türkiye eşittir cami ! 2013 yılında geldim Türkiye’ye. Hâlâ ezan duyduğum zaman, bir camide namaz kılarken kendimi rüyada zannediyorum. Yerde miyim gökte miyim bilemiyorum. Her defasında bu gerçek mi, Allah’ım sana şükürler olsun, diyorum. Orada gideceğiniz yerleri namaz saatine göre ayarlarsınız. Her yerde namaz kılma imkânınız olmuyor. Üniversitedeki Müslüman arkadaşlarla beraber kütüphaneye bir seccade koymuştuk, orada kılıyorduk. Şimdi Allah’ım ben ne yaptım da bu güzelliği hak ettim, diyorum.

Türkiye’ye yerleşmeye karar verdiğinizde Almanya’da ne işle meşguldünüz, nasıl bir hayatınız vardı, burada nasıl?
Eczacılık üçüncü sınıf öğrencisiydim. Hem okula gidiyor hem çalışıyordum. Hayatımda bir durgunluk oldu, tükenmiş gibiydim. Babamı kaybettikten sonra hayatımda oluşan boşluk her geçen gün büyüyordu. Küçüklüğümden beri hep Türkiye’ye gelmek, Türkiye’ye yerleşmek istiyordum. Ablamı arayıp, ben Türkiye’ye dönmek istiyorum, benim kaydımı oraya alalım, dedim. Sağ olsun, destek olup çok ilgilendi, hakkını ödeyemem. Yatay geçişle okula kaydımı yaptırdı. En çok “Türk Dili” ve “İnkılap Tarihi” derslerinde zorlandım. Benim için kimya sınavına girmek bir Türkçe sınavına girmekten daha kolay. 2015’te eczacılıktan mezun oldum. Şimdi aynı bölümde yüksek lisansımı yapıyorum. Almanya’da annem ve erkek kardeşlerim, bir de amcam var. Erkek kardeşlerim de Türkiye’yi çok seviyor ama orayı tercih ettiler. Onlar düzenlerini orada kurdular.

Sizin hikâyeniz herkesten farklı. Aklıma İsviçre’de büyümüş bir arkadaşım geldi. İlkokulda öğretmenleri ve arkadaşları kendisine ismiyle değil de “kara kafa” diye seslenirlermiş. Anlatırken sesi titrer, keşke daha önce dönseydik, derdi.
Kara kafa derken siyah saç kastedilmekte. Bak sen şu işe… Siz kara kafa deyince çocukluğuma dair kötü bir hatıra geldi aklıma. Çok küçükken kaşımdan köpek ısırdı beni. Oyun oynuyordum, arkamı döndüğümde köpekle göz göze geldik, kafa kafaya çarpıştık. Dikiş atılacak kadar ısırmıştı. Ailem hemen ambulans çağırdı. O sırada köpeğin sahibi yanımıza geldi ve babama, “Şikayetçi olmayın, önemli bir şey değil, ufak bir sıyrık aramızda hallederiz, dezenfekte edip yara bandı yapıştırırız” dedi. Babam da dikiş atılması için hastaneye gitmemiz gerekli diye cevap verdi. Gayet sakindi bunu söylerken. Köpeğin sahibi kadın çok sinirlendi ve hiç unutmam şöyle dedi: “Aslında benim köpeğim siyah saçlı olanları ısırıyor. İşte böyle sizin gibi yabancı kabul ettiklerini! Yoksa sarışın olanları ısırmaz.” Bunun üzerine babam böyle düşünüyorsanız şikâyet edilmeyi hak ettiniz, dedi ve dava açtı. Kaşıma beş dikiş atıldı. Mahkemeyi biz kazandık

Neyse ki adil bir yargılama olmuş.
Evet, böyle durumları görmezden gelemezler. Nurlar içinde yatsın, babam çok cesur bir insandı. Doğrudan şaşmaz ve hep hakkını almayı bilirdi. Bize bütün zorluklara rağmen sabretmeyi, gayret etmeyi ve dürüstlüğü tavsiye ederdi. “Ne derlerse desinler, asla kendi kültürünüzden, dininizden, kim olduğunuzdan taviz vermeyeceksiniz. Sen busun. Karşıdaki beni kabul edecek diye kendinden vazgeçmeyeceksin” derdi. Babam şunu demek istiyordu: Entegre olmak için sakın ola asimile olmayın! Bizim evde Almanca konuşmamız yasaktı, Türkçe konuşurduk. Ama kitapları mutlaka Almanca okuturdu. Dilimiz ve kelime hazinemiz gelişsin ki kendimizi iyi ifade edebilelim diye. Ben orada doğdum, büyüdüm. Yuvaya orada gittim; ilkokul, lise hatta üniversiteye de… Babam rahmetli anlatırdı, biz komşumuzla beraber gitmişiz okul kaydına. Beni kaydetmişler, komşumuzun Alman çocuğunu kaydetmemişler. Çünkü renkleri bilememiş. Aralarında konuşmuşlar, görüyor musun bir misafir işçinin çocuğu bildi, bu bilemedi diye.

Türk çocukları için şu okula girebilir ama bu okula giremez gibi bir ayrım var mı?
Almanya’da okul sistemi farklı. Kısaca Gymnasium’dan mezun olduğunuzda üniversite okuyabiliyorsunuz. Ama Hauptschule mezunu olduğunuzda üniversite okuyamıyorsunuz, genelde meslek edinip işçi olabiliyorsunuz. Siz sınavlarda başarılı bir öğrenciyseniz istediğiniz okula kayıt yaptırabilirsiniz. Ama gittiğiniz her okulda sıkıntılar oluyor. Ben bir gün öğretmene, “Siz bana hakkım olan notu vermediniz” dedim. O da bana: “Sen şöyle düşün, senin bu notun bir Alman’ın alabileceği iyi bir nota eş değer. Onunla övünebilirsin. Göğsünü kabartıp, ben iyi bir şey başardım, diyebilirsin. Ben sana daha fazla not veremem, verirsem karnıma sancılar girer. Onun için sen vermişim gibi kabul et” dedi. Güler misin, ağlar mısın… Belli bir zaman sonra alışıyorsunuz bu duruma. Ya onların şartlarını kabul edeceksiniz ya da içinize kapanıp kenara çekileceksiniz. O da benim yapımda yok, bir şeyi prensip olarak yarıda bırakmayıp mutlaka sonlandırmaya çalışırım.

Müslüman bir Türk kızı Almanya’da en çok hangi konuda kendini anlatma ihtiyacı hisseder?
17 yaşıma kadar başörtülü değildim. O zamanlar daha azdı bu anlatma isteği. Mesela ben özel bir Protestan lisesinde okudum. Lise biri bitirdiğim sene Ağustos 1997’de babam vefat etti. Babamın cenazesini Türkiye’ye getirdik. Yaz tatiliydi. Tatil bitip Almanya’ya döndüğümüzde yönetime hiçbir şey söylemeden başörtülü olarak okula döndüm. İçeriye girdiğimde hademe bana, iş aramaya geldiysen biz temizlik işlerini verdik, dedi. Ben buranın öğrencisiyim, iş için gelmedim, dedim. Çok şaşırdı. “Benim bildiğim okulumuzda başörtülü tek öğrenci yok, sen de nereden çıktın?” Ben de anlattım. “Babamı kaybettim. Meğer ölüm insana çok büyük bir dersmiş. Buradan (kalbimi göstererek) bana bir ses dedi ki, artık sen başını açamazsın, sen Müslüman’sın!” Şaşkın bir yüz ifadesiyle, “Ach so…” (he öylemi) dedi. O günden sonra başladım anlatmaya.

Babanız, sizi bir Protestan okuluna gönderirken endişe etmemiş mi?
Babam beni okula kaydederken de müdür bey ile aralarında şöyle bir konuşma geçmişti. “Siz Müslüman bir adama benziyorsunuz, sizin sakalınız var. Burasının Protestan lisesi olduğunu biliyor musunuz? Din derslerine ya da onun yerine felsefe dersine girmek zorunludur bizim okulda. Kızınız hangisini tercih edecek diye sorduğunda, babam, sorun değil istediğini tercih edebilir, demişti. Müdür hafif gülümseyerek şaka ile, korkmuyor musunuz, ya kızınız Hristiyan olursa! Babam: “Siz benim çocuğumu Allah istemedikçe Hristiyan edemezsiniz! Protestan derslerine de girsin. Siz ona kendi dininizi anlatın, o da size bizim kitabımızda neler yazdığını anlatsın.” Ve ben Protestanlık derslerini bizzat müdür beyden aldım. Karnemde pekiyi notu düştü. Her pazartesi sabahı ilk derse girmeden dinî ayin olurdu. Ona da gider, bir köşeden onları seyrederdim.

Başınızı örttükten sonra
Okula başörtülü geldiğim dönem müdür bey beni yanına çağırdı. Başörtümü göstererek, “Bunu siz kendi isteğinizle mi takıyorsunuz, yoksa ailenizden biri mi zorladı?” dedi. Ben de, “Benim babam öldü, eğer o zorlamış olsaydı ölümünden sonra tam zıddı bir görüntüm olurdu. Ayrıca çevremdeki hiç kimse zorla başörtü takmıyor, ön yargılarınızdan vazgeçin” dedim. Müdür bey bana, “Peki, birisi bu konuyla ilgili sana bir şey söylerse benim haberim olsun mutlaka. Ama şunu bil ki bu okulun ilk başörtülü öğrencisisin. Muhtemelen böyle kayıt olmaya gelseydin seni kabul etmezdim” dedi. Özellikle başımı örttükten sonra okulda hocalarla sorun yaşadım. Almanca edebiyatı dersinde notum ikiydi. Türkiye’deki sisteme göre dört oluyor. Yani başarılı bir nottu. Başörtüsü takmaya başladıktan sonra aynı hocada iki not aşağıya düşünce, hocaya gidip, “Siz bana haksız davranıyorsunuz ve dersteki gayretimi görmezden geliyorsunuz!” dedim. “Aaaa, o nasıl söz, olur mu öyle şey!” dedi ve inkâr etti. Üniversiteye giderken de okulun sekreterine belki bir dönem Erasmus ile Türkiye’ye giderim, orada kardeşlerim de var, demiştim. O zamanlar üniversitelerde başörtülü okunamıyordu Türkiye’de. Benimle alay ederek; orada böyle okuyabileceğini mi zannediyorsun, kapısından bile giremezsin üniversitenin, dedi.

Türk kimliği üzerinden ne gibi sorunlar yaşadınız?
Ben üniversitedeyken şöyle bir şey yaşadım. Babası doktor, annesi eczacı olan bir laboratuvar partnerim vardı. Sürekli ayakkabılarıma bakıyordu. Dedim ki, “Sebastian, Türklerin bir sözü var, dost başa düşman ayağa bakar. Neden ayağıma bakıyorsun?” “Ayakkabılarımızın markası aynı, ondan bakıyorum” dedi. “Ayakkabı zevkin güzelmiş o zaman senin” dedim. “Yani o değil de, benim annem eczacı, babam doktor, senin baban muhtemelen misafir işçidir. Anlamadım, nasıl oldu da ikimizin ayakkabıları aynı! Kusura bakma, kırmak da istemem seni” dedi. Bende dedim ki, “Sen beni kıramazsın. Sen şu an bana farkında olmayarak iltifat ettin. Bak gördün mü, benim babam ne kadar başarılı bir insanmış ki, senin eczacı annenle, doktor babanla aynı seviyeye gelip bana bu ayakkabıyı almış. O an rahmetli babama Fatiha bağışladım. Kendinize güvenmek, dimdik ayakta durmak, çok sabırlı olmak zorundasınız ve sinirleriniz çelikten olmalı. Ama bunu yapmak inanın hem zor hem de zamanla çok yorucu hâle geliyor. Sanki boşa kürek çekmek gibi. “Takdir üretir, tenkit de tüketir.”