Uyumadan önce oynamak zorundayım

Bir yıldır evli olan öğrenci bir çiftin akşam yemeği sonrası meşguliyeti üzerinden zaman, mekân, oyun idrakine doğru yol alıyoruz. Hanımın elinde tablet, beyin elinde bir laptop var. TV açık ama seyirlik olarak değil daha ziyade radyo gibi dinleniyor.

Aynı mekândalar. Ama farklı zamanları kullanıyorlar. Kadın mutfağı toplarken seçmiş olduğu diziyi dinliyor. Erkek günün yorgunluğunu oyun oynayarak aşmaya çalışıyor. Zihnini boşaltmak için oyunların atmosferine sığınıyor. Oyun oynamak değil de oyun oynayanları seyretmek iyi geliyor gün boyu yorulan zihnine.

Eşi oyun oynamayı hiç anlamasa da, tasvip etmese de erkek özellikle hikâyesi olan oyunların içinde kaybolmayı seviyor. Onun için bir oyunun içinde kaybolmak ile bir filmin, bir romanın içinde kaybolmak arasında bir fark yok. Uncharted 4 diyor mesela… “Başkasının bedeninin içinde yaşamak gibi mi?” sorusunu anlamsız buluyor. Ekip olarak, oyun dünyasının nasıl bir insanın dünyası hâline geldiğini merakla dinledik.

Oyun oynama maceranız nasıl başladı?
Ali Talip: Gözümü açtığımda bilgisayar vardı evde. Babam 90’lı yıllarda korsan CD işi ilk çıktığı zaman gidip, cebindeki son parayla CD-writer alıp CD yazmış, buradan bir şey çıkar belki diyerek… O yüzden benim kardeşlerim 10 tane CD-writer’ı olan bilgisayarlı bir evde büyüdüler. CD’lerin her biri teker teker çıkar, CD yazıldığı zaman; kardeşlerim de “Didi bitti, didi bitti” derlerdi konuşmayı yeni öğrendiklerinde. Biz babamızı da oyun oynarken gördük. Çok farklı oyunlar var. Benim tercih ettiğim hikâyeli oyunlar. Başladığım zaman beni bir hikâyenin içine alan, bir akış içerisinde alıp götüren şeyleri tercih ediyorum ekseriyetle.

Yani protez bir bedeni tercih ediyorsunuz?
Ali Talip: Bir roman okuduğunuzu ya da onu oynadığınızı düşünün. Ondan pek farklı değil. Mesela Uncharted 4 böyle bir oyun.

Oynadığınız diğer oyunlar hangileri?
Ali Talip: Age of Empires en eski strateji oyunlarındandır ki hâlâ oynanır. 20 yaşında olmasına rağmen oyun, hâlâ yeni güncellemeler geliyor. Strateji oyununa karşı ayrı bir sevgim var benim. DOTA’yı da o bağlamda oynuyorum. Hikâyesi olmayan bir oyun, ama strateji kurmak zevk veriyor bana. Hanımım bu oyuna “kumam” diyor. Beşe beş takımlar hâlinde oynuyoruz. En basit ifadeyle amacımız düşman kalesini almak…. Yaptığınız seçimlerle, kurduğunuz stratejilerle oyunu yönlendiriyorsunuz.

Yani oradaki oyunu kontrol ettiğinizi düşünüyorsunuz? Kontrolün ne kadarı sizde?
Ali Talip: DOTA üzerinden konuşursak, karakterinizin el verdiği ölçüde en iyi şekilde oynamak, rakibinize göre strateji belirlemek ve galip gelmek zorundasınız. Ya da kaybetseniz bile hakkıyla kaybetmek. O da önemlidir. 5 kişilik bir takım oyunu olduğu için takımınızdaki herkes hakkıyla işini yapsın da yenilelim, önemli değil. Hakkıyla iş yapmak, mesele bundan ibaret.

Bunun dışında başka bir şey yok mu elde ettiğiniz, mesela DOTA’dan para kazanmak diye bir şey?
Ali Talip: Türkiye’de para kazanma aşaması çok zor. İmkânlar aşırı sıkıntılı. Twitch’de oyunu oynayıp donate alacaksınız ki bu kolay bir şey değil. Hakikaten çok iyi oynamanız lazım. Aynı zamanda ultra esprili, çekici, cazibeli bir şahsiyet olmanız da gerekiyor. Twitch’e oyun oynamak değil de seyretmek olarak baktığınız zaman, durum Show Business yani televizyon gibi. Belgesel seven birinin Discovery Channel izlemesine benzetiyorum ben.

Klas olarak yukarı koymaya çalışıyorsunuz izlediğiniz şeyi. Hâlbuki sizin seyrettiğiniz şey Acun programları gibi eğlence içerikli. Neden belgesele benzesin ki?
Ali Talip: Benim gibi izleyen yoktur, azdır, dediğimde duruma sosyolojik bir şey gibi baktığımı anlatmak istedim. Çünkü oradaki ortalama 13-14 yaşlarındaki çocuk, oyuncuya babasının ek kartından donate atıyor. Üniversite öğrencileri, kredi kartında kalan son 10 lirasını, abi hepsini sana vereceğim, diye oyuncuya bağışlıyor. Evet, bu kazandıklarıyla ev geçindiriyor oyuncular. Türkiye’den diyelim yedi bin, on bin kişi seyrediyor bir yayıncıyı; bu on bin kişi içerisinde benim gibi seyreden azdır. Bunu kendimi övmek için söylemiyorum. Şunun için söylüyorum, mesela normal birisi, küfür için izliyorum, diyebilir. Son dönemde parlak küfürler edilmeye başlandı. Artistik küfürler var. “Hay Allah!” demiyor da, “Köyünde doğan tüm yeni çocukları şeytana adayayım!” diyor mesela. Anında, o esnada bulduğu ve söylediği bir söz bu. Sadece böyle değil, sin kaflı küfürler de var tabii.

Küfürden rahatsız olmuyorum. Duya duya alıştım.

Halime Hanım sizin bu süreçteki tutumunuzu merak ediyorum. Eşi oyun oynadığı için aile içinde çok büyük sıkıntılar yaşanıyor, özellikle yeni evliliklerde.
Halime: Büyüklerin oyun oynayabileceğini evlendikten sonra öğrendim. Ben çocukluğunu yaşayamadan büyüyenlerdenim. Sokakta bile oynamadım. Ailenin en küçüğüyüm. Konya’da büyüdüm. Oyun deyince, aklıma bizim masum oyunlarımız geliyor. Sure oyunu oynardık mesela, babam bir sure söylerdi, son harfiyle başlayan bir sure söylememizi beklerdi bizden. Oyunun sorun olabileceğini yeni fark ediyorum. Eşim aslında çok değerli işler yapan birisi. Diyorum ki, “Senin vaktin değerli, kafa dağıtma dediğin zaman diliminde de, yaptığın şeyler değerli şeyler olmalı. Niye sen oyun oynayarak vaktini boşa geçiriyorsun?” İlk başlarda oyunu silmişti, herhâlde etkili oldu konuşmam, sonrasında o yeşil ekranı tekrar görmeye başladım. “Hani oynamıyordun?” dedim. “Oynamıyorum, izliyorum” dedi. Beni asıl rahatsız eden, çocuğumuz olduğunda oynayacak mı oynamayacak mı kısmı. Sesli izliyor videoları, ben odaya girince kulaklığını takıyor, “Küfrediyorlar, sen rahatsız olursun” diyor. “Sen neden rahatsız olmuyorsun bundan?” diyorum. “Bunu çocuğun duyacak, çocuğunun duymasından rahatsız olmayacak mısın? Benim kendim küfretmiş gibi yüzüm kızarıyor duyduğumda.”

Evet, neden rahatsız olmuyorsunuz? Bence bu önemli bir soru.
Ali Talip: Ben orada edilen küfre bakmıyorum, rahatsız da olmuyorum. Çünkü ben onları günlük hayatta da duyuyorum. Hanımefendinin yaşadığı ortam çok steril, evi de steril. Aynı sınıftayız, hatta hep birlikteyiz. Ama o evin sterilliği içinde. Ben dışarıda yine duyuyorum. Alışma hâli var, yüzüm kızarmıyor duyduğum zaman. Evet, bir dönem kızarıyordu ama artık duya duya alışıyorsunuz. Benim oraya baktığımda duyduğum o değil, güldüğüm o değil, hayret ettiğim o değil.

Siz niye mutlu olmuyorsunuz da uyumadan önce bir saat oyuna gidiyorsunuz?
Ali Talip: Ben mutlu olmak ya da orada bir masal dünyasında olmak için gitmiyorum. Orada gayet komik, değişik bir şeyler var. Televizyon açmıyorum, onu açıp izliyorum. Belki bu bir hastalık bile olabilir, yani bağımlılık açısından, ama yapıyorum. Benim yatış saatim gece iki üçtür. On birle on iki arası dinlenirken oyun videosu izlerim. Ondan sonra da işime geçerim. Yahut kitabımı okurum. Bu video izleme sürecim, direk eve geldiğim anda, diyelim saat yedide işten geldim ya da beşte okuldan geldim, yatana kadarki bir süreci kapsamıyor.

Ben televizyondan kitaba kaçtım, çocuğuma “multiplayer game”i kendim öğreteceğim

Sizin oyunla tanıştığınız dönemde henüz İstanbul’da mahalleler vardı. Hakiki ilişkilerin var olduğu bir dönemde siz oyunla muhatap oldunuz. Bugünse çocuk okuldan geliyor, karnını doyurup oyunun başına geçiyor. Sonra babasının cep telefonundan sağa sola bakıyor. Peki bu çocuk, hakikatle ilgili olarak realiteden zevk alma kısmını ne zaman tadacak?
Ali Talip: Çocuğa bırakırsanız o zaten yaygın olana bakar. Cep telefonu, diyorsunuz, babası neden oynamıyor o çocukla? Annesi yemeğini yedirdikten sonra, hadi oğlum gezmeye gidelim, neden demiyor? Babam akşam sekizde gelirdi, akşam ezanından önce eve girilmelidir, baba yorgundur, susup oturulur. Ben böyle büyüdüm. Televizyon seyredilirdi akşamları ve kumanda babamın elindeydi. Babam ne isterse onu seyrederdik.

İşte o kumanda eksikliği belki de sizi böyle oyuna yönlendiriyor.
Ali Talip: Ben kitaba kaçtım, kitapta bir şeyler buldum. Romanlar, Rus klasikleri, Türk klasikleri ya da polemik kitapları, ne bulursam. Geleceğim nokta şu, benim yetiştiğim ortamda böyle bir dünya yoktu zaten. Ben bisiklete binmeyi bilmem çünkü tehlikeliydi bizim sokakta. Top oynayamazdım, kilolu bir çocuktum en fazla kaleye geçirirlerdi. Ben bir şeyler yapabildiysem; ben yokluk anında kitaba kaçabilmiş, onun önemini görmüşsem, önümde örneğim olmadığı hâlde iyi işler yapabildiysem; bir varoştan sıyrılıp sülalemden üniversiteye giden ikinci kişi olabilmişsem; bir bilince ulaşabilmişsem herkes yapabilir bunu, neden yapmasın? Bu içerde olan bir şeydir. Her insan bir nefisle doğar, aklı ve sorgulaması vardır. Kendi istekleri vardır. Bunların arasında doğruyu bulabilir.

Bizde diyoruz ki, oyunlar insanın kendisiyle karşılaşmasını engelliyor…
Ali Talip: Oyunla tanışmanız, oyunla karşılaşmanız eğer bir bilincin ürünüyse bir oyun çıkmış bunun hikâyesi güzel, bunun için oynuyorum diyorsunuz. Buradaki eksikliği çocuklarda aramamak lazım ya da oyun üreticileri hatalı değil burada. Buradaki eksiklik tamamen anne babalarda. Benim bakışımla 13-14 yaşındaki bir çocuğun oyuna bakışı bambaşka. O yaşlarda ne verseniz onu alıyor oyunda. Şimdiye kadar ben hep kendi örneğim üzerinden konuştum.

Oyunu bıçak gibi düşünelim, çocuk belli bir yaşa geldiğinde o bıçakla elmasını soyabilir, ekmek doğrayabilir. Yaşı küçük çocuklara bu bıçağı verdiğimizde ne olur?
Ali Talip: Burada oyun ihtiyacına evriliyor sorun. Size bir karikatür üzerinden örnek vereyim. Bu karikatürde arkadaşları çocuğa kötü bir şeyler söylüyorlar, öğretmen parmak sallıyor, anne babası kızıyor oyuncakları neden kırdın diye; çocuk ekranın karşısına geçiyor ve ekran ona diyor ki. “Sen harikasın!”… Oyunlarda şiddet var, çocuklar şiddetle iç içe. Bu konuda çok haklısınız. Ama oyunun beslediği, oyunun kattığı şeyler de var. Bunları görmezden gelemeyiz.

Ben de diyorum ki, bu oyunun kattığı şeyler keçi boynuzundaki bal miktarı; siz de diyorsunuz ki, hayır oyun bir kaşık hakiki bal.
Ali Talip: Ben çocuğumun beş kilo keçi boynuzu kemirmesine izin vermem. Bal yesin isterim tabii. Bu süreci geçirmiş olanlar da zaten keçi boynuzu kemirdiğini fark etmiyor. Farkına vardıklarında ise, tadını aldım diye bakıyor meseleye. Ben lise döneminde can sıkıntısından günde 9-10 saat televizyon seyrettim. Bunu çocuğuma yaptırır mıyım? Asla. Keçi boynuzu kemirerek tat aldım ben. Şimdi baktığım zaman, keşke üç kitap okusaydım, ballar balını tatsaydım diyorum. Ama içinde yaşarken bunu düşünemiyorsunuz. Zaten bir kere başlarsanız, sonrasında da keşkeler peşinizi bırakmıyor.

Çocuğu oyundan uzak tutmak annenin vazifesi mi?

Siz sokağı da oyunları da bilen, oyunları izlemekten zevk alan, insanı ne kadar deşarj ettiğini bilen bir baba olarak pedagojik açıdan çocuğunuza nasıl mihmandarlık edeceksiniz? İleride kendi çocuğunuzun oyunla ilişkisi konusunda nasıl bir yol haritası izleyeceksiniz?
Ali Talip: Çok basit, bu iş eşime kalacaktır ki belli bir döneme kadar bilgisayar görmüş olmayacaktır çocuğumuz.

Ama bu esnada siz oyun oynamaya devam edeceksiniz. Çocuğunuz sizin oyun oynamaya devam ettiğinizi, ne kadar zevk aldığınızı görecek ama eşiniz, aman çocuğum oyuna bulaşmasın diye çaba sarf edecek. Öyle mi?
Ali Talip: İşte zaten benim üzerime düşen de ekranın çocuğa dönük olmaması ya da gece oynamak. Çocuğumun ekranımı görmemesi ve onunla olabildiğince geç tanışması.

Yani çocuklardan gizli sigara içmek gibi bir şey.
Ali Talip: Gibi… Vaktizamanı geldiğinde, yani anlattıklarımı anlayabileceği zamana geldiğinde konuşacağım. Eşimle en büyük çatışmayı bu konuda yaşıyoruz. Ben, çocuğumla da oyun oynayacağım, diyorum. Multiplayer Game’i ben öğreteceğim ona. En sevdiğim oyunları oynarken görecek beni. Asla saklamayacağım. Çünkü ben babamı gördüm ama babam beni hiçbir oyuna hususi yönlendirmedi. Şimdi, keşke yönlendirseydi, diyorum. Benim babamın yapmaya çalıştığı, evimize internet almamaktı. Bilgisayarımız aylarca bozuk kalırdı. Bizi koruma yöntemi böyle olurdu babamın.

Siz nasıl koruyacaksınız?
Ali Talip: Ben hususi olarak konuşacağım. Neyin ne olduğunu anlatacağım. Aileler elini ayağını gözetimini çocuktan çektikçe, çocuklar -tırnak içerisinde- manyaklaşıyor. Zaten pedagojik olarak anne babaya düşen görev onun bilincini vermek. Evet, sanal dünya aşırı çekici. Çok çekici hem de!

Anne baba nasıl bunun bilincini verebilir ki?
Ali Talip: Verebiliyor. Hanımımın yeğenleri, sanal dünyayı tercih etmiyor. Bilinçli olarak etmiyorlar.

Yasaklanmadığı hâlde mi? Ne yapıyor mesela yengeniz, çocuklarla nasıl vakit geçiriyor?
Halime: 24 saatini onlara ayırmış durumda. Çalışıyordu, çocuk olduktan sonra bıraktı. Tamamen 24 saatini çocuklara adamış durumda. Anneleri sabahtan akşama kadar çocuklarla evcilik oynuyor. Hayal dünyasını, ufkunu öyle geniş tutuyor ki. Oyunun içine ödev de giriyor. Yapmacık bir oyun değil yani. Mesela oyun içerisinde annesi mutfağa gidiyor yemek yapmaya; yeğenim de, hadi sen yemek yaparken ben de ödevimi yapayım anne, diyebiliyor. Akşama kadar o oyun devam ediyor. Ve altı yedi senedir bu şekilde sürekli annesiyle birlikte.

Aşırı bir anne bağımlılığına yol açabilir bu…
Halime: Muhtemelen tek sorun o gibi görünüyor şimdilik. Ama bilgisayar oyununa düşkün değil. Ben tamamen anneyle çocuğun ilişkisine ya da annenin o bilinci vermesine bağlıyorum.

Bu, çocuğu sadece anne yetiştirir şeklindeki yanlış görüşü besliyor. Bu çok sorunlu. Çünkü çocuğu cemiyet yetiştirir. Belki buradan çıkarabileceğimiz tek olumlu sonuç şu olabilir: Çocuğa sanal âlemin vadettikleri, bir de gerçek hayattaki etkileşimler sunuluyor. Çocuk gerçeğini tercih edebiliyor. Ama vurgulayalım, bunu tek başına annenin yapması gerekmiyor.