Oyun değerleriyle kodlanmış bir nesil yetişiyor

Röportaj: Atakan Yavuz

İSMAİL HAKKI POLAT, Eskişehir’de doğdu (1965). ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu (1989). Çeşitli telekomünikasyon firmalarında mühendis ve yönetici olarak çalıştı. 2004 yılından bu yana Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak “Yeni Medya” dersleri veren Polat, Türkiye’nin ilk Yeni Medya Bölümü’nün kuruluş çalışmalarında da rol aldı. Dönem dönem Bakü Devlet ve Slav Üniversitelerinin Yeni Medya müfredatlarının hazırlanması konusunda danışmanlık yapmakta, New York’taki Open School of Journalism kuruluşu için de Mobil Gazetecilik eğitimleri hazırlamaktadır. Polat’ın Yeni Medya konusundaki görüş ve düşünceleri, her hafta Bloomberg Business Week Türkiye dergisindeki köşesinde yayınlanmaktadır.

İsmail Hakkı Polat’ı Yeni Medya dersleri, Mobil Gazetecilik eğitimleri, Dijital Dönüşüm konusundaki danışmalıklarıyla tanıyoruz. Kendisiyle oyunların yarattığı yeni yaşam alanını, dijital oyun kodlarıyla büyüyen gençleri, kendi kızıyla ve öğrencileriyle yaşadığı tecrübeler üzerinden, reel/sanal gerçekliğe çocuklarını hazırlama telaşındaki anne babaların neler yapabileceklerini konuştuk. “Gençleri yeni dünyadan tecrit etmemeliyiz, ama oyunların tek-tipleştiren dünyasına teslim olmamaları, kendi kültürel seçeneklerini tercih edecek tefrik kabiliyetine sahip olabilmeleri için de onları donatmalıyız” diyor Polat. Kısaca bizi şikâyet modundan çıkıp içinde yaşadığımız dünyayla yüzleşmeye davet ediyor: Yeni dünyaya hazırlayan bu alanın, yani oyun dünyasının dinamiklerini tespit edip, bu alanı sorgulayan bir bakışa sahip olmamız, perspektif sunan politikalar, stratejiler geliştirmemiz gerekiyor.

Dijital oyunlar gençleri yeni dünyaya hazırlıyor

Eski oyunlarda aslında hayata da hazırlanıyordu çocuklar. Oyunun eğitici bir tarafı da vardı. Gerçeklikten kopmuyor, motor yetenekleri kaybolmuyordu. Şu anda gerçek hayata adapte olmakta zorluk çekiyorlar.
Önümüzdeki dönemde iş hayatı, özel hayat, yani gerçek hayat dediğimiz şey nasıl tezahür edecek?

Mesleklerin çoğu ekran başında yapılacak, o yüzden artık geleceğe hazırlık mı oluyor, düşünmek lazım. Şu anda mevcut hayatımızdaki fiziksel işlerimizin birçoğu robotlara geçecek ve farklı bir dinamik söz konusu olacak. Fabrikalarda mavi yakalıların yaptığı işleri, robotlar yapacak. Aslında bizler böyle bir hayatı araştırarak mı oyuna bakmalıyız yoksa motor güçleri gelişiyor mu gelişmiyor mu diye mi? Bir kuşak gelecekteki dünyadan kopuk, bir kuşak da bizim yüzyıllardan beri gelen kültürümüzü ve fiziksel dinamiklerimizi reddedip tamamen kendi kültürlerini başlatacakları yepyeni bir dünyanın başlangıcında mı? Bu aslında çok radikal bir dönüşüm ve bizler nereye gideceğiz, ne yapacağız, yeni normaller ne olacak hiçbirini bilemiyoruz.

Dijital oyunlarla yetişen nesil kayıp kuşak mı sizce?
Bence yeni dünyaya hazırlanan bir kuşak… Şu an hazırlık sürecinin içindeyiz ve bu kuşak sancılı bir süreç yaşıyor. Bugünkü eğitim sistemimiz, iş hayatı ve sosyal yaşam; genç kuşağa çok da uygun değil. Görebildiğimiz kadarıyla zaman, ekran üzerinden siber dünyanın içine giren, başta oyun olmak üzere simülasyon, sanal gerçeklik, içinde yanılsamalar olan ve önümüzdeki dönem bu yanılsamaların getirdiği kaosların, sancıların da yaşanacağı bir döneme gittiğimizi gösteriyor.

Cami ile Pokémon GO bir yerde olmaz

Oyunları oynamayı kabul etmekle bu oyunların yazılımcısının dünya görüşü ve evren tasavvurundan gelen ahlaki kodları da peşinen kabul etmiş olmuyor muyuz? Savaş, strateji oyunlarındaki kurallar davranışa dönüşürse kültürel çözülmeye kapı aralar mı?

İşte kültür emperyalizmi dedikleri şey tam da bu… Kültürel anlamda bu oyunları üretenler geleceğin dünyasını ele geçirebiliyorlar. Mesela Pokémon’dan örnek verelim. Bu oyunun yapay zekâsı şunu yapıyor. Bir coğrafyada en çok toplanılan yer neresiyse oraya bir yüksek puanlı imaj koyuyor. Bizim ülkemizde toplumsal olarak en çok toplanan yerlere baktığımızda meydanlar, camiler falan. Şimdi millet gidiyor camide Pokémon yakalamaya çalışıyor. Burada zıt bir durum var. Cami ile Pokémon bir arada olmaz. Kamu dairesinde, müdürün odasında da bir cisim var. Millet müdürün kapısını zorluyor. O da haklı olarak, giremezsin buraya, diyor. Polis merkezi mesela, siz oraya girmeye çalışıyorsunuz. Cami-oyun ikileminde oyunu manipüle edip caminin kutsiyetini bozmak söz konusu.

Genelde Amerika üzerinden yorumlar yapılıyor.
Artık kim olursa… Mesela Pokémon GO’yu Japonlar yaptı. Burada belki biraz Doğu-Batı kültürel kod farkından bahsedilebilir. Burada çok komplo teorisyeni olmadan şu da söylenebilir; toplumsal, kültürel farkları gözetmeden yapılan durumlarda ister kullan ister kullanma diyebilirler. Ama ilginç olan şey, bunu kasıtlı olarak yapan oyunlar olduğu takdirde, o kültürel çözülmenin yavaş yavaş zuhur etmesi olur ki, bence kaçınılmaz biçimde dünyayı da tektipleştirecek bir noktaya doğru götürür. Hani küreselleşme küreselleşme, dedik ya Berlin Duvarı’nın yıkılmasından itibaren, iki kutuplu dünyanın çözülmesinden söz ediyorduk. Fiziksel olarak medeniyetler çatışması oldu orada. Dünya ise bugün farklı bir yere gidiyor. Artık sanal dünya üzerinden küreselleşiyoruz aslında, tektipleşiyoruz.

Pokémon GO’nun milli güvenliği tehdit ettiği yönündeki haberler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada milli güvenliği tehdit edebilen kıvama gelebilir. O oyunu tasarlayanların inisiyatifi dışında da olabilir bu durum, tasarlayan belki bunu hiç düşünmemişti. Frankenstein ya da dinamitin bulunması ile ilgili bir şey gibi, bunun kötüye kullanımı her zaman için açık. Toplumda açık kültürel, toplumsal çözülmenin olmaması için oradaki toplumsal normlar, etik konusunda o bilinci yaratacak bir okuryazarlık mekanizması geliştirilmeli. Biz farkında olmadan, iki yaşında çocukların ellerine bunları veriyoruz ve o kültürden beslenmelerini sağlıyoruz.

Mesela ne oluyor o kültürden beslenince?
Bir arkadaşım anlattı, 4 yaşında bir çocuğa “Deden öldü” diyorlar; “Başka canı yok mu?” diye cevap veriyor. Bu örnek, şu anda oyun değerleriyle ne derece kodlanmış bir nesil yetiştiğini gösteriyor. Fakat bizim bunun karşısında ne bilincimiz var ne farkındalığımız. Bunun alternatifi, bunları atalım, kendi kültürümüzü yükleyelim de değil. İkisinin de olduğu bir dünyada, bizim kültürümüze, maneviyatımıza, bize uygun olanı seçecek dirayeti göstermeye ihtiyacımız var. Onu gösteremeyen toplumlar önümüzdeki dönemde, tektipleşmeyi, kültürel çözülmeyi mutlaka yaşayacaklar.

Eğitim sistemimiz bunun neresinde?
Bizim sistemimiz, dünyadaki eğitim sistemleri falan bunun tamamen dışında. Açıkçası şu anda bunları konuşacak, toplumun önüne getirebilecek bir mecramız bile yok. Bunları konuşamadığımız ve yeni nesiller için önlem alamadığımız her noktada sorun yaşayacağız. Şu an İngiltere’de bunu tartışıyorlar. Diyor ki, meşhur İngiliz girişimci Richard Branson: “İngiliz eğitim sistemi yeni elektronik dünyanın, internetin değerlerine uygun biçimlenmediği için şu anda ülke dijital yetkinlik konusunda becerilerini kaybetmek durumunda.” Hani biz onların teknolojik ve eğitim olarak ileride olduklarını düşünüyoruz ya, adam çıkıyor, diyor ki “Birkaç senede bu durumu değiştirmezlerse İngiltere, bu üstünlüğünü kaybedecek, bunun da başsorumlusu milli eğitim bakanı.” Gazeteciler önerisini sorduğunda, “Telekom operatörleri bakana genç kuşağı eğitmek için yardım etsin” diyor. Burada birkaç problem var. Birincisi teknolojik alt yapı, ama bunu nasıl kullanacağız? Fatih Projesi’yle bir giriş yapıldı, ama şu anda sanki elimizden kaçıyor gibi görünüyor. İkincisi, teknolojik yatırım yapılmadan önce, bu yatırıma karar verildiği andan itibaren eğitimcilerin eğitilmesi lazım. Eğitimcilerin yeni gelen kuşağa göre seçilmesi lazım.

Kızımızı ancak 8,5 sene sistemin dışında tutabildik

New York Times’daki bir makalede okudum. Amerika’nın Ceo’ları, Waldorf School of the Peninsula’da çocuklarını oyun hamuru ve çamurla, dikiş yapabilecekleri, akıllı tahtaların ve tabletlerin kullanılmadığı sınıflarda okutuyorlar. Bir şey sezdikleri için mi böyle bir tavır içindeler, nedir bunun saiki?
Ben bu durumdan haberdar değilim. Ama biz de kızımızı 8-9 yaşına kadar aşağı yukarı bu şekilde yetiştirmeye çalıştık. Hiçbir şekilde siber dünyanın cihazlarıyla, ekranlarla tanıştırmamaya çalıştık.

Ne yaptınız mesela?
Biz özellikle fiziksel oyun araçlarıyla; içinde el, beyin ve motor kabiliyetlerini geliştirecek birtakım oyunlarla yetiştirmeye çalıştık çocuğumuzu. Özellikle kitap okumak, hayal gücünü geliştirmek, metinden yola çıkarak kafasında imge oluşturmak gibi birtakım hasletlere yer verdik. Şu anda yeni kuşağın doğrudan ekran görüntüsü üzerinden biçimlenen bir imge dünyası var. Yani bizler herhangi bir kitabı okuduğumuz zaman, mesela Yüzüklerin Efendisi’ndeki karakterleri, büyücüleri ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanındaki karakterleri kafamızda türlü türlü canlandırırdık. Ama bizim çocuklarımıza doğrudan filmler ve oyunlar üzerinden imgeler veriliyor. Bu da onların hayal dünyasına çok büyük ket vuruyor. Bu neyi geliştiriyor neyi geliştirmiyor, hangi gücü ortaya çıkarıyor, bilmiyoruz. Öte yandan el-beyin koordinasyonları açısından konsol ve klavye ile oyun hamuru ve Lego oynamak arasında ne tarz farklılıklar var, hangisinin olumlu hangisinin olumsuz anlamda nasıl etki ettiğini bilmiyoruz. Bunların aslında çocuk pedagogları, sosyologlar tarafından incelenip bir değerlendirmesinin yapılması lazım. Asıl sıkıntı bu sosyolog, pedagog ya da konunun uzmanları dediğimiz kişilerin değer yargıları; ya tamamen geçmişten geliyor ya da tamamen gelecekle ilgili. O yüzden burada normali bulma saiklerimiz kısıtlı.

Yani reaksiyon göstermeden önce anlamaya çalışmak gerekiyor. Motor becerileri gelişsin diye hamurlarla oynatalım, derken; çocuğu içinde bulunduğu sistemin dışına çıkarmış oluyoruz. Mesele sistem dışına çıkarmadan kontrollü bir şekilde yaklaşmak mı?
Şimdi çok ilginç bir noktaya geldik. Bence burada sistem lafı çok önemli… Bu lafı ve önümüzdeki dönemin ütopik dünyasını düşününce, biraz Orwellyan ve Huxleyyan sistemler geliyor aklıma. Günümüzde o sistemin dışında varlığını kanıtlayabilmek asıl sorun. Burada Orwel ve Huxley’i kutlamamız lazım gerçekten. O distopyayı şu anda sistem dışında kalanlar farklı düzeylerde yaşıyor. Mesela şöyle oluyor; biz kızımızı ancak 8,5 sene tutabildik bu sistemin dışında. O yaşa geldiğinde akıllı telefon değil de sim kartsız Iphone aldık. Onu aldığımız zaman birkaç ayda hemen o farkı kapattı. Süratle sisteme intibak ediyor. Etmediği takdirde 9. yaşından itibaren çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalınıyor.

Nasıl bir tehlike?
Bir örnek vereyim. Kızımın 13 yaşına kadar cep telefonu yoktu zaten tavsiye edilen yaş 13’tür. Okul, 12 yaşında iken çocukları sınıfça müzeye götürdü. Öğretmenleri, “Herkes dağılabilir, ben sınıfa bir WhatsApp grubu kurdum, döneceğimiz zaman oradan size mesaj atacağım” demiş. Kızım da öğretmenine gidip, “Benim WhatsApp’ım yok” demiş. Öğretmen o zaman, “Sana SMS atarım” deyince, kızım “Benim cep telefonum yok” demiş. Öğretmeni de, “Tamam o zaman, sen bir arkadaşınla gez” diye çözüm bulmuş kendince. Akşam eve geldiğinde, “Baba lütfen bana cep telefonu al, ben kendimi çok kötü hissediyorum artık” dedi. Bir anda o sistemin dışına çıkıp ve kendini ezik, kaybeden muamelesi gören bir durumda hissediyor.

Google’ın yönetim kurulu başkanı Schmidt, sosyal medya için, sırnaşık bir tasarım gibi ifadesini kullanıyor. Çocuklarda dikkat dağınıklığı vs.’ye sebep oluyor. Bir diğer Google üst düzey yöneticisi Alan Eagle ise çok ilginç bir şey söylüyor: “Beşinci sınıfa giden kızım, henüz Google kullanmayı bilmiyor, bunun yerine dikiş biliyor. Hedefi de iyi bir internet kullanıcısı olması değil çoraplarını dikebilmesidir.”
Buradaki dengeyi iyi tespit etmemiz gerekiyor. Çocuğun kendi başına çorabını dikebilmesi önümüzdeki dönem için çok büyük bir beceri olabilir. Bir yandan da “Robot dikecek zaten, ne gerek var” düşüncesi var.

Ama geleceğin yöneticilerini yetiştirmek için böyle yapıyorlar.
Onlar da bu konuyu deneyimle, el yordamıyla bulmaya çalışıyorlar bence. Oyunun çocukları hem geliştirici hem engelleyici bir yanı var. Önemli olan; hangi yönlerden ileri götürecek hangi yönlerden tehlikeli bir noktaya taşıyacak, bunları tespit edip, oradaki zararları minimuma indirdiğimiz, fırsatları da yukarıya çektiğimiz bir dünya yaratmak.

Fırsat derken…
Şimdilerde oyun kodlamasının eğitimde kullanılmasından bahsediliyor. Minecraft diye bir oyun var, Microsoft satın aldı birkaç yıl önce. Bu oyun, çocukların kendi hayal dünyalarını yaratmasını sağlayan geliştirici bir oyun. Finlandiya’da özellikle bu oyun üzerine kurgulanmış müfredatlar, dersler var şu anda. Ama bu, eğitim müfredatını sadece Minecraft’tan oluşturalım demek değil. Önemli olan her ikisini de görerek, olumlu yanını kullanıp olumsuz yanlarını ortaya çıkartmak. Eğitimde ileri ülkeler de bunu yapıyor. Çocuklar oyun hamuru ile de oynuyor, bilgisayarda kod da yazıyorlar.

Ergenlikte aileler oyunları dikkatle gözlemeli, çünkü değer sistemi bu dönemde oluşuyor

Aslında anne babalar da çok kararsızlar. Oyunlara karşı zaafı olan çocukların ailelerinin tavrı ne olmalı sizce?
Çok küçük yaşlarda oyun deneyim alanlarını çocuğa bir sanal dadı gibi dayatmak, çocuğu bununla susturmak, ağlamasını kesmek çocuğun motor fiziksel deneyimlerini azaltacaktır. Küçük yaşlarda el kol becerisini bir şekilde geliştirmesini sağlamak lazım… Temelde oluşturulan şey, beyin gelişimiyle ilgili olduğu için bir süre özellikle ilk senelerde çocukları bu cihazlardan uzak tutmak gerekiyor. Araştırmalarda da pedagoglar özellikle ilk iki yaş için bu duruma dikkat çekiyorlar. Özellikle ergenlik dönemine kadarki oyun döneminde aileler çok dikkatli olmalı.

Neden ergenlik dönemi bu kadar önemli?
Çünkü o dönem çocuğun değer sistemi oluşuyor. Bir örnek üzerinden gidelim. Kızıma cep telefonunu ilk aldığımızda bir uygulama indirmiş. Restoranda garsonluk yapıp, puan kazanıyor, böyle bir oyun. Biz de eşimle sürekli onun hangi oyunları indirdiğine bakıp, o oyunları biz de deniyoruz ki, ne tür etkilerde bulunabileceğini kontrol edebilelim. Şöyle bir konuşma geçti kızımla aramızda. “Sen burada kola, hamburger falan sunuyorsun, garsonluk yapıyorsun. Ama sen bunların hiçbirini yemiyorsun gerçek hayatta. Neden bunu bir oyunda deneyimliyorsun?” dedim. O da, “Baba arkadaşlarım da oynuyor, hoşuma gidiyor” dedi. “Tamam, bırak bu oyunu. Gerçek dünyada hamburgerciye girdik, ilk girdiğinde ne hissediyorsun?” diye sorduğumda; “Yağ kokuyor” dedi. “O kokuyu hisset şimdi, hoşuna gidiyor mu?” diye sordum, “Yok, gitmiyor” dedi. “Peki, bu oyunu oynarken, hiç bunu düşünmüş müydün?” diye bir soru daha sordum, sonra başka hiçbir şey yapmadım. İki gün sonra oyunu silmişti. Dolayısıyla fiziksel deneyimle sanal ortamı kafasında canlandırtacak şekilde yaklaşmamız lazım çocuklara.

Oyunu yasaklamak,hapis cezası vermek gibi

Siz öğrencilerinize sosyal medya diyeti yaptırıyorsunuz. Oyunlar için ortaya nasıl bir diyet çıkar?
Sosyal medya ve oyun dinamik olarak birbirlerinden çok farklı. Oyun yaşam alanı konseptine daha uygun ama bağımlılık yaratma riski de daha fazla. Özellikle oyun için bir diyetten çok detoks ya da oruç demek lazım. Sosyal medya tarafı ise diyet olabilir. Öğrencilere yaptığım sosyal medya diyetinde internete girmeyi, telefonla aramayı ve SMS atmayı serbest bırakıyorum. Bunların hepsini yasakladığım zaman resmen oruç oluyor. Dört seneden beri öğrencilerle bu diyet ödevini yapıyoruz. Şu anda en büyük sorun: Diyete WhatsApp dâhil olsun mu olmasın mı? Oyun kültürü orta yaş ve üst kuşakta bir kaçış alanı, çocuklar için ise bir yaşam alanı. Yani siz oyunu engellerseniz yaşam alanlarından onu tecrit etmiş oluyorsunuz.

Yani diyet ya da oruçtan daha şiddetli bir engelleme, oyundan alıkoymak?
Evet. Bir nevi onları sanal olarak hapsetmiş olursunuz. Independent gazetesi geçenlerde, “Bir Matrix’te yaşama olasılığımız %50” diye yazdı. Yaşadığımız yer mi sanal dünya mı, hangisi gerçek dünya? Artık yavaş yavaş bulanıklaşmaya başlamış sınırlar. Sosyal medya diyetini bile 48 saatte tamamlayamayan bir kuşaktan bahsediyoruz. Psikiyatr arkadaşım 10 hastasından 8’inin özellikle internet ile ilgili olduğunu söyledi. Oyun bunun içinde çok yer işgal ediyormuş. Depresyon, bağımlılık gibi bir sürü şikâyetle gelenler varmış.

Bağımlılık hastalarının sayısı çoğalmasın diye neler yapılabilir?
Eskiden hep internet, teknoloji diyorduk. 2010’lu yıllarda yeni bir iletişim çağından söz ettik. Artık bugün yeni bir yaşam alanından söz ediyoruz. Yaşam alanı kavramı çok önemli. Oyunlar bunun en önemli halkası. Dolayısıyla bu alanın dinamiklerini tespit edip, bu alanı sorgulayan bir bakış; perspektif sunan bir strateji, bir politika geliştirmemiz gerekiyor. Birey, aile, okul, devlet, toplum, insanlık olarak yapmalıyız bunu. Eğer yapmazsak Stephen Hawking’in söylediği makinelerin çıktığı dönemde yaşam alanının ana unsurunun makineler olduğu, makine-insan çatışmasının aslında bizim aleyhimize sonuçlanabileceği bir dünyaya doğru gideceğiz. Bizi o dünyaya götüren cehennem taşları ise oyunlar olacak.