Ömer Miraç Yaman: Aynı kurttan kaçanlar

(Röportaj: Betül Şatır)

Kimilerine göre “ıslak odunla dövülmeleri” gereken, kimilerince “modifiye, kıro, maganda, zonta, hırbo” sayılan, genellikle varoş ve yoksul çocuklar diye anılan, adları “tacizci”ye çıkmış, rengârenk kıyafetleri, havaya dikilmiş saçları, façaları ve dövmeleri ile kendilerine “Apaçi” denilen gençler… Türkiye’de gençlik araştırmaları alanında yeni bir sayfa açan Doç. Dr. Ömer Miraç Yaman ile kıyıda kalan, kente dâhil olmaya ve görüntüleriyle varlıklarını gözümüze sokmaya çalışan bu gençler üzerine konuştuk. Görmezden gelerek sınavı kaybeden olmamak için.

Apaçi gençlik üzerine tez yazdınız. Kim bu gençler?
Müslüman camianın gözünü kapatıp görmezden geldiği, belki de bu toprakların en sorunlu gençleri. Alevi’si, Sünni’si, solcusu, deisti, ateisti, Müslüman’ı, mutasavvıfı var içlerinde. Cinsiyet karmaşası yaşayanlar, LGBT bireyler, şiddet mağdurları, tecavüz mağdurları, ensest mağdurları, istismar mağdurları, suç mağdurları, madde bağımlıları… “Apaçi” adı tam konmamış ama bir kişilik suikastına karşılık gelen bir tanım. Otobüs ya da bir metro yolculuğu sırasında bir kafe oturmasında, sosyal ortamda, AVM’de, gezintide, Facebook Twitter atışmasında, doğrudan bir ötekileştirmeye, yok saymaya, damgalamaya, bazen linçe karşılık gelen bir durum.

Bu gençlerin görünür olmaları ve adlandırılmaları hangi zamana rastlıyor?
Bizde iki önemli kırılma noktası, 1950-60 ve 1980-90 bandı. İki temel iç göç dalgası. İlkinde gelenleri, yerliler önce hoş geldin -kısmi bir hoş geldin- ile, daha sonra ise kıro, maganda, zonta, hırbo, amele, ayı gibi kavramsallaştırmalar ve etiketlerle karşılamışlardır. Sonrasında ise geldikleri kentte beyazların en süfli ve basit işlerini yapan kaloriferci, hademe, hizmetçi, sıradan gündelikçi olmaları süreci… 80’den sonra Doğu ve Güneydoğu’dan göçler yoğunlaşıyor. Bunun sonucunda eğitimsizlik, maddi imkânsızlık hikâyesine Kürtlük, yani esmer olmak, kırık şiveyle konuşmak da ilave oluyor. Ben çalışmamda bu gençlerin tanımlanması ve kodlanması sürecini ele aldım.

Apaçi kavramı sadece kültürel olarak çerçevelendirilmiş bir tanımlama şeklinde nitelendirlebilir mi? Düşük gelir düzeyi, bu etiketlemenin sınırlarını çizen bir etken olarak ne kadar belirleyici?
Zaten tartışma burada başlıyor. Bu gençler kendilerine has kıyafetleriyle Esenler’de, Bağcılar’da, Sultanbeyli’de yürüdüklerinde apaçi oluyorlar. Bir yandan da bu gençlerin kıyafetlerinin aynılarını giyen ama Şişli’de, Nişantaşı’da yürüyen gençler tiki, jonjon oluyor. Ama biraz okuyabilir, lisans eğitimine bir yerden başlayabilir ya da bir kurumda, şirkette çalışabilirlerse hayatları değişiyor. Toplumsal hareketlilik anlamında dikey geçiş hâlâ bizim toplumumuzda var, Fransa’da yok bu mesela. Kent serserisi olarak yaftalanan bu gençler, esasında kentte kendilerine bir yer edinmeye çalışıyorlar.

Kentin esas sahiplerine kendilerini kabul ettirme çabası içindeler sanki…
Esas temel soru bu zaten: Kent kimin? “Bu şehir kimin?” sorusu şehirde yaşayanların aldıkları pozisyonları doğrudan etkiliyor. Mesela bu gençler Taksim’e gitmeyi çok sevmezler, İstanbul’un elitlerinin katıldığı ortamlara girmekten de imtina ederler. İsyan ettikleri, keşke burada olmasak dedikleri bodrum kat kafelerdir rahat ettikleri yerler.

Kendini kentin sahipleri görenlerin tavrı nasıl peki?
Kitap yayınlandığında Idefix’in Facebook kitap sayfasında tüm zamanların en çok yorum alan kitabı oldu. Üç yüzden fazla yorum yapıldı. Yorumların yüzde 90’ı küfür ve hakaretti. “Bu kitabı yazanın, okuyanın…”, “Bu kitabı çoğaltanın…” diye başlayan hakaretler… Idefix Facebook sayfasında sıradan insanlar bulunmuyor, okur yazar kimseler bulunuyor. Beyaz linç diyebileceğimiz bir tavırdı bu. Kapakta fotoğrafı olan genç beni aradı. Tebessüm ettiren bir hatıradır. “Hocam biz adresleri topladık; Face’te yorum yazanlar kim, tek tek tespit ettik, indirelim mi?” Dedim ki, “Dur, ne yapıyorsun! Gözünü seveyim yapma. Onların sizinle ilgili kanaatini pekiştirmiş olursunuz.”

Şiddete ve suça meyyal bir gruplar o hâlde…
Kesinlikle suça meyyaller çünkü yetiştikleri aileler sağlıklı aileler değil; aile içi şiddetin, travmatik tecrübelerin yaşandığı ailelerden geliyorlar. Bir sorunla karşılaştıklarında akıllarına ilk gelen şey; dişlerini sıkmak, yumruklarını göstermek ya da kafa göz girmek olabiliyor. Sürekli yanında çakı, kasatura, döner bıçağı, yerine göre silah taşıyanlar var. Ufak tefek hırsızlıklardan bir gaspa bulaşmaya, bir şiddet veya kavga gösterisinden bir tecavüze ya da bir tacize kadar değişen suçlara bulaşmış olmaları muhtemel.

Toplumla da devletle de ilişkileri böyle gergin bir ortamda mı şekilleniyor?
Devlet onlar için okulda bir öğretmene, belediyede zabıtaya, polise ya da doktora tekabül ediyor. Bu temas noktalarının tamamında sorun yaşıyorlar. Doktora gittiklerinde sosyal güvenlik sistemlerinden yararlanamadıkları için öfkeliler. Polis onları daha suçlayıcı ve peşin hükümlü arıyor, sorguluyor. Öğretmenlerle kurdukları ilişkiler de problemli. Okuldaki öğretmenlerin bir şekilde etiketleme yaparak davranmaları da bu anlamda devleti onların gözünde küçülten, sevilmeyen bir şeye dönüştürüyor.

 Siyasal farklılıklar içeren bir grup olmalarına rağmen çok çabuk bir araya gelen, sıkıca kenetlenen bir tutum sergiliyorlar. Aktardığınız bir ifade vardı: “Çünkü aynı kurttan kaçıyorlar.” Peki, tayfa olarak kaçtıkları kurt kim?
Bu analiz, bir kafe işletmecisine ait. Dans ederlerken eller havaya kalkmıştı. Birisi bozkurt işareti, birisi zafer işareti, öbürü tekbir işaret yapıyordu. Bunun aynı karede bulunuyor olması çok çarpıcı bir durum. Bu nasıl bir siyasal birleşmedir? Çünkü aynı acılardan, aynı sorunlardan, aynı problemlerden kaçan bu gençlerin sorunlarını çözemiyor siyaset. Siyaset bu gençleri kuşatmıyor. Kurt kim diye soruyorsunuz… Bazen otobüste gencin görünüme bakıp paniğe kapılan mahalle teyzesi. Facebook ve Twitter’da onu gördüğünde küfürle, hakaretle uzaklaştıran bir sosyal medya kullanıcısı. Gittiği lisede onu hiç anlamak istemeyen öğretmen. Dışarda gördüğünde ona bir zanlı gibi muamele yapan bir zabıta, polis memuru. Bir şekilde camiye gittiğinde, “Allah kahretsin, nerden geldi bu adam” diye onu bakışlarıyla yaftalayan bir cemaat ferdi. Belki imam, müezzin. Onu anlaması gereken cemaat, vakıf, dernek merkezlerine gittiğinde, “Hoppala… Nerden çıktı bu adam, bizim sohbetimizi mahvediyor” diyen bir ehl-i tarik amca, abi, abla, vakıf görevlisi… Kurt onlar… Evet, aynı kurt ve bu gençler işte bundan kaçıyor.

Bu gençler arasında kitap yazan var mı? Sanat, edebiyat gibi konularda ihtiyaçlar hiyerarşisini zorlayan çıkıyor mu?
Maslow’u haklı çıkarmak gibi olmasın ama hiç tanık olmadım. Çok şaşırtan çıkışlar var. Biraz imkân bulduklarında hayatlarını kendileri kurma becerileri sıradan insanlardan çok daha yüksek bu gençlerde. Çünkü hayatı kendileri kurarak ve zorlukları aşarak sürdürmeye alışmışlar, mesela kimseleri eleştirmezler. Kimseye eyvallah etmeden yürümeye devam ederler. Orta sınıfın kaybettiği bir beceri bu şu anda. Biz ihtiyaçlarımızın çoğunu kurumlar aracılığıyla görüyoruz. Beceri kaybını belki bütün insanlık yaşıyor ama orta ve zengin sınıf bunu daha ağır yaşıyor. Pek çok imkâna sahip olduğu için. Hâlbuki bu çocuklar hâlâ becerileri olan çocuklar.

Hayatlarını yeniden kurma talepleri var yani…
Bana sorarsanız bu çocuklar yaşamak ve normalleşmek istediklerini, intihar etmeyerek, kendi dışındakilere çok ağır zarar vermeyerek gösteriyorlar bize. Ama biz onlara bir yaşam kanalı açamıyoruz. Hikâyenin kritik noktası burası. Sınavı kaybeden biziz.