Perihan Torun: Tıp öğrencilerine hekim olmayı öğretemiyoruz

Röportaj: Nazife Şişman

Yrd. Doç. Dr. Perihan Torun, 10 yıl pratisyen hekim olarak çalıştıktan sonra klinik rotasyonlarını İngiltere’de yaparak Halk Sağlığı uzmanlık eğitimini tamamladı. İngiltere’de epidemiyoloji alanında yüksek lisansını tamamladıktan sonra Ulusal Sağlık Sisteminde (NHS) sağlık hizmetlerinin yönetiminde çalıştı.Manchester Üniversitesi’nde araştırmacı olarak görev yaptı, Liverpool ve Sheffield Üniversitelerinde yüksek lisans seviyesinde Halk Sağlığı alanında eğitim verdi. Lisansüstü yükseköğrenim eğiticisi Fellowship programını tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönerek akademisyen olarak çalışmaya başladı.

İngiltere’de uzun yıllar sağlık alanında çalışan, şimdilerde Türkiye’de bir vakıf üniversitesinde halk sağlığı alanında görev yapan Perihan Torun ile İngiltere ve Türkiye’deki tıp sistemleri arasındaki farkları, tıbbın tahakküm edici gücünü, doktorların “üstün insanlar” oldukları duygusunu pekiştiren “örtük müfredat”ı, çoktan seçmeli eğitimde doktor yetiştirmenin zorluklarını konuştuk. Dr. Perihan Torun, modern tıp sistemi içinde doktorun “hekim” özelliklerini kazanabilmesinin imkânına dair sorularımızı cevapladı.

Galen: “İyi doktor aynı zamanda filozoftur!”

Modern dönemde bilimlerde uzmanlaşma kaçınılmaz. Bu kaçınılmaz durumun bir doktorun hastasına yaklaşımında ne tür etkileri oluyor?
Tıpta aşırı branşlaşmaya dikkat çekilir hep, hâlbuki tıbbın kendisi bir branşlaşmanın sonucudur. Hikmet vs. kavramlarıyla tanımladığınız insanın sadece bir bölümünü tanımlar tıp. Yani sağlığı başka şeylerden, başka her tür insani, toplumsal özellikten koparıp tek başına ele aldığınızda zaten branşlaşmayı başlatmış oluyorsunuz.

Hekim ile hakim aynı kökten geliyor. Klasik ilim geleneğinde İbn Sina örneğinde gözlemleyebileceğimiz üzere hekimler aynı zamanda filozoftu. Bugünkü sistemde doktorun yeri nedir?
Eskiden tıp, hikmetin bir parçası olarak görülüyordu. Mesela Galen’in bir sözü var; diyor ki, iyi doktor aynı zamanda filozoftur! Çünkü kâinatı, insanı anlayıp sağlığı o bütün içinde görebilmektir gaye. Bu bağlamdan kopardığınızda, mesela hücreye baktığınızda insanı göremiyorsunuz, kâinatı göremiyorsunuz. O zaman, sorunu tanımlamanız da üreteceğiniz çözümler de derinlikten yoksun kalıyor. Bu derinlik pozitivizmle birlikte kaybolmuştu. Son yıllarda teknolojideki büyük sıçrama bunu katladı. Çünkü bilgi o kadar büyüdü ki gözümüzü örttü ve başka şeyleri göremez olduk. Derinlik boyutunu böylece kaybettik.

Bu kaybın tıbbi anlayış üzerindeki etkisi ne oldu?
Modern Batı tıbbı insana bir makine gibi bakmaya başladı. İnsan vücudu bir makine gibidir. Parçaları birbirine bağlantılıdır ama ayrı ayrı ele alınıp tamir edilebilir. Böyle bir bakış. Sonraları bu bakışın eksikleri görülmeye başlandı ve eksiği tamamlamak üzere sosyal bilimler yardıma çağırıldı. 1910’da Flexner –ki modern tıp eğitiminin kurucusu sayılır- özellikle Amerika’da biyomedikal temelli eğitimde gelişmelere yol açtı, fakat sosyal bilimlerin tıp eğitimine dâhil edilmesi 1940’lardan itibaren İngiltere’de tartışılmaya başlandı. Bugün İngiltere’de birinci sınıftan itibaren sosyolojiye başlar öğrenciler ve iki ülkenin eğitimleri arasında hâlâ bariz bakış açısı farklılığı vardır.

Türkiye’de böyle bir şey yok tabii ki!
Türkiye’de olmadığı gibi, toplumsal boyuta işaret eden bir cümle söylesek, “Ben cerrah olacağım, bunlara ne gerek var?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Eğitim sistemimiz hastalığı biyolojik merkezli tanımlıyor. Amerikan eğitimine daha çok benziyor. Ama Amerika’da tıp eğitimi lisansüstü eğitimdir, öncesinde ağırlıklı olarak pozitif bilimler okur öğrenci. Hastalığı tamamen biyolojik boyutuyla algılamaya hazır gelir zihni. İngiltere’de ise tıp öğrencilerine sosyal bilimler öğretilmesinin gerekliliği vurgulanır. Türkiye’de ise durum ikisinden de farklı. Amerika kadar bilim (science) öğretemiyoruz, İngiltere gibi sosyal bilimlerimiz de yok. Türkiye’de tıp eğitimi teknik bir eğitime dönüşmüş durumda. Mesela bir diş hekimi, dişe bakınca da sadece dişi görüyor. Biz dişe bakınca başka bir şey görmeyi öğretmiyoruz onlara. Bir doktor baktığı yerde sadece organları ya da işleyen sistemleri görüyorsa, ötesine geçemiyorsa burada bir sorun var.

Doktorun bakışı organın, hatta bir organizma olarak insanın da ötesine mi geçmeli?
Elbette. Mesela şu anda Suriyeli bir toplum var hastalarımız olarak. Diyabet herkeste aynı, hasta Suriyeli de olsa aynı seyreder, sonuçta kanda şeker miktarı yükselir… Mesele eğer bu kadarsa anlayıp uygulayabilmeniz lazım. Ama uygulayamazsınız. O yüzden sadece tıbbi bilginizin değil, hastayı anlama, hastayı idare etme becerinizin de ölçülmesi lazım. Biraz da o yüzden her doktor başka bir ülkeye gittiğinde sınava girer. Ben on sene hekimlik yaptım, hasta baktım burada. Daha sonrasında bir sene de İngiltere’de klinik rotasyonlarımı yaptım, uzmanlık eğitimimin bir parçası olarak.

Kültürel olarak farklı mıdır hastalar?
Çok farklı. Bir kere bir hastanın iletişimini etkileyen faktörler vardır. Bir yabancı doktor yerel dili çok iyi öğrense bile hastanın satır aralarında söylediklerini anlamayabilir. Dolayısıyla kültürün genel olarak iletişimi etkilemesi var. İkincisi toplumsal olarak hastaya bir mesaj veriyoruz. Mesela burnunuz aktıysa hemen doktora gidin, diyoruz. Hastaların sağlık sisteminden bir beklentisi var. Bu beklenti kültürle şekillenir.

Sistem doktoru hastaya, hastayı doktora bırakmıyor

Yeni teknolojiler, mesela doktorun teşhis gözünün yerini birtakım görüntülü tarama cihazlarının alması, doktorun sadece teknik bir elemana indirgenmesine yol açmıştır diyebilir miyiz?
Hipokrat, “Ağrıyı dindirmek ilahi bir sanattır” der. Eskiden ilahi bir boyutu olan tedavi, günümüzde sadece kitaptan okuyup uygulanan bir işe dönüştü. Ben öğrenciyken annem, “Aaa, siz kitaptan öğreniyorsunuz bunları!” diyerek şaşkınlığını dile getirmişti. Doktorlara olan güveni sarsıldı ondan sonra. Tanrı vergisi bir yetenekleri olduğunu düşünüyordu. Hâlâ beklenti olarak insanımızda bu var. Yani aslında “Madem bu, tetkiklere falan bakıyor, o zaman ne bu ya!” falan gibi bir küçümseme tarafı var. Aslında tıp bugün bu zaten!

Tam tersi bir yaklaşım da görülebiliyor. MR, ultrason, teknoloji gözünü o kadar büyülüyor ki modern tıbbın her şeyi çözeceğine inanıyor bazıları.
Hastalığın sebepleri neler olabilir? Birisi size beddua etti, mikrop bulaştı, Allah istedi… Halk bunların hepsine inanır ve birbiriyle pek de çelişmez bunlar aslında. Mikrop bulaşması da Allah’ın takdiridir. Modern tıp ise sadece belirli sebeplerle sınırlıyor. Sebep ve sonuç diye daha dar bir alana sıkıştırıyor. Bu da insanların kafasında bu yaklaşımla din çelişiyor gibi bir soru oluşturuyor. Aslında çelişmiyor. Ama tıp sistemi bunu tanımaz, bir doktor da bunu tanıdığını göstermez. Senin hastalığın şundan olmuştur, diyoruz. Şöyle yediğin için, şöyle yaptığın için olmuştur, diyoruz. Bunlar etkilidir ama kişi inanır ki, tabii ki hepsi Allah’tandır.
Sistem hangi paradigma üzerine oturuyor?
Sistem çok önemli. Biz hastalara verdiğimiz mesajları da kendi eğitimimizi de o sistemin bakışıyla belirliyoruz. O yüzden, “Hastalar insandır ve mahremdir” hatırlatmasının tek muhatabı doktorlar değil. Sorunu tek grup üzerinden tanımladığımızda çözüm üretmek imkânsız. Eğer bir sorun tanımlıyorsak burada mesele sadece hekim değil; sistemin üzerine oturduğu genel anlayış da çok etkili. Hastalığa, sağlığa, hekimin rolüne nasıl bakılıyor meselesini ele almalıyız. Sadece doktor üzerinde durursak sürekli savunma mekanizmasına yol açacağı için doktor-hasta arasında gerginlik yaratır.

Yürürlükte olan sistem, doktorun hastasına nasıl davranmasını zorunlu kılıyor?
İngiltere örneğinde sistem öyle kurulmuş ki hasta hekime zarar veremeyeceği gibi, hekim de hastaya zarar veremiyor. Mesele bu. İnsana bıraksan her insan her şeyi yapabilir. Ama sistem bırakmıyor. Yani ne siyasetçisini, ne bürokratını ne de akademisyenini bırakıyor. Sistem her şeyi kalite üzerinden düzenliyor. Kaliteyi tanımlarken, hasta tatminini de doktor tatminini de hastalara yapılan girişimlerin sonuçlarını da her şeyi birden değerlendiriyor. İngiltere’de halk sağlığı biriminde çalıştım ben. Bölgemizdekilerin sağlığından sorumluyduk. Randevu alış süresi, konsültasyon süresi, bilgi edinme hakkı, bunların hepsi hizmet kalitesi altında ölçülüyordu.

Bizde de hizmet kalitesi ölçümleri yapılıyor. Ama mesela bir hasta MR yazmadı diye doktorunu şikâyet edebiliyor.
İngiltere’de öyle bir sistem kurmuşlar ki doktor sınırlı durumlarda MR yazabiliyor. Doktoru zor durumdan kurtarıyor. Dolayısıyla doktor hastanın karşısında güçlü, hasta doktorun karşısında güçlü… Çünkü iyileştirmenin bir gücü var. Bu yüzden doktor-hasta ilişkisinde dengeyi sağlamak için hastaya güç veriyor, doktor karşısında.

Sağlık sistemine teslim olmamalıyız

Sağlık sistemi güçlü diyorsunuz İngiltere’de, bu gücün hastanın aleyhine dönme riski yok mu?
Ivan Illich’e de gönderme yapmak lazım sağlık sistemi deyince. Tüm sistemler aslında aynı canlı organizmalar gibi önemli olmak ister, yaşamak ister, çoğalmak ister. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü hatırlayalım. Kurulan bir sistem saçma da olsa yaşamaya devam etmek ister. Sağlık sistemi de öyle. Her durumumuz, hayatımızın her safhası sağlık sisteminin kapsamına girmeli ki sistem güçlensin. Sistem bunu ister. Biz istemeli miyiz?

Biz bunun ne kadar farkındayız?
Sistemler bazen hayatımızın tümüne heyula gibi çöküyor. İngiltere, halk sağlığında 2018’de Sugar Tax, şeker vergisi diye bir uygulama getirecek. Şimdi onun konsültasyonunu hazırlıyor. Şekerli içeceklere vergi koyuyorlar. Alkole, sigaraya koyuluyor ya onun gibi. Bu bana sorulduğunda, ben buna karşıyım, diyorum. Niye? Aslında şeker, un sağlığa zararlı. Halk sağlığı aslında klinikten daha tehlikeli bir branştır çünkü hasta olman gerekmez. Sağlıklı insanla da uğraşıyor; onun ne yiyeceğine, ne içeceğine karar vermeye çalışıyoruz. Abartılı bir örnek olarak, eğer namaz kılmanın artrit oluşumunda bir risk faktörü olduğu bilimsel araştırmalarla gösterilirse ben halk sağlıkçı olarak, namaz kılınmamasını önerip namaz kılanlardan ekstra vergi isteyebilirim, mesela.

Buraya kadar gelebilir mi bu yaklaşımın sonucu?
Sağlıkla ilgili bir şey bilimsel bir yayınla gösterildiği zaman uymak zorundasınız. Uymazsanız hakkında ne muamele gerekiyorsa yapılır. Mesela İngiltere’de şöyle bir tartışma vardı. Sigara içenler kanser oluyor, bunların sağlık harcamalarını karşılamasın devlet. Ya da şu eylemi yapanlar hasta olurlarsa harcamaları karşılanmasın şeklinde. Zararlının sonu yok. Çok sayıda kişiyle cinsel ilişki de zararlı ama yasaklanmıyor Batı’da. Sigara üzerine hücum edildiği kadar durulmuyor alkol üzerinde. Dolayısıyla Batı’nın da bu konuda bakışı tutarlı değil.

Siz niye karşısınız şeker vergisine?
Namaz ve artrit örneğim biraz abartılı oldu. Ama ben bunun daha ötesini de gördüğüm için bu vergiye karşıyım. Bu konuyu etik açıdan tartışmak lazım. Meşhur bir patolog olan Rudolf Virchow’un bir sözü var: “Tıp bir sosyal bilimdir, siyaset denilen şey de daha geniş çerçevede aslında tıptır.” Hem patolog hem filozof hem politikacı hem antropolog… Meseleye hem en küçük noktasından hem de en yüksek noktasından bakmış biri. Her şeyin başı sağlık denir ya hani… Aslında hayatımızda sağlığın dışında kalan bir şey yok. Trafikle ilgili yaptığınız düzenlemeler de sağlıkla ilgili.

Sağlığın dışında alanımız yok. Bu çok kuşatıcı ve tahakküm edici değil mi? Ama biz Türkiye’de daha ziyade bu güç alanına dâhil olamamaktan şikâyetçiyiz, diyebilir miyiz?
Türkiye’de biz henüz öteyi göremiyoruz. İngiltere’de insanlar hükümetin, yukarıdaki politikacıların vs. hayatlarına müdahale etmelerine izin vermez. Hayatlarına müdahale onları çok rahatsız eder. O yüzden de bölünme siyasilerle halk arasındadır, siyasi görüşlere göre değildir. Yani siyaset ve güç sahibi olanlar karşıda, halk beraberdir. Biz güçlü olmalıyız ki politikacılar bizi ezemesin, der halk. Mesela vatandaşlık bilgileri üzerinden kişinin bütün bilgilerinin bir araya toplanmasına bizde itiraz yok, hâlbuki İngiltere’de kıyamet kopabilir bunun üzerine.

Ama bunun ciddi bir kolaylık getirdiğini de göz önünde bulundurmalıyız…
Tabii ki bir epidemiyolog olarak bunun en fazla idrakinde olanlardan biriyim. Şöyle bir yazı vardı: “Bir ülke hayal edin, herkesin bir numarası var, bütün veriler o numara üzerinden giriliyor. Epidemologların işi ne kadar kolay olurdu. Ama etik olarak böyle bir şeyin olması uygun olmazdı.” Bunu imkân dışı bir hayal olarak görüyor yazar. Bütün bilgileri bir yerde toplamak, hastalık ve ölüm verilerini birbirine bağlamak… Bunlar etik olarak tartışılıyor Batı’da. Bizse bunu güle oynaya yaptırıyoruz. Hâlbuki hastalar olarak kolayımıza gelse de sistem karşısında sorgulamadan kendimizi teslim etmemeliyiz. Oluşturacağı sorunları düşünmemiz gerekiyor. Hayatımızın her döneminde, her alanında tıp sistemi bize ne yapacağımızı söylememeli.

“İpleri tamamen sağlık sisteminin eline vermememiz gerekiyor” mu diyorsunuz?
Bir kere kendi sağlığımızı kendi mekanizmalarımızla elimizden geldiğince idare edip dış ihtiyacı azaltmamız gerekiyor. Bir hasta yaklaşımı olarak… Peki o zaman hangi durumlarda sağlık sistemini kullanmalıyız? Belki de tartışacağımız şey bu. Sağlık sisteminde bizim bir hastamız yılda ortalama 8.3 kere doktora gidiyor. Hiç gitmeyenler de var, yani gidenlerden bazıları her ay bir kere doktora gitmiş. Bunun birçoğunun gereksiz olma ihtimali var. Grip olmuş, nezle olmuş evde iyileşebilecekken doktora gitmiş. Hastanın bunu düşünmesi gerek. Gereksiz yere gittiği için bazı insanlar muayene olamadı, bazıları çok kısıtlı süre muayene olabildi. Bunun haksızlığa yol açtığını bilmesi lazım hastanın.

Yani kişinin sağlığının sorumluluğunu alması gerekiyor. Bu durumda hastalık bir suç hâline gelmiş olmuyor mu?
Kişinin sağlığının sorumluluğunu alması önemli, ama sağlığındaki bozulmalar nedeniyle cezalandırılması başka bir şey. Buraya doğru bir gidiş var ve bu durumda sağlık sistemi bir dine dönüşüyor. Çünkü artık senin ne yiyeceğin ne içeceğin, nasıl eğilip doğrulacağın, akademik yayınlarla yönetilebiliyor. Bu yüzden mücadeleler akademik alanda yapılıyor. İdeolojik farklılıklar akademik çalışmalar üzerinden yapılıyor. Bizim akademik alanı terk etmememiz gerekiyor. Kanıta dayalı tıp önemli, çünkü böyle olunca doktorlar kafalarına göre iş yapamıyorlar. Ama bazen de kanıta dayalı tıp denilen şey gelip seni vurabiliyor.

İngiltere’de uzun yıllar sağlık alanında çalıştınız. Şimdi Türkiye’de bir vakıf üniversitesinde halk sağlığı alanında çalışıyorsunuz. Hastaya yaklaşım açısından ve doktorların özellikleri bakımından dikkatinizi çeken bariz farklar var mı?
İngiltere’ye gitmeden hemen önce, çocuğu üniversite hastanesinde pediyatri bölümünde yatan bir hanım vardı, ziyaretine gittim. Doktorlar vizite geldiğinde oturduğu tabureyi saklamak zorunda kalıyormuş çünkü yasakmış. Hâlbuki çocuk ağır bir hastalık geçiriyordu ve annesi başında beklemek zorundaydı. İngiltere’ye ilk gittiğimde de pediyatri rotasyonu yaptım. Vizitte bir odaya girdik. Bebek ağlıyor, yanında anne yok. Böyle bir durumda Türkiye’de kıyamet kopar. Anne korkudan odada olur genelde. Ama hiç böyle olmadı. Konsültan, yani kıdemli uzman klinik hekimi, susturmak için bebeğin altını açtı, bezini değiştirdi. İlk şokumdu İngiltere’de.

Doktorun hiyerarşik üstünlüğünü pekiştiren “örtük müfredat”

Doktor hasta ilişkisi hiyerarşik bir ilişki. Çünkü en zayıf hâliyle çıkıyor bir hasta doktorun karşısına. Türkiye’de bu ilişki nasıl dengeleniyor? Dengeleniyor mu?
Türkiye’de sorun tek boyutlu değil. Ama tıp eğitimi sırasında verilen bir mesaj vardır: Siz Türkiye’nin en iyi öğrencilerisiniz ve çok özel bir eğitim alıyorsunuz diye. Bu tıp öğrencilerini çok etkiliyor. Hatta geçenlerde bir poster görmüştüm: Ülkemizin zorlu sınavlarında başarı sağlayan “özel” öğrencilere “özel” hissetmeye devam etmeleri için bir destek projesiydi.

Doktorlar öğrenciliklerinden itibaren bu “özel başarı” üzerinden mi kuruyorlar kimliklerini?
Evet. Ama bu kimliği kurmaları öğrencilerin suçu değil. Böyle bir “örtük müfredat” var. Sadece okulda değil, ailede de bu mesaj veriliyor. Kendilerini başka meslek mensuplarından üstün görmeye itiliyor doktorlar. Aslında hastalar da besliyor bunu.

Nasıl?
Çünkü ilahi bir şey yapmış gibi görünüyor hastanın gözüne. Bilginin bir gücü var, elinde herkesin sahip olmadığı bir bilgi var doktorun; hastasın/hasta değilsin diye karar veren bir otorite. İkincisi de hastanın hayatında yaptığınız değişiklik doğrudan görülebiliyor. Bir siyasetçi de insanın hayatını verdiği kararlarla değiştirebilir aslında. Ama doktorun yaptığı etki çok bireysel ve gözle görülebiliyor hemen.

Bu yüzden bir hasta, “yeniden doğmuş gibi oldum” diyebiliyor.
Halk sağlığında da mesela ekmeğin tuzunu azalttırıyoruz. Pek çok hastalığı doğrudan etkiler bu. Ama kimse tuz oranı değişti de sağlığım düzeldi, demez. Bir cerrahın doğrudan müdahalesi ise onu kahraman yapar. Özellikle hekimlerin planladığı bir şey değil tabii ki bu. Ama tıp böyle bir şey. Kadın doğum doktorları da çok yaşar bu tatmini. Çünkü ortada görülebilen, ölçülebilen bir şey var. Dünyaya bir kişi gelmiştir, nüfus artmıştır.
Mesela siz topluma katkıda bulunan idealist bir insansınız ve akademik çalışmalar yapıyorsunuz. Size kimse teşekkür etmez. Belki bir öğrenci… Hekimler olarak bunu sorgulamamız gerekiyor. Hekimleri yetiştirirken, “Bu büyük bir iş ama siz sadece bir parçasını yapıyorsunuz” demeliyiz. Bunu diyebilmeleri için insana bütün olarak bakabilmek gerekiyor, felsefe bilmeleri gerekiyor ki yaptıkları işin küçüklüğünü görebilsinler. Sadece organa baktığınızda büyük bir iş, ama kâinata baktığınızda küçük bir iş… Derinliği kaçırdığınızda böyle bir algıya kapılabiliyorsunuz.

Avrupa ve Amerika’da doktorların kendilerini böyle görmemeleri nasıl sağlanıyor peki?
Herkesi dizginleyip yerinde tutarak. Sen kimsin? Orada dur, diyor sistem; seni denetliyor, ceza veriyor vs. Sistem yaygınlık bakımından çok iyi işliyor. Ama ilk başta bahsettiğim Galen’in işaret ettiği gibi filozof doktor orada da yok. Kalbe inen, kâinatı anlayan derinliği yok tıbbın Batı’da da. Mesela nezaket üzerinden örnek vereyim. İngilizler çok nazik insanlar, ama bunun kalpte karşılığı yok. Düşünce silsilesi şu: İnsanlara nezaket gösterilmesi gerekir çünkü kuraldır. Kural bir süre sonra toplumda yerleşir ve insanlarda alışkanlık hâline gelir. Biz Müslümanlar olarak “yaratılanı severim yaratandan ötürü” felsefesine sahibiz, derinliğe talip olabiliriz. Ama şu an o Batı’daki yüzeysel düzeyi bile yakalayabilmiş değiliz.

Bizim zorluğumuz nereden kaynaklanıyor?
Türkiye’de doktorluk yapmak çok zor! Eğitimini planlamak da çok zor. Niye? İngiltere’de hastaların hepsi belli bir eğitim seviyesinde belli ortak dili konuşuyorlar. Tıbbi jargon anlamında da aynı dili konuşuyorlar. Doktorlar da hastaya halk dilinde açıklamayı öğreniyorlar. Bizim en büyük sorunlarımızdan biri toplumun genelinde ortak dil konuşmayışımız. Hastalarımızın algılayışları, eğitimleri, kültürleri o kadar farklı ki! Hangi eğitim sistemi bütün bunları kavramanızı sağlayabilir! Mesela bir hastaya hanımefendi demeniz gerekir, öbürüne bacım ya da teyzeciğim demeniz gerekir. Bütün bunların öğretiminin zor olduğunu da kabul edelim.

Çoktan seçmeli eğitimden“hekim” yetişir mi?

 Bir tıp öğrencisi ne öğrenir temel olarak?
Bir tıp öğrencisi neyi öğrenir, niye öğrenir? Tıp öğrencisi sınava göre öğrenir. Aslında sınavlar müfredatın kendisidir. Bizim hazırladığımız müfredat üzerinden değil sınavda sorduğumuz üzerinden öğrenirler. Sınavlarımız çoktan seçmeli sınavlar. Belki pozitif bilime uygun bu sınavlar ama tıp öğrencisinin düşünüşünü, sosyal kavrayışını çoktan seçmeli sınavla ölçmek mümkün değil. Bu konular otomatik olarak müfredatın dışında kalıyor.

Bir tıp öğrencisine hastanın hücrelerden, organlardan ibaret olmayan bir varlık, bir insan olduğunu ve bu insanın da bir toplum içinde yaşadığını öğretmiyor muyuz yani?
Halk sağlığında toplumsal kısmını desteklemeye çalışıyoruz. Ama test sistemine sığdırmaya çalışınca olmuyor. Kliniği, rol yapan bir hasta ya da manken üzerinden canlandırıp öğrencinin tavırlarını gözlemlediğimiz bir uygulamamız var. Orada çoktan seçmelinin biraz ötesine geçebiliyoruz. Onun üzerinden öğrencinin hasta ile iletişimi, yaklaşımı ölçülebilir ama yine de çok derine gidemiyorsunuz. Aslında eğitimde; pedagojik olarak baktığımızda sosyal bilimler eğitiminde düşünüşü, bilişsel kavrayışı ölçmede yazılı sınav gereklidir. Ama bizim öğrencilerimizin okuma ve yazmayla ilişkileri çok az.

Bu sadece tıp öğrencileri için geçerli değil, üniversitelerde sosyal bilim okuyanlar da Türkçeyi bilmiyor, okuyup yazmayla aralarında mesafe var…
Sadece bizim öğrencilerimize özgü değil bu durum tabii ki. Lisede düşünmeyi, okumayı yazmayı tam öğretemiyoruz öğrencilerimize. En başarılı öğrenciler denilen tıptaki öğrencilerde daha belirgin görüyoruz bunun sonuçlarını. Şöyle bir şey anlatılıyor, test sınavlarının bizi nereye getirdiği ile alakalı. Hasta başında hoca sormuş öğrenciye, “Ne düşünüyorsun, sence nedir hastanın durumu?” diye. Öğrenci, “Hocam şıkları alabilir miyim?” demiş. Bu eğitim sisteminin bir tıp doktoru adayını getirdiği yer: seçenekler üzerinden düşünmek.

Bu aday, doktor olduğunda da mı hastasına teşhis koymak için kendisine şıkların sunulmasını bekleyecek?
Teşhis koyabilir ama derinlemesine bir düşünce geliştirmesi zor. Bütün eğitim sistemini tamamen değiştiremesek bile tıp fakülteleri kendi içlerinde bir değişiklik yapabilirler. Fakat önümüzde çok önemli bir engel var: kendi iç sınavlarımız. Tam öğrencinin klinikleri bitirip farklı bir gelişim yaşayabileceği bir dönemde öğrencinin bütün dünyasını kaplayan TUS sınavları. Bu durumdaki bir öğrenciye ekstra bir yük yüklemeniz zor. TUS sınav sistemi öğrencinin bütün hayatını karartıyor. TUS’tan dolayı evlenmeyen, çocuk sahibi olmayan, TUS’tan dolayı hayatını düzenleyemeyen çok insan biliyorum etrafımda. Eğitim sistemimiz derin düşünmeyi eleyerek yüzeysel düşünceyi yükseltiyor. Derin öğrenen öğrencileri erken dönemde eliyoruz muhtemelen. Ya da var olanların o yönünü köreltiyoruz.

Bu durumda sizin öneriniz ne? Modern tıp sistemi içinde doktorun “hekim” özelliklerini kazanabilmesinin imkânı var mı?
Politikaları etkilemek, halk sağlığının temel amacı. Bu konuda akademisyenlere düşen çok görevler var. Hem halk sağlığı akademisyenlerine hem tıp eğitimi ile ilgili çalışan akademisyenlere hem de sosyal bilimcilere. Yukarıyı dürtebilecek raporlar hazırlamalı, araştırmalar yapmalıyız. Benim işim bu. Bulduğum bilgileri yukarıyı rahatsız etmek için kullanmak. Sen STK isen sen de başka bir şey dersin. Bürokrasinin içinde bu sorunları yaşıyorsan başka bir şey yaparsın. Ben kendime bir rol biçmekle yükümlü olduğumu düşünüyorum. Bir akademisyen olarak bizim işimiz araştırma yapmak, araştırmayı duyurmak ve bunu yukarıyı zorlamak için kullanmaktır.

Bizim de dergi olarak yapmaya çalıştığımız, bir soruna dikkat çekmek. Bu sayıda hastaların insan olduğunu, mahremiyetlerinin korunması gerektiğini vurgulamak üzere yola çıktık. Belki söylediklerimiz, daha çok hastaların duygularına tercüman olacaktır ama dengeli yaklaşma prensibinden hareket ettik ve doktorların eğitim ve çalışma şartlarına, tıp sisteminin açmazlarına da işaret etmek üzere sizin görüşlerinize başvurduk. Çünkü Nihayet Dergi olarak toplumda en uçlarda yer alanların birbirlerini anlamaları için de bir vasat oluşturmayı hedefliyoruz.